TÜRKİYE’NİN YENİ KIZILELMA’SI: “MAVİ VATAN”

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR

 

 

28 Kasım 2020

 

Türkiye’nin Mavi Vatan’ı Doğu Akdeniz’den Adalar Denizi’ne, iç deniz Marmara’ya ve Karadeniz’e uzanan devasa bir alan. En son kıta sahanlığı için sınırları çizilen Doğu Akdeniz’deki bölümü, Yunanistan ve onu destekleyen emperyalist Batı ile arasında bir tartışma konusu. Ancak, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığından vereceği bir ödün söz konusu bile olamaz. Mavi Vatan “Türkiye’nin Yeni Kızılelma’sı” olup, her bir alanı geçmişte atalarımızın kanıyla bulanmıştır. Büyük Atatürk, Kurtuluş Savaşımızı bitiren son komutunu verirken, “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri” diyerek, Mavi Vatan’ımıza, Yeni Kızılelma’mıza sahip çıkmamızı da emrediyordu.

 

Türkiye’nin Mavi Vatan’ı Yeni Kızılelma’sıdır.

(Kompozisyon yeğenim değerli Desinatör Mehmet Volkan Öğüş tasarımıdır)

 

DÜNKÜ KIZILELMA’DAN BUGÜNKÜ YENİ KIZILELMA’YA

 

Nedir Kızılelma?” sorusunun yanıtını kaynaklara dayanarak açıklayalım. Türk’ün, Türklüğün ülküsü olan Kızılelma’nın Türk’ün tarihi kadar derin bir geçmişi var.

 

Oğuz Türkleri’nden Osmanlı’ya Kızılelma

 

Kubbealtı Lugatı diye de bilinen Misalli Büyük Türkçe Sözlük (2010) Kızılelma’yı “Oğuz Türkleri’nden beri Türk cihan hâkimiyeti ülküsüne verilen isim” diye tanımlamış.  “Kızılelma, Türkler için ne yönde olursa olsun ulaşılması gereken ülkelerin ulaşılmadan önceki sembolü olmuştur. İstanbul (Bizans), Roma, Berç (Viyana) birer Kızılelma idi…” açıklamasına da yer vermiş.

 

Meydan Larousse Büyük Lûgat ve Ansiklopedi (1972) Kızılelma için “Nerede olduğu veya olacağı belirtilmeyerek, yeryüzündeki bütün Türklerin birleşip kuracakları ideal ülke veya bütün Türklerin biraraya toplanması ülküsü. Türküz varacağız Kızılelma’ya (Ziya Gökalp). Türk ülkücülüğünde Kızılelma’nın ne olduğu belli değildi. Asırlarca ona herkes, kendi hayalinin dilediğine göre mâna vermişti (Ş. S. Aydemir) …” açıklamasıyla başlamış ve tarihi geçmişini irdelemiş.

 

Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi – Milliyet (1986) Kızılelma’yı “Osmanlı’da ordunun bir gün mutlaka ele geçirileceğine inanılan, nerede olduğu belirsiz uzak düşman kenti… Osmanlı ordularının çıktığı seferlerin hedefi XV. yy.’dan XVIII. yy. başına kadar yeniçeriler arasında Kızılelma diye adlandırıldı…” diyerek açıklamalarını peş peşe sıralamış.

 

Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük Kızılelma için “Osmanlılarca Roma ve Viyana kentleri için kullanılan simgesel ad. Yeryüzündeki bütün Türkleri birleştirip büyük bir imparatorluk kurmayı güden ülkü” tanımlamalarına yer vermiş.

 

Günümüzde ne yazık ki kimse sözlük ya da ansiklopedi kitaplarını karıştırarak arama yapmıyor. İnternette arama motoru üzerinden arıyor. En çok karşınıza çıkan kaynak da “Vikipedi”. Türkçe’de Vikipedi diye tanıdığımız Vikipedia, kullanıcıları tarafından çok dilde hazırlanan, özgür, bağımsız, ücretsiz, reklamsız, kâr amacı gütmeyen bir internet ansiklopedisi olarak tanıtılıyor. Vikipedi, Kızılelma’yı tek kelime yerine Kızıl Elma diye iki kelimeyle ele almış (bu yazılış biçimi Kızılelma için yanlıştır). İlk satırında şöyle diyor: “Türk mitolojisinde Türkler ve özellikle Oğuz Türkleri için üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan, ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşleri simgeleyen bir ifadedir”. Kısacası Vikipedi Kızılelma’yı hayal ürünü olarak göstermek istemiş.

 

Vikipedi, Kızılelma ülküsünü açıklarken bunun hayal değil, bir amaç olduğunu da kabul ederek ilk “düş” tanımı ile çelişkiye de düşmüş. Açıklamasında, “Kızılelma efsanesinin İstanbul’un fethinden sonra yeniçeriler arasında yaygınlaştığını” söylemektedir. Ayrıca, “Osmanlı’nın Avrupa’da fethetmeyi istediği önemli şehirlerin ‘Kızılelma’ olarak anıldığını” kaydediyor ve ekliyor. “Fatih Sultan Mehmet devrinden başlayarak III. Selim dönemine kadar Türk askerlerinin ‘Padişahım, biz senin uğrunda ta Kafdağı’nın ötesine, Kızılelma’ya dek varırız’ sözlerini dillerinden hiç düşürmediğinin ifade edildiğini” kaydediyor.

 

Bugünün Yeni Kızılelma’sı

 

Kızılelma ülküsünün ve simgesinin ne zaman nerede ve nasıl ortaya çıktığına ilişkin çeşitli varsayımlar var. Ancak üzerinde birleşilen görüş, Kızılelma kavramının ilk kez Orta Asya Türkleri arasında ortaya çıktığı. Kızılelma için bugün de geçerliliğini koruyan en tutarlı tanım; “ulaşılması gereken bir hedef” olduğudur. Geçmişte atalarımız fethetme hedefiyle Kızılelma tanımlamışken, bugün Türkiye’nin Yeni Kızılelma’sı fethetme amaçlı değil, hakkı olanı sahiplenme amaçlıdır.

 

Türkiye’nin Yeni Kızılelma’sı Mavi Vatan derken, herhangi bir ırkçılık düşüncemiz yok, faşist bir görüşün savunuculuğunu da yapmıyoruz. Uluslararası hukuka ve geçerli anlaşmalara bağlı olarak, çağdaş tanımlamaların ışığında Mavi Vatan’ımızın sınırlarına ve hakkımız olan adalarımıza, Anadolu’nun doğal uzantısı kıta sahanlığımız üzerinde ilân olunacak Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölgesi’ne sahip çıkılmasının gereğini vurguluyoruz.

 

Bu çıkış, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerine bağlı milliyetçiliğin gereğidir. Bu hakkaniyetli sahip çıkış eğer bir savaş gerektirecek olursa, kimsenin en ufak bir kuşkusu olmasın, Türkiye o savaşı verecek, kazanacak güç ve kudrettedir. Mavi Vatan’ımıza işgalci olarak el atan, tecavüzcü Yunan ve Rum bedelini düşünsün.

 

MAVİ VATAN’IMIZIN BÜYÜKLÜĞÜ NE KADAR?

 

Mavi Vatan’ımız yüzey alanı bakımından Kara Vatan’ımızın yüzde 55 – 67’si kadardır. İki oransal rakam vermemizin nedeni, Adalar Denizi’nde ve Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan’ımızın batı sınırlarının çizilmesinde henüz hak ettiğimiz sınırlara kadar kıta sahanlığı iddiamızın ulaştırılamamış olmasındandır. Yoksa Yunanistan’ın Sevilla Haritası’na göre iddiaları göz önüne alınsa, Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz’de Türkiye deyim yerindeyse, karasularına hapsedilmiş olur.

 

Türkiye’nin Mavi Vatan’ı toplam 528 bin kilometrekare.

 

Sevilla Haritası Yunanistan’ı Savaşa Götürür

 

Saçma sapan bir çalışma diye tanımlanabilecek Sevilla Haritası’nın yasal bir dayanağı yok ve Avrupa Birliği (AB) tarafından kabul edilmiş resmi bir niteliği de bulunmuyor. İspanya Sevilla Üniversitesi’nde Prof. Saurez tarafından 2007 yılında hazırlanan harita, tüm adalara karalar gibi etkenlik tanıyor ve ortay hat varsayımıyla matematiksel bir yöntemle çizilmiş. Türkiye’ye Adalar Denizi’nde hemen hiçbir yetki alanı bırakmadığı gibi, Doğu Akdeniz’de sadece Antalya Körfezi açıklarında küçük bir alan bırakıyor.

 

Yunanistan’ın hiçbir yasal dayanağı olmayan Sevilla Haritası.

 

Sevilla Haritası, Antalya’nın dibindeki Meis Adası’na kendi büyüklüğünün dört bin katı kadar 40 bin kilometrekare yetki alanı veriyor. Libya Antlaşması’ndan sonra Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yetki alanı 155 bin kilometrekare iken, Sevilla Haritası ile Türkiye’ye bırakılan alan sadece 41 bin kilometrekare. Yunanistan bu saçma sapan haritaya göre hak iddiasında bulunuyor. Eğer bundan vazgeçmezse, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile anlaşmak olanaklı değil, askeri çatışma olasılığı yüksek görünüyor.

 

Mavi Vatan’ımızın Sınırları

 

Mavi Vatan’ımızın yüzey alanına gelince, sınırlarının tartışılmaz ve kesin olduğu Karadeniz’de 172 bin kilometrekare. İç deniz Marmara’nın yüzey alanı 12 bin kilometrekare. Bu iki alanın dışındaki diğer alanlar tartışmalı. Kısacası, Mavi Vatan’ımızın yüzde 40 kadarı kesinleşmiş sınırlara sahipken yüzde 60 düzeyinde tartışmalı alanlar var. Türkiye için Anadolu’nun ve Trakya’nın karasındaki toprağı neyse, denizdeki kıta sahanlığı da odur. Kara Vatan’ı da Mavi Vatan’ı da ulusal egemenliği açısından tartışılamaz ve vazgeçilemez alanlardır.

 

Adalar Denizi’ndeki Mavi Vatan’ımızın sınırları kesinleştirilmiş değil. Burada 24 derece ve 25 derece boylamlarına dayalı iki sınır görüşü var. Denizci bazı yayınlara göre 25 derece Doğu Boylamı sınırı ve anakara esas alındığında 89 bin kilometrekare Mavi Vatan alanı söz konusu oluyor. Ancak 1974 yılında Türk Deniz Kuvvetleri, Genelkurmay Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı ortak çalışmasına göre 85 kilometre açıklık gösteren 24 derece Doğu Boylamı esas alındığında, Adalar Denizi’ndeki Mavi Vatan alanı 109 bin kilometrekare olmakta. Bu çelişki Türkiye’nin yetkili makamlarınca en kısa zamanda düzeltilmelidir.

 

Adalar Denizi’nde Türk kıta sahanlığının sınırı.

 

Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı, Girit’in tartışmalı durumu ve Gavdos Adası’nın Türkiye’ye ait iskân edilmemiş ada statüsü esas alınırsa, yaklaşık 235 bin kilometrekare. Ancak, Libya ile yapılan Deniz Yetki Alanı Anlaşması’nda sınır Girit’in doğusundan geçirildiği için 80 bin kilometrekare alan kaybedilmiş görünmekte ve 155 bin kilometrekareye düşmektedir. Kaybedilmesi söz konusu 80 bin kilometrekare alanın 35 bin kilometrekaresi Yunanistan’a, 30 bin kilometrekaresi Libya’ya ve 15 bin kilometrekaresi de Mısır’a bırakılmış gibi görünmekle birlikte, gelecekte yapılacak anlaşmalarla bu alan kaybına izin verilmemeli, kazanılması sağlanmalıdır. Yukarıdaki verilere göre, Türkiye’nin Mavi Vatan’ının toplam alanı en az 428 bin kilometrekare olup, gerçekte hakkaniyetle sahip olmamız gereken alan 528 bin kilometrekare.

 

Doğu Akdeniz’deki Türk kıta sahanlığının gerçek sınırı.

 

Libya Anlaşması sonrası çizilen bugünkü Türk kıta sahanlığı sınırı.

 

Bugün için kıta sahanlığı sınırıyla Libya, Mısır ve Yunanistan’a kalan deniz alanı.

 

Mavi Vatan alanının kilometrekare büyüklüğü üzerinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından açıklanmış resmî bir veri bulunmuyor. Mavi Vatan doktrininin isim babası olarak tanınan yazar ve Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz ile Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Eski Kurmay Başkanı Emekli Tümamiral Dr. Cihat Yaycı, çeşitli yazılarında adaları dışarıda bırakıp, ana karanın kıta sahanlığını esas alarak, bu büyüklüğü 462 bin kilometrekare olarak vermişlerdir. Millî Savunma Bakanlığı Eski Genel Sekreteri Ümit Yalım, T.C. Devleti’nin 1974 uygulamasına bağlı biçimde ana karaya ve adaların boylam sınırına göre kıta sahanlığını da göz önüne alarak bu büyüklüğü 550 bin kilometrekare olarak iddia etmiştir. Herhalde zamanı geldikçe devlet gerçek sınırı ve büyüklüğü ortaya koyacaktır.

 

HELENLERİN HAYALLERİ VE BİZANS OYUNLARI ÇÖKERTİLMELİDİR

 

Mavi Vatan alanı üzerinde kıyılarımızın dibindeki 2 kayalıkla birlikte 18 adamız aidiyeti belli değil, iskâna açılmamış diye Yunanistan tarafından hak iddia edilerek işgal edilmiş bulunuyor. Öte yandan, Lozan’a göre kendisine mülkiyeti verilmemiş, ancak kullanım hakkı verilmiş ve silahlandırılması yasaklanmış adalar, antlaşma metnine aykırı olarak silahlandırıldığından, Yunanistan kullanma hakkını kaybetmiş oluyor. Paris Antlaşması ile İtalya’dan kendisine bırakılan Menteşe Adaları (Oniki adalar ya da doğru deyişiyle Onikili adalar) diye bilinen 14 adanın da uluslararası hukuka göre, Paris Antlaşması’na taraf olmayan Türkiye’ye Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi gereğince iade edilmesi gerekiyor.

 

Türkiye Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi sorunları, kıta sahanlıkları, konumu tartışmalı adalarla ilgili sorunları görüşmek için Yunanistan ile ön koşulsuz diyalogdan yana, ama Yunanistan haksız biçimde elde ettiklerini kaybetmemek, herhangi bir yasal temeli olmayan hak iddiasını yitirmemek için diyalogdan kaçıyor. Yunanistan arkasına Avrupa Birliği, Fransa, Almanya ve kocamış emperyalist Amerika’yı alarak oldu bittilerle, Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz’de kazanımlar peşinde, ancak bunun olamayacağını bilmeli. Türkiye hakkını Yunanlılara yedirmeyeceği gibi, Yavru Vatan Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin haklarını da Kıbrıs Rumlarına yedirmeyecektir. Yunan ve Rum ikilisi, fırsatçı Helen barbarları, genlerinden gelen Bizans oyunlarıyla kazanamayacaklardır.

 

MAVİ VATAN KITA SAHANLIĞI VE MÜNHASIR EKONOMİK BÖLGESİ

 

Kıta Sahanlığının Tanımı ve Önemi

 

Çok basit bir anlatımla Kıta Sahanlığı (Continental Shelf), ülkenin deniz altında yer alan doğal jeolojik uzantısıdır. Kıta Sahanlığı kara platformu olarak da bilinir. Kıta Sahanlığı tanımı 1945 yılında ABD’de Truman doktriniyle ortaya çıkmış bir kavramdır. Truman, Kıta Sahanlığı sınırları içinde kalan deniz altı ve deniz üstü tüm kaynakların ABD’ye ait olduğunu ilân etmişti. Daha sonra Kıta Sahanlığı uluslararası alanda benimsenmiş ve   1958 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, Kıta Sahanlığı temel alınarak düzenlenmiştir. Ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısı, eğer açık deniz söz konusu ise, kıtanın sonlandığı açık deniz çizgisine kadar uzanır. Karşılıklı kıyıdaş ülkelerle sınırlanan bir deniz alanı söz konusu olduğunda, iki ülke arasında yapılacak siyasi antlaşmayla sınırları belirlenir.

 

Ada Devleti Olmayan Adaların Kıta Sahanlıkları Olamaz

 

Türkiye’nin Karadeniz’deki 172 bin kilometrekare Kıta Sahanlığı kıyıdaş ülkeler anlaşmasıyla belirlenmiş tartışmasız bir alandır. Buna karşılık Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz’deki Kıta Sahanlıkları Yunanistan’ın haksız istekleri ve uzlaşmaz tutumu nedeniyle çözümlenememiş sorunlar içermektedir. Adalar Denizi’nde kullanım hakkı Yunanistan’a bırakılmış adaların Kıta Sahanlığının söz konusu olmamasına karşın, Yunanistan adaların temel kara gibi kıta sahanlığı olduğu tezini ileri sürmektedir. Bu konudaki Türk görüşü 1974 yılında bilimsel temelde şöyle açıklanmıştır.

 

Deniz yatağında yapılacak olan jeomorfolojik araştırma, Anadolu’nun doğal uzantısını oluşturan Türk kıyılarından itibaren deniz altı alanlarının küçük derinliklerde uzanmakta olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Türk kıyılarının yakınında bulunan, Yunanistan elindeki adaların Anadolu’nun doğal uzantısı üzerinde yer almış olmalarından dolayı, kendilerine özgü bir Kıta Sahanlıkları olamaz”.

 

Yukarıda açıkladığımız Meis sorunu, Yunan tezinin haksızlığının açık kanıtıdır. Adalar Denizi’nde antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş sayıları yaklaşık 150 civarında ada, adacık ve kayalık biçiminde çokça yer olup, Yunanistan bunların Türk kıyılarına yakın olanlarını ve önemlilerini zaman içinde haksızca işgal etmiştir. Silahsız kullanım hakkı olan adaları silahlandırması bir yana, işgal ettiği adacıkların bazılarını da silahlandırmıştır. Adalar Denizi’nde Türk Kıta Sahanlığı’nın uzanacağı boylam derecesi yine yukarıda açıkladığımız gibi 24 derece doğu boylamıdır. Bu koşulda Adalar Denizi’nde 109 bin kilometrekare Kıta Sahanlığımız bulunuyor.

 

Adalar Denizi Kıta Sahanlığımızdan Yunanistan Petrol Çalıyor

 

Adalar Denizi’nin kuzeyinde bulunan ve kullanma hakkı Yunanistan’da olan Doğu Sporat adalarından Taşoz Adası çevresinde Türk Kıta Sahanlığında, 2000 öncesi havadan sürekli kontrol edildiği için açmaya cesaret edemediği deniz alanında, Türkiye ile imzaladığı 1987 tarihli Bern Mutabakatı’nı çiğneyerek, 2015 yılında açtığı kuyuyla ham petrol üretmekte, daha açık anlatımla Türkiye’nin petrolünü çalmaktadır. Bugün 11 petrol kuyusu var ve günde dört bin varil ham petrol çıkartıyor. Çaldığı bu petrol için Taşoz Adası’na bir rafineri kurmuş bulunuyor.

 

Doğu Akdeniz’de Kıta Sahanlığımız Son Noktası Gavdos Adası

 

Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin Kıta Sahanlığı, Anadolu’nun jeolojik uzantısının uç noktası Girit Adası’nın batısına 23 derece 20 dakika doğu boylamı ile 33 derece 45 dakika kuzey enleminin kesiştiği noktaya dek, Türkiye’ye ait olan Gavdos Adası’na kadar uzanmaktadır. Yunanistan şimdi Gavdos Adası’nı da sahiplenmeye kalkışmış bulunuyor. Kaldı ki antlaşmalara dayalı bir uluslararası hukuk statüsü varsa, Girit’in dörtte üçü ile çevresindeki küçük adaların Türkiye’ye ait olması gerekiyor. Doğu Akdeniz’deki Kıta Sahanlığının gerçek büyüklüğü yaklaşık 235 bin kilometrekaredir.

 

Bir yıl önce Libya ile imzalanan Akdeniz’deki Yetki Alanları Mutabakatı ile Doğu Akdeniz’deki Kıta Sahanlığı’na 26 derece 19 dakika 11,64 saniye doğu boylamıyla Girit’in doğusu kıyılarına yakın sınıra çekildiğinden, yetki alanı 80 bin kilometrekare azalarak, 155 bin kilometrekare düzeyine düşmüştür. Bu elbette bugün için geçici durumdur. Gelecekte hak ettiğimiz sınıra kadar uzatılacağından başta Yunanistan olmak üzere kimsenin şüphesi olmasın.

 

Doğu Akdeniz’de durum belirleyen iki büyük ada, Kıbrıs ve Girit adalarıdır. Osmanlı döneminde ulusça “Girit bizim canımız, feda olsun kanımız” dediğimiz Girit, bugün Yunanistan’ın haksız kullanımı altındadır. 1950’lerden itibaren “Ya taksim ya ölüm” dediğimiz Kıbrıs Adası, 1974 Barış Harekâtı sonucu Rum – Yunan ikilisinin Enosis emelinden kurtarılmış, Ada’ya o günden beri insanları mutlu edecek barış gelmiş bulunuyor. Kıbrıs’ta 46 yıl iki milletten tek millet, iki devletten tek devlet çıkarmak, federasyon oluşturmak için Birleşmiş Milletler ve egemen güçler havanında su dövülmüşse de bunun olamayacağı görülmüştür.

 

Kıbrıs Adası ve Çakışan Deniz Yetki Alanları Sorunu

 

15 Kasım 1983’de kurulan, bu yıl 37’nci kuruluş yılını kutladığımız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) Cumhuriyet Bayramı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan Kıbrıs’tan tüm dünyaya, iki egemen devletli çözümden başka çözüm olamayacağını bildirmiştir.  Kıbrıs Adası’nda, Kıbrıs Türk Devleti ve Rumların elindeki Kıbrıs Devleti (GKRY) ile fiilen iki devletli statü vardır. Geri dönüş, federasyon arayış artık söz konusu olamaz.

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Anayasası buna göre düzeltilmelidir. Federasyon tartışmasını kapatacak, aykırı görüşlerle Rum yandaşı faaliyetler yapacak eylemler de ceza yasası kapsamına alınmalıdır. Kıbrıs Türk kesimi okullarında tarih eğitimi de artık sözde değil, gerçek boyutlarıyla özde yapılmalıdır. Kıbrıs Türk gençliğine Türk tarihi, Türk topraklarına yönelik emperyalist oyunlar anlatılmalıdır. İngiliz’in ve Rum’un marifetleri süslü hatıralarla değil, acı gerçekleriyle öğretilmelidir.

 

Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin belirlenen devlet politikası, Kıbrıs’ta iki egemen devletli statü olduğundan, Kıbrıs Türk kesiminin ekonomik açıdan Rum kesiminin gerisinde kalmayacak biçimde büyüme sağlamasını gerektirir. İki devletli bu adada doğal kaynakların hakkaniyetle bölüşülmesi kapsamında, dengeli çıkarlarla iki devlet arasında işbirliği yapılabilir. Kıbrıs iki devletli bir ada olduğu için anakara gibi Kıta Sahanlığına sahip olmak amacıyla Rumlar, Mısır ve İsrail’in Doğu Akdeniz’deki doğalgaz aramalarını dikkate alarak, 2003 yılı sonrasında yasal olmayan biçimde deniz yetki alanı (Münhasır Ekonomik Bölge – MEB) belirlediler. Belirledikleri alanın Türkiye Kıta Sahanlığı’na tecavüz eden yerleri olduğu gibi, Kıbrıs Türkleri’ne de alan bırakmak istemediler ve uluslararası hukuka aykırı arama parselleri oluşturdular.

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin harekete geçmesi ise 2011 yılında olabildi. Öncelikle Türkiye ile Kıta Sahanlığı anlaşması yapıldı, ayrıca Kıbrıs’ın doğusunda ve güneyinde Rumların yetki alanlarıyla çakışan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yetki alanları belirlendi ve Türkiye Petrolleri’ne bu alanlarda arama ruhsatları verildi. Bugün için Kıbrıs’ta Rum Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iddia ettiği yetki alanıyla çakışan Türkiye’nin Kıta Sahanlığı’nın güney sınırı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yetki alanıyla çakışan Rum yetki alanı kaynak paylaşımı açısından çatışmaya açık bir sorun.

 

Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yetki alanları ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tartışmalı Münhasır Ekonomik Bölgesi ve çakışan kesimler.

 

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Tanımı ve Önemi

 

1982 yılında Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku sözleşmesi ile uluslararası hukuka Münhasır Ekonomik Bölge “kısaca MEB” (Exclusive Economic Zone “EEZ”) kavramı girdi. MEB, karasularına bitişik, kıta sahanlığının ötesinde, kıta yamacı ve kıta yükselimiyle derin deniz yatağını aşan, açık denizde ana karadan 200 mil öteye kadar uzanabilen deniz alanını kapsamaktadır. Bu tanımıyla MEB, Kıta Sahanlığı’nı aşan büyüklüğe sahip olabiliyor. MEB ilânında her koşulda 200 mil açıklığı kullanılabilir değildir. Kıyıları bitişik veya karşılıklı olan kıyıdaş ülkelerin MEB sınırlandırmasını, Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin kuralları çerçevesinde, Uluslararası Adalet Divanı’nın içtihatlarını da göz önünde tutarak anlaşmaya bağlamaları gerekiyor.

 

Kıyı ülkeleri için Kıta Sahanlığı ilân edilmesi bile gerekmeyen doğal bir hak iken, MEB alanının Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne uygun biçimde ilân edilmesi ve Birleşmiş Milletler’e deklare edilmesi gerekmekte. Libya ile imzalanan Deniz Yetki Alanı Anlaşması, MEB belirlenmesine yönelik olduğundan, Birleşmiş Milletler’e deklare edilmiştir. Türkiye’nin sorunlu olan Yunanistan dışında Doğu Akdeniz’de komşu olduğu diğer ülkelerle de Deniz Yetki Alanı Anlaşmaları imzalaması gerekmektedir. Bunlardan biri de Yunanistan’ı ve Kıbrıs Rum Devleti’ni zora sokacak olan Mısır başta olmak üzere İsrail ve Suriye ile yapılacak anlaşmalardır.

 

MEB alanı, deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve denizin tabanının toprağı altında, bu kapsamdaki canlı ve cansız doğal kaynakları (örneğin petrol, doğalgaz gibi hidrokarbonları ve mineralleri) arama, işletme konularında, kaynakların korunması ve yönetimi üzerinde verdiği yetkilerin yanısıra, yenilenebilir deniz enerji kaynaklarından enerji üretimi (offshore – denizsel santraller), yapay adalar ve tesisler kurulması, bu tesislerin kullanılması, deniz alanının çevre koruması gibi konularda, kıyı devletinin egemenlik haklarının ve yetkilerinin geçerli olduğu bir haktır.

 

KITA SAHANLIĞINDA HİDROKARBON ARAMALARI BAŞLANGICI

 

Bugün deniz tabanlarında hidrokarbon (petrol ve doğalgaz) aramaları giderek önem kazanmış ve derin deniz sondaj endüstrisi ortaya çıkmış bulunuyor. Sıvı hidrokarbon petrol ile gaz hidrokarbon doğalgaz hemen aynı orijine sahiptirler ve hatta bazen aynı kapanda, ham petrolün üzerinde doğalgaz gibi yan yana bile bulunurlar. Amerika’da Albay Drake tarafından 1859 yılında ilk petrol kuyusunun açılmasından 38 yıl sonra ilk petrol için deniz sondajı da 1897 yılında yapılmıştı. Günümüzde artık sığ sularda değil, derin denizlerde de binlerce metrelik sondajlar yapılıp kuyular açılıyor.

 

2005 yılından bugüne ve 2025 yılına uzanan trendle dünya petrol üretiminin yüzde 28’inin denizsel (offshore) alandan, yüzde 78’inin karasal (onshore) alandan üretilmesi söz konusu. Geçmişte petrolden sonra ikinci sırada iken, artık petrolün önüne geçmiş bulunan doğalgaz üretiminde de denizsel üretim önem kazanmış durumda. Son dünya verilerine göre, eşdeğer petrol birimi bazında denizsel petrol üretiminin yüzde 66’sı kadar denizsel doğalgaz üretimi yapılmaktadır.

 

Deniz tabanında jeolojik olarak sedimanter formasyonlarda hidrokarbon kapanlarına rastlamak olasıdır. Kapanların aranmasında iki boyutlu veya üç boyutlu denizsel sismik araştırmaların yapılması zorunludur. Denizlerde jeofizik sismik araştırmaların uygulanması 1947 yılından sonra başlamış ve bilimsel olarak hızlı bir gelişim göstermiştir. Ultrasonla çekilen röntgen filmleri gibi deniz tabanındaki tabakaların görünümleri saptanmakta ve olası yerler belirlenmektedir. Bunun ardından yapılması gereken deniz sondajı (offshore drilling) olmaktadır. Önceleri bu amaçla sondaj kuleleri kullanılırken, şimdi üzerinde sondaj kulesi olan sondaj gemileri kullanılıyor.

 

Denizlerde sismik tarama ile hidrokarbon olması olası yerler saptanıyor, ancak hidrokarbon matkabın ucunda olduğundan, o kaynağa doğru biçimde yapılmış sondajla ulaşılıyor.

 

Türkiye’nin deniz alanındaki çalışmaları kamu kuruluşu Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) – kısaca Türkiye Petrolleri (TP) bünyesinde 1966 yılında başlamıştır. Çalışmaların 1970’den sonra tüm denizlerimize yayıldığı görülmüştür. Ancak, arama ve sondaj çalışmalarında yabancı kuruluşlardan hizmet alınmak ya yabancı kuruluşlarla ortaklık kurmak yoluna gidilmişti.

 

Türkiye’de Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) tarafından 1976 yılında edinilen MTA Sismik-1 araştırma gemisinden başka gemi yoktu, o da yeterli çağdaş donanımlara sahip değildi. 2013 yılından sonra Türkiye’nin deniz aramaları yeni bir stratejiyle yürütülür olmuştur. Yabancılara hizmet ihalesi yerine, kendisine ait modern sismik tarama ve sondaj gemileriyle denizsel hidrokarbon arama gücü oluşturularak araştırmalara girişilmiştir.

 

TÜRKİYE’NİN BUGÜNKÜ DENİZSEL HİDROKARBON ARAMA GÜCÜ

 

Türkiye’nin Barbaros Hayreddin Paşa Gemisi ve Oruç Reis Araştırma Gemisi adlı iki modern sismik araştırma gemisi dışında, Fatih Sondaj Gemisi, Yavuz Sondaj Gemisi ve Kanuni Sondaj Gemisi adlı üç modern ultra derin sondaj gemisi bulunuyor. Bu beş gemi, Türkiye’nin Denizsel Hidrokarbon Arama Gücü’nü oluşturuyor. Silahsız olan bu gemilerimize “Hidrokarbon Donanmamız” diyebiliriz. Denizde Navteks ilân olunan alanlarda görevlerini yaparken, Yunan, Rum ve tüm düşman saldırılarına karşın Türk savaş gemileri Mavi Vatan çalışmalarını koruyucu görev yaptığı gibi, özel destek gemileri de ek hizmetler vermektedir.

 

Sismik Araştırma Gemileri

 

Denizsel Hidrokarbon Arama Gücü’nün ilk nüvesi olarak yurtdışından satın alınıp millileştirilen ve 2013 yılında TPAO envanterine sokulan sismik gemimiz, Barbaros Hayreddin Paşa Araştırma Gemisi oldu. Drydocks World Dubai şirketi için inşa olunan gemi 2012 yılında alınınca, Tuzla Tersanesi’nde yeniden güçlendirilerek, en gelişmiş navigasyon ve sismik sistemlerle donatıldı. Gemi üzerinde helikopter pisti bulunuyor. 2018 yılında TPAO’ya bağlı Turkish Petroleum International Company (TPIC) bünyesine devredildi. TPIC, yurtdışında petrol arama, üretim ve ticareti amacıyla kurulmuş şirket olduğundan, başka ülkelerde de hizmet verebilecek konuma sahip.

 

Oruç Reis Araştırma Gemisi, milli gemi olarak inşa edildi. MTA ve Savunma Sanayi Müsteşarlığı (Başkanlığı) işbirliği sonucu 2012 yılında başlayan çalışma, 2017 yılında tamamlandı. Bu sismik araştırma gemimiz ileri teknoloji ürünü birçok bilimsel ve teknik ekipmanla donatılmış durumda. Milli olanaklarla modern sevk ve manevra ekipmanlarına sahip gemide, uluslararası standartlarda helikopter pisti de bulunuyor.

 

Petrol ve doğalgaz araştırmalarının yanısıra, kıta sahanlığı için deniz dibindeki devamlılığının izlenmesi özelliğine sahip.  Modern ve uzaktan komutalı sualtı aracı “Remotely Operated Underwater Vehicle” (ROV) ile deniz tabanından itibaren 15000 metre derinliğe uzanan jeolojik tabakalar görüntülenebiliyor. Su kolonu ve deniz tabanında örnekleme çalışmaları yapılabiliyor. Elde olunan verilerin işlenmesi, analizi ve değerlendirmesi için jeoloji, jeofizik, hidrografi, oşinografi ve biyoloji araştırma laboratuvarlarına da sahip.

 

Barbaros Hayreddin Paşa Araştırma Gemisi ve Oruç Reis Araştırma Gemisi.

 

Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Meclis’te yaptığı açıklamada Doğu Akdeniz’de 46 bin kilometrekareden çok ve Karadeniz’de 33 bin kilometrekare üç boyutlu sismik veri toplandığını açıklıyordu. Doğu Akdeniz’de toplam 36554 kilometrekarenin iki boyutlu sismik verisi ve 47709 kilometrekarenin üç boyutlu sismik verisi elde olunmuş. İki ve üç boyutlu sismik veri toplama çalışmalarına devam ediliyor. Barbaros Hayreddin Paşa ve Oruç Reis sismik araştırma gemilerimiz Doğu Akdeniz’in adeta röntgenini çekmeyi sürdürüyorlar.

 

Derin Deniz Sondaj Gemileri

 

Fatih Sondaj Gemisi, TPAO’nun ilk sondaj gemisi, 2011 yılında Güney Kore’de inşa edilen gemi, 2017 yılında Norveç firması Odfijell Drilling’den satın alındı. 2011-2018 yıllarındaki adı Deepsea Metro II olup, TPAO envanterine katılınca, Fatih Sultan Mehmet anısına Fatih adı verildi. 51283 GRT (groston) – 34256 DWT (dedveyt ton) büyüklüğündeki gemi, 229 metre uzunlukta ve 36 metre genişlikte. 12120 metre derinlikte ve çok yüksek basınç altında sondaj yapabilme yeteneğine sahip. 64 metre yüksekliğinde iki kulesi var ve yük kaldırma kapasitesi 1750 ton. Üzerinde helikopter pisti bulunuyor. Aktif konumlandırma sistemiyle altı metre yükseklikteki dalga boyunda sabit kalarak operasyon yapabiliyor. En zor operasyon koşullarında iş yapabildiği teknik literatüre geçmiş olan bu çağdaş ultra derin sondaj gemisi, 2018’de Mavi Vatan’da sondaj çalışmalarına başladı.

 

Fatih Sondaj Gemisi ve Yavuz Sondaj Gemisi

 

Yavuz Sondaj Gemisi, TPAO envanterine giren ikinci ultra derin sondaj gemisi. 2011 yılında Hyundai Heavy Industries tarafından Deepsea Metro-I adıyla denize indirilmiş. Türkiye tarafından satın alınmadan önce Golden Close Maritime Corporation adlı şirket gemiyle Tanzanya, Kenya, Vietnam, Filipinler ve Malezya’da çalışmalar yapmış. 2018 yılında TPAO tarafından alınınca, Türkiye’deki bakım ve yenileme çalışmalarının ardından Yavuz Sultan Selim’e atfen Yavuz diye adlandırıldı. Yavuz gemisi 51283 GT – 38000 DWT büyüklüğünde, 229 metre uzunlukta ve 36 metre genişlikte, ayrıca helikopter pistine sahip. Özellikleri Fatih gemisine benzeyen bu gemi de 12000 metreyi aşan derinlikte sondaj yapabiliyor, 2019 yılından beri Mavi Vatan’da çalışıyor.

 

Kanuni Sondaj Gemisi, Kanuni Sultan Süleyman’ın adını taşıyor, TPAO envanterine 2020 yılında giren üçüncü derin sondaj gemisi. 2012 yılında Samsung Heavy Industries tarafından Güney Kore’de Sertão adıyla denize indirilmiş, Schahin Group ve Brezilya’nın Petrobras şirketi tarafından kullanılmış, 2020 yılında Dleif Drilling şirketinden satın alınmış, ultra derin deniz sondaj gemisi. 227 metre uzunluğa ve 42 metre genişliğe sahip. 60316 GRT – 61619 DWT büyüklüğündeki gemi 11400 metre derinlikte sondaj yapabiliyor, üzerinde helikopter pisti var. Altıncı nesil deniz sondaj gemisi olarak tanıtılan modern bir yapıya sahip.

 

Kanuni Sondaj Gemisi İstanbul’dan uğurlanırken ve şu an Karadeniz’de çalışma yerinde.

 

Türkiye’nin Arama Sorunundaki Sıkıntısının Nedeni

 

28 Temmuz 2017 tarihli Araştırma ve Gündem makalemizde, “Türkiye Petrolleri Türkiye’nin Vazgeçilmezidir! ...” diyorduk. Platformumuzun arşiv bölümünde yer alan bu yazıda TPAO’nun 63 yıllık geçmişini özetlemiş, iktidarlar tarafından arpalık görülerek sömürüldüğünü, gereken biçimde güçlendirilmediğini anlatmıştık. Son olarak Bakanlar Kurulu’nca 12.06.2017 tarihinde kararlaştırılan 2017/10472 sayılı söz konusu karara değiniyor, “TPAO küçültülemez, tasfiye edilemez, satılamaz” diyorduk.

 

Söz konusu kararla TPAO’nun her türlü araç, ekipman ve donanımı kayıtlı defter değeri üzerinden bedelsiz olarak TPIC’e devrediliyor, TPIC’in de yurt içinde ve yurt dışında sahip olduğu petrol arama ve işletme ruhsatları, hisseleri tüm hak ve yükümlülükleri ile birlikte TPAO’ya bedelsiz olarak aktarılıyor, TPAO özelleştirilmeye hazırlanıyordu. İşte bu yanlış strateji TPAO’nun belini kırdı ve onu güçsüz bıraktı. Oysa, tam tersi bir stratejiyle TPAO, “Türkiye Petrolleri Holdingi” yapılmalıydı, istenmedi ve yapılmadı.

 

Bugün Türkiye’nin Denizsel Hidrokarbon Arama Gücü’nün gemilerinde yabancı uzmanlar çalışıyor. Bu personelin çalışması, gemileri satın alırken yapılan anlaşmaya bağlı, ama kullanılabilecek yeterli Türk uzman sorunu var. TPAO’nun değerli uzmanları kaybedilmiş bulunuyor. Oysa, Türkiye’nin yurtiçinde ve yurtdışında çalışan çok değerli petrol uzmanları var. Hidrokarbon ulusal arama seferberliğiyle kısa zamanda pek çok Türk uzman bu çalışmalara destek olabilir.

 

Sondajlardan elde olunan bulguların değerlendirilmesi için yabancı laboratuvarlardan hizmet alınmasına çalışılıyor, gemi laboratuvarlarında gerekli malzeme sıkıntısı yaşanıyor. Kritik malzemelerin yerli üretim seçenekleri oluşturulmalı. Batı laboratuvarlarına gereksinim duyulmayacak biçimde altyapımız geliştirilmeli. Çünkü Batı ülkelerinin uyguladığı ambargo, Türkiye’nin aramalarının yavaşlamasına neden oluyor. Bu nedenle, 2020 yılına kadar yapılan bazı arama ve sondaj işlemleri politik denebilecek düzeylerde kaldı, istenen sonuçlara ulaşılamadı. Ancak verdiği önemli sonuç, Türkiye’nin kararlılıkla Mavi Vatan kaynaklarına sahip çıkacağı oldu.

 

MAVİ VATAN’DA İKİ YILI AŞKIN ARAMALARIN SONUCU

 

Türkiye, Mavi Vatan üzerinde 2018 yılında ulusalcı bir anlayışla giriştiği arama çalışmalarında, 2020 yılında ilk olumlu sonuçlarını almaya başlamış bulunuyor. AB ve ABD kaynaklı engelleme çabalarına karşın olumlu yola girilmiş olması önemli bir başarıdır. Türkiye çalışmalarını özellikle Doğu Akdeniz’e yönlendirmiştir. Kıbrıs Adası çevresinde gerçekleştirdiği sismik araştırmaları, çeşitli sondaj aramaları izledi.

 

Ağustos ayının sonunda Cumhurbaşkanı Erdoğan “gaz bulduk” diye müjdeyi verince, olumlu haber Doğu Akdeniz’den beklenirken, Karadeniz’den geliyordu. Karadeniz, jeolojik yapısıyla hidrokarbon oluşumu için yıllardan bu yana Hazar Denizi’ne benzetilir. Bu zamana kadar onca sözde aramaya karşın Karadeniz’de dişe dokunur kaynak bulunmaması düşündürücüydü. Türkiye önce o eşiği aşıyordu.  Ancak, Doğu Akdeniz’de de olumlu sonuçlar elde olunmaya başlanmıştı. Bir süre sonra Doğu Akdeniz haberinin geleceği beklentisi Türk ulusunun yeni umudu oluyordu.

 

Türkiye’nin Denizsel Hidrokarbon Arama Gücü’nün 2020’de çalışma yaptığı yerler.

 

Karadeniz’de Bulunan Doğalgaz

 

Karadeniz’in Hazar’a benzer yapısıyla hidrokarbon kapanları içerdiği biliniyor ve keşif bekleniyordu. Geçmişte daha çok petrol araması hedeflenmişti, doğalgaz için sayıları yirmiyi aşkın sığ kuyu açılmıştı. 21 Ağustos 2020 günü Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin Karadeniz’de en büyük doğalgaz keşfini gerçekleştirdiğini açıklaması heyecan yarattı. Sakarya gaz sahasında Tuna-1 olarak adlandırılan kuyuda keşfedilen gazın 320 milyar metreküp (bcm) olduğunu duyururken, “Yeni doğalgaz keşifleri kuvvetle muhtemel” diye de ekliyordu. “Hedef 2023 yılında Karadeniz gazını milletimizin kullanımıma sunmak” hedefini açıklıyordu.

 

Gaz keşfi ile birlikte kesin bir rezerv rakamı verilmesi tartışılır bir durumdu. Çünkü, üç tip rezerv verisi söz konusu olup, bunlar sırasıyla; Olası (Muhtemel – Probable) Rezerv “olabilirliği yüzde 10”, Olanaklı (Mümkün – Possible) Rezerv “olabilirliği yüzde 50”, Kanıtlanmış (İspatlanmış – Proven) Rezerv “olabilirliği yüzde 90” diye tanımlanır. Bu üç rezervin toplamına da Jeolojik Rezerv denir. Üstelik tek bir kuyu ile rezerv belirlenemez, rezervi belirlemek için en azından birkaç kuyu açmak gerekir. Açıklanan rezerv verisi hangisiydi? Bu halen belirsizliğini koruduğundan, bilimsel ve teknik açıdan rezerv verisi yerine oturabilmiş değil.

 

Karadeniz’de kullanılabilecek bir doğalgaz kapanının bulunması elbette sevindirici bir gelişmeydi, ama rezerv verisinin tartışmasına bakılmaksızın, Türkiye’nin yılda 50 bcm gaz kullandığı hatırlatılarak, bunun 10 bcm düzeyinden az olmayacak bölümünün buradan gerçekleştirileceği söyleniyordu. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı değerli enerji uzmanı dostum Fatih Birol, bu rezervin değerinin 80 milyar dolar olduğunu açıkladı. Fatih Birol, “Petrol ve doğalgaz sahaları büyük, dev ve süper dev diye kategorilere ayrılır, bu dev kategorisine diren bir sahadır” saptamasını yapıyordu. Türkiye dev bir saha bulmuş olduğuna göre, elbette bunun arkası gelecekti.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan 17 Ekim’de Karadeniz’de Fatih Sondaj Gemisi’ni ziyaret ediyor ve geçen kısa zaman içinde Tuna-1 lokasyonunda 85 bcm doğalgaz daha bulunarak, rezervin 405 bcm düzeyine ulaştığını bildiriyordu. Tuna-1 lokasyonunda 20 Temmuz’da başlamış olan sondaj faaliyeti üç aylık sürede böylece tamamlanmış oldu. Gaz bulununcaya kadar önce 2800 ve 3500 metre derinliklere inilmiş, son aşamada yaklaşık 4500 metreye ulaşılmıştı. Bulunan gaz kaliteliydi, sülfür ve su içermiyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan yetkililere, “Sakarya gaz sahasındaki diğer sondaj faaliyetlerinin tamamlanması” talimatını veriyordu.

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 17 Ekim 2020’de Karadeniz’de Tuna-1 lokasyonunda Fatih Sondaj Gemisi üzerinde çalışmaları açıklarken.

 

Keşif jeolojik olarak üst-miyosen-pliyosen yaşlı denizaltı yelpaze sisteminde gerçekleştirilmişti. Bu sahaya yakın bir basende, Romanya 2012 yılında açtığı kuyuyla doğalgaz bulduğu için basenin geniş bir alana yayılması olasılığı var. Fatih Sondaj Gemisi şu anda Sakarya sahasındaki Türkali-1 değerleme (tespit) kuyusunda çalışmasını sürdürüyor. Bu çalışmayı iki ay içinde bitirmesinin ardından, Kanuni Sondaj Gemisi de aynı yerde çalışma yapacak.

 

Sahada açılacak tespit ve geliştirme kuyularından sonra denizde ve karada üretim tesislerinin entegre biçimde tamamlanması, büyük bir olasılıkla Akçakoca’da bulunan altyapının geliştirilerek sahadan doğalgaz üretimine başlanması ve BOTAŞ’ın taşıma sistemine aktarılması gerçekleştirilecek. Sahadan 2023’den başlayacak üretimin 2026 yılında 15 bcm/yıl düzeyine çıkarılması hedefleniyor. Bu gazın BOTAŞ sistemine eklenmesiyle doğalgaz fiyatlarında indirim yapılacağı müjdesi de verilmiş bulunuyor.

 

Doğu Akdeniz’deki Sondaj Çalışmaları

 

Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, TPAO’nun Doğu Akdeniz’de son üç yılda kendi olanaklarıyla sekiz derin deniz kuyusu açtığını açıkladı. Ancak geçmişte petrol aramalarından gelen ve aramacıların dillerine pelesenk olmuş bir deyim vardır, “Dokuz kuyudan birinde petrol bulursun” diye. Günümüzdeki bilimsel ve teknik gelişmeler bu deyimi artık geçersiz kılıyor. Türkiye dokuz kuyuya henüz ulaşmadı, petrol ve doğalgaz bulamadı ya da bulduğunu deklare etmedi, ama önemli emareler bulduğu kesin. Bunlardan en önemlisi Selçuklu-1 kuyusu. Bu kuyuda doğalgaz bulundu, yalnız gaz akışı sürekli sağlanamadığı için sondajın geliştirilmesi gerekiyor.

 

Bakan Dönmez, Yavuz Sondaj Gemisi’nin Selçuklu-1 kuyusunda 6000 metreye ulaştığını, ümit verici sonuçlar alındığını vurguluyor ve “Bu bölgenin yakınlarında yeni sondajlarımız olacak” diyor. Selçuklu-1 bölgesi Barbaros Hayreddin Paşa Sismik Araştırma Gemisi tarafından titiz biçimde incelenen alanda bulunuyor. İtalyan ENI şirketinin 2018 yılında Rum Yönetimi adına arama yaptığı ve gaz bulduğu 6 No.lu parselin kuzeyinde, Türk kıta sahanlığı üzerinde yer alıyor.

 

Financial Times gazetesi, S&P Global Petroleum Economist ile Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nı kaynak göstererek yayınladığı haritayla Selçuklu-1 kuyusunun yerini, Yavuz sondaj gemisi (Yavuz drill ship) çalışma yeri diye okurlarına gösterdi ve doğalgaz bulunduğunu açıkladı. Bu bölgeyi dünyanın önemli fosil yataklarından biri olabilir diye de tanımladı. Bölgedeki gaz varlığı, Mısır’ın zengin doğalgaz yataklarının bulunduğu Zohr sahasının uzantısı olmasına dayandırılıyor. Bölgede yoğun olarak üç boyutlu tarama yapılmış olmasına karşın, Barbaros Hayreddin Paşa Sismik Araştırma Gemisi’nin yeni tarama yapması da olası.

 

Doğu Akdeniz’de Yavuz Sondaj Gemisi’nin açtığı Selçuklu-1 kuyusunda doğalgaza rast gelindi. Financial Times gazetesi bu haritayla birlikte çalışmayı dünyaya duyurdu.

 

Bu arada Oruç Reis Sismik Araştırma Gemisi’nin titiz biçimde taradığı, sürekli yeni Navteks’ler ilân olunan Meis Adası’nın güney batısındaki offshore alanda da yakın gelecekte yeni bir sondaj araması yapılması olası görünüyor. Türkiye’nin Antalya sahillerinden Libya sahillerine, İzmir sahillerinden Girit sahillerine uzanan Doğu Akdeniz Mavi Vatan’ı üzerinde aramalarını geliştirerek doğalgaz ve petrol bulgularına, kendi doğal zenginliklerine ulaşması gerekiyor.

 

Oruç Reis Araştırma Gemisi sürekli yenilenen Navteks ilânlarıyla Meis Adası’nın güneybatısındaki denizsel alanda ısrarla araştırmalarını sürdürüyor.

 

Şimdiye dek TPAO’ya verilen ruhsatlar, “28 Derece Doğu Boylamı” ile tanımladığımız ve “Soros Sınırı” olarak adlandırdığımız çizginin hep doğusunda kalıyor. Bu çizgi aşılarak batısına niye geçilmediği ciddi bir soru aslında. Türkiye’nin Libya anlaşmasından sonra söz konusu hayali sınırı çoktan aşması gerekiyordu. Girit’in dibine kadar bize ait olan umutlu alanlara en kısa zamanda gidilmelidir.

 

Bu arada ülkemizde Doğu Akdeniz’de TPAO tarafından sürdürülen aramaların yanısıra Batılı petrol şirketlerine ruhsat verilerek arama yapmalarını isteyen görüşlere televizyon tartışmalarında rastlanır oldu.  Türkiye, Mavi Vatan için sonu çatışmaya dayanma olasılığı bulunan bir mücadeleye girmiş bulunurken, karşımızda Batı ülkeleri yer alırken, onların şirketleriyle belli pay karşılığı anlaşmalara girmek, ulusal çıkarlarımıza ters düşen bir tutum olur. 2010 öncesinde henüz Mavi Vatan mücadelesi başlatılmamışken, Mısır’ın, İsrail’in ve Güney Kıbrıs’ın çalışmaları karşısında, yabancı şirketleri ve bağlı oldukları ülkeleri Türkiye’nin yanına çekebilmek için böyle bir strateji izlenebilirdi, ama artık o dönem çoktan aşılmış bulunuyor.

 

Batılı petrol şirketlerinin çoğunun kökeninde Amerikan sermayesi bulunan yedi kız kardeşe dayalı çokuluslu sömürü şirketleri anımsanmalıdır. Bugün Avrupa Birliği bir yana ABD Yunanistan’ın yanında yer almışken, çokuluslu petrol şirketlerinin Türkiye’ye hizmet vermesi beklenemez, verecekleri hizmetten de hayır gelmez. Bunların dışında diğer dünya ülkelerine bağlı hükümetlerden bağımsız ulusal petrol şirketleri şeklinde kuruluşlar olup, bu tür kuruluşlarla gerektiğinde ortaklık bazında işbirliği yapılabilir. Doğu Akdeniz’de bugün için Türkiye’nin Rusya, Çin ve Batı bloku dışındaki diğer ülkelerin ulusal kuruluşlarıyla işbirliği yapması yararlı sonuçlar sağlayabilir.

 

Ancak, şirket seçerken çok dikkatli davranılması gerektiği ortadadır. Örneğin, ülkemizde de petrol ürünleri pazarlaması yapan ve Rus şirketi olarak tanınan bir şirketin yüzde 60’nın Hollanda’ya ait olduğu, çoğu kez enerji çevrelerinde bile bilinmeyen gerçektir. Şirketin geri kalan yüzde 40’ı da çok ulusu birkaç şirket arasında paylaşılmış, onlardan biri de Rus şirketi, Lukoil şirketinin gerçek sahibi Hollanda görülüyor. Ünlü Shell şirketi de Hollanda ve İngiltere işbirliği. Yedi kız kardeşler dediğimiz petrol şirketleri çoğunlukla Amerikan şirketi Standart Oil şirketinin türevleridir, yani yedi kız kardeşlerin önemli bölümü Standard Oil içinden çıkmışlardır. Doğu Akdeniz’e göz diken İtalyan ENI (gerçekte Italian Standard Oil Company) aynı kökendendir. ExxonMobil dev bir Amerikan şirketi vs. Bunlarla yapılacak işbirliği Türkiye’ye yarardan çok zarar getirir.

 

Mavi Vatan Üzerinde Diğer Enerji Olanakları

 

Mavi Vatan tabanında yalnızca klasik hidrokarbonlar olarak petrol ve doğalgaz oluşumları bulunmuyor. Yarınlar için çok önemli bir enerji kaynağı olan konvansiyonel olmayan gaz hidratlar ya da metan hidratlar da bulunuyor. Metan hidrat, rijid örgüsel bir yapı içerisinde su molekülleri tarafından bağlanmış bulunan metan moleküllerinden oluşmaktadır. Başka bir anlatımla bu hidratlar, metan ve suyun karışımından şekillenen, buza benzer kristal yapısı olan katı bir maddedir, yalnızca yüksek basınç ve düşük sıcaklık koşullarında var olabilmekte, basınç ve/veya sıcaklık koşulları değiştiğinde gaz ve su olarak ayrışmaktadırlar.

 

Türkiye’nin Mavi Vatan’ında geleceğin yakıtı metan hidrat oluşumları bulunuyor.

 

Dünyanın pek çok yerinde metan hidratlar olup, normal koşullarda bir metreküp gaz hidrat 164 metreküp metan gazı depolamaktadır. Metan hidratların rezervi konusunda belirsizlikler olmasına karşın, dünyada petrol ve doğalgazın elli katı civarında rezervin bulunabileceği kestirilmektedir. Metan hidratlar denizsel tortullarda sığ derinliklerde, bazı yerlerde örneğin Karadeniz’de görüldüğü gibi 300 metre derinlikler civarında bile doğal olarak oluşmaktadırlar. Karadeniz’in yanısıra Doğu Akdeniz’de de önemli miktarda metan hidrat oluşumu olduğu bilinmektedir. Geçmişte Karadeniz’de petrol aramak bahanesiyle sondaj çalışmaları yapan ünlü Batılı araştırma şirketlerinin asıl amacının petrol değil, metan hidrat olduğu istihbaratı bile ortaya çıkmıştı.

 

Yanan Buz da denilen metan hidrat deniz altındaki koşullarda metan ve su karışımdan oluşmuş bir katı madde. Dışarı çıkarılınca ayrışıyor ve metan gaz olarak yanıyor.

 

Günümüzde Rusya’nın deneme amacıyla Sibirya’da üretmesinin yanısıra, Azerbaycan Hazar Denizi’nden deneme amaçlı metan hidrat çıkarmaktadır. Kanada’nın McKenzie Deltası’nda sondajla arama çalışmaları yapılmıştır. Japonya metan hidrat konusunda ulusal bir program oluşturmuş bulunuyor. Bugün denizden çıkan metan hidrat tutuşup yanıyor ve hatta yanan buz adıyla da tanınıyor. Yakın gelecekte ticari amaçlı üretiminin dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkacağı söylenmekle birlikte, son yıllarda bulunan ucuz şeyl gazı bu üretimi ekonomik nedenlerle geciktirebilir. Metan hidrat gazına yarının dünyasında yeni doğalgaz diye bakmak gerekiyor.

 

Japonlar kendi deniz alanlarında metan hidrat araştırması yapıyorlar. Çin’e ait Fugro Voyager adlı araştırma gemisi Güney Çin Denizi’nde metan hidrat arıyor.

 

Denizlerden elde olunabilecek enerji olanakları çeşitli. Yenilenebilir enerjilerden rüzgâr enerjisi, offshore (denizsel) rüzgâr santralleriyle başı çekiyor. Büyük türbinlerle kurulan denizsel rüzgâr santrallerinin 600 megavat üzerinde gücü olanları bile görülüyor. Avrupa Birliği’nin toplam denizsel rüzgâr kurulu gücü 20 bin megavat düzeyini aşmış durumda ve gelecek on yılda dört kata çıkması öngörülüyor. Türkiye’de Adalar Denizi’nde Yunanlılar tarafından işgal edilmiş 18 adanın çevresinde, Meis Adası ve Kaş yakınlarında verimli denizsel rüzgâr santrallerinin kurulması olanağı var. Denizlerde rüzgârın dışında alt ve üst akıntılar arasındaki sıcaklık farkları, doğal deniz akıntıları, gel-git (med-cezir) santralleri, rüzgâr destekli pompalı hidrolik santraller gibi başka santraller de kurmak olanaklı.

 

Denizsel Rüzgâr Santralleri, türbinlerin arasından gemi ve tekneler geçebiliyor. İkinci resim büyük denizsel santrallerden birinin havadan görünüşünü sergiliyor.

 

DOĞU AKDENİZ’E GELECEK BASKILAR VE ÇATIŞMA KIŞKIRTMALARI

 

Aralık ayı ile birlikte Türkiye’ye bir yandan Doğu Akdeniz ve bir yandan da Kıbrıs’ı tekrar federasyon çözümüne itmek için yoğun baskılar, somut yaptırımlar uygulamaya başlanacak görünüyor. Almanya’nın, Fransa’nın ve tek dişi kalmış dinozor ABD’nin Türkiye karşıtı tutumu beklentinin habercisiydi. Türkiye’yi Doğu Akdeniz ve Suriye dışında bir de Ermenistan sorunuyla kıskaca almaya çalışıyorlardı. Saldırgan Ermenistan, Türkiye’nin yanında yer aldığı kardeş Azerbaycan Türk Ordusu tarafından yenilince, Kafkaslar’daki oyunları boşa çıktı. Kıbrıs Türk kesiminin Cumhurbaşkanlığı seçimleri hezimetleri oldu. Şimdi ellerinde bir tek Doğu Akdeniz bahanesiyle Türkiye’ye baskı ve yaptırımlar uygulama, askerî tedbirler alma seçenekleri var.

 

Türk Yük Gemisine Düşmanın IRINI Saldırısı

 

Türkiye’ye gelecek saldırının ilk işareti, 22 Kasım günü öğleden sonra Doğu Akdeniz’de Libya’ya gıda ve boya gibi malzeme götüren kargo gemimize yapılan haksız müdahale ile ortaya çıktı. Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz, CNN Haber kanalına verdiği demeçte, “Çuval geçirmek gibi bir şey, bunun affedilir yanı yok” diyordu. Irak’ta komandolarımıza çuval geçiren Amerika “Kürt devletini kurduracağım, karşı çıkma” mesajı veriyordu. Bu IRINI (İrini) saldırısıyla verilen mesaj ise, “Mavi Vatan diye Doğu Akdeniz’de serbestçe hareket edemezsin, hatta tüm dünyanın kullandığı ticaret yollarını bile rahat kullanamazsın” mesajıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğine karşı yapılan alçakça bir saldırıdır.

 

Yunan Komutan emrindeki Alman fırkateyni 22 Kasım’da Türk yük gemisinin önünü korsanca kesiyor, gemide izinsiz arama yapıyor, ama insani malzeme dışında silah bulamıyordu.

 

Avrupa Birliği Deniz Kuvvetleri IRINI Operasyonu gücü (EUNAVFOR MED IRINI), Birleşmiş Milletler’in Libya’ya silah kısıtlaması uygulaması amacıyla 31 Mart 2020’de oluşturulmuştu. IRINI Operasyonu, Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası (CSDP) çatısı altında bulunan Avrupa Birliği askerî operasyonudur. Ancak, Akdeniz’de başlatılan tartışmalı bir harekât olma özelliğini taşıyor.

 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2292 No.lu kararıyla meşru bir hükümet olarak tanınan Libya Milli Mutabakat Hükümeti ile istişare ve izin zorunlu kılınmış olmasına karşın, bu karara uyulmuyor. Bu nedenle de IRINI Operasyonu taraflı ve yasa dışı bir harekât olarak tepki çekiyor. Bazı Avrupa ülkeleri Avrupa Birliği fonlarından yararlanabilmek amacıyla IRINI Operasyonu’na ses çıkarmazken, bazı ülkeler tepki koyarak Operasyon kapsamından çekiliyor.

 

22 Kasım günü saat 15.30’da bir Yunan komutanın emrindeki Almanya’nın Hamburg Fırkateyni, Mora yarımadasının güneybatısında uluslararası sularda ve Libya’ya 108 deniz mili (200 kilometre) uzaklıkta Türk kargo gemisi MV Roseline-A’ya Avrupa Birliği Akdeniz İçin Deniz Kuvvetleri (EUNAVFOR MED) talimatıyla baskın yaptı. Gemi kaptanının ve Bayrak ülkesi Türkiye’nin gemiye çıkılmasına ilişkin iznini bile almaya gerek duymaksızın, saat 17.45’de helikopterle IRINI Operasyonu silahlı unsurları diye Alman askerleri Türk kargo gemisine indirildi ve harekâta başlandı.

 

Kaptan dahil tüm personelin üzerleri zorla aranıyor, gemi mürettebatı bir yerde toplanarak alıkonuluyor, kaptanın başına silahlı asker dikiliyor, kilitler kırılarak konteynerler açılıp içlerine bakılıyordu. Onların aradığı hiçbir askerî malzeme gemide yoktu. Türkiye’de Ambarlı’dan kalkan gemi Misurata’ya boya malzemesi ve insani yardım malzemesi götürmekteydi. Tüm gece boyunca süren bu çok rahatsızlık verici çirken harekât, Türkiye’nin ısrarlı itirazları üzerine sabah sonlandırılıyor, silahlı IRINI personeli saat 09.38’de MV Roseline-A gemisini terk ediyordu.

 

Türk gemisine uygulanan IRINI Operasyonu, sözde operasyon olmaktan öte tam bir deniz korsanlığıdır. Sonucu yapanlar için fiyasko olarak görünmektedir, ama onlar Türk yük gemisini durdurarak, emellerine uygun sözde gözdağı vermiş oldular. Harekâtı yöneten Yunan komutan ve Yunanistan Hükümeti ile Almanya’nın Türkiye’ye karşı Yunanistan’ın yanında olacağını söyleyen Şansölye Merkel verdikleri rahatsızlıktan, yasa dışı davranıştan, korsanlıktan mutluluk duymuş olsalar gerek.

 

Silah ambargosuna karşı hiçbir tehdidi olmayan gemimizin, ağır hava koşulları altında saatlerce güzergâhından alıkonulmuş olmasını, ayrıca denetleme diye personele suçlu muamelesi uygulanmasını esefle karşılayan Türkiye ilk etapta Nota ile diplomatik yanıt verdi. Ankara’daki Avrupa Birliği ve İtalya büyükelçileri ile büyükelçisi Ankara dışında olduğundan Almanya Maslahatgüzarı Dışişleri Bakanlığı’na çağırılarak, yapılan müdahale protesto edilip Nota verildi. Ancak, Almanya suçlamaları kabul etmiyor, dört saat içinde Türkiye’den yanıt gelmediği için operasyonun başlatıldığını, ama hiçbir şey bulunamadığını, geminin temiz olduğunu itiraf ediyor. Türkiye ise başta Almanya ve İtalya’dan şikayetini sürdürüyor.

 

Olay, sadece bir Nota ile geçiştirilerek örtülecek kadar basit değil elbette. Yunanistan’ın yaptırım istemiyle Aralık ayında Avrupa Liderler Zirvesi’nde “Türkiye ve Doğu Akdeniz Sorunu” gündem olduğu için bu korsan saldırı, Türkiye’ye verilmiş gözdağı olarak görünüyor.  Bu operasyon için ABD’den Almanya’ya talimat bile gitmiş olabilir, çünkü ABD de Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi istemiyor. Yarın Amerikan Derin Devleti’nin Başkanı ve Türk düşmanı Joe Biden Cumhurbaşkanlığı görevine başlayınca, ABD’nin Türkiye’ye karşı Almanya, Fransa gibi ülkelere talimatları artacaktır. Türkiye’nin olayı derinliğine araştırarak, sorumlularına birebir karşılığını vermesi gerekiyor.

 

Bundan böyle Akdeniz’de her bahane ile üstümüze geleceklerini gösterenlere ders olacak bir karşılığın verilmesini Türk halkı bekliyor. Mavi Vatan’ımıza sahip çıkmak adına güçlü bir karşılık verilmesi zorunlu bir davranış olacaktır. Bugün Avrupa Birliği, yarın Fransız ya da ABD savaş gemisi, hatta Yunanistan’ın dostu ABD uydusu basit devletlerin savaş gemileri eylem koymaya kalkacak gücü kendilerinde göremeyecekleri bir karşılık verilmelidir. Türkiye’nin Akdeniz’de Rusya ve Çin donanmasını yanına çekerek düşmanlarına karşı tatbikatlar yapma zamanı da gelmiş bulunuyor.

 

25 Kasım günü toplanan Milli Güvenlik Kurulu bildirisinde, “Meşru Libya Hükümeti’ne aleni bir ambargoya dönüşen IRINI Operasyonu yapılarak, tek taraflı, uluslararası hukuk ve müttefiklik ilişkilerine tamamen aykırı bu operasyon şiddetle kınanıyor, mezkûr uygulamaya karşı her alanda gereken adımlar atılacaktır” deniliyordu. Türkiye Doğu Akdeniz’de, Libya’da varlığını sürdüreceğine göre, diplomatik adımların ötesinde bu hukuk bilmezlere karşı askerî adımların atılması önem kazanıyor. Türkiye’nin onurunun alınacak tazminatla değil, güçlü askerî yaptırımla düzeleceği bilinmeli…

 

Kategoriler

DUYURULAR