Duyurular 2017

Kudüs Kararı BOP’un Yerini BİP’in Almasıdır!...

 

 

KUDÜS KARARI PROVOKASYON MU, SAVAŞ İLANI MI?

 

Uluslararası dengelere ve diplomasiye karşı tutumuyla tanınan ABD Başkanı Trump, 6 Aralık tarihinde Evangelist-Siyonist mantıkla dünya barışını sarsacak Kudüs kararını açıkladı. Kendinden önceki başkanların yapmadığını yapmakla övünerek Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını, ABD Büyükelçiliği’nin de Kudüs’e taşınacağını TV kameraları önünde dünya kamuoyuna duyurdu.

 

 

Trump aslında karar metnini değil, kan-gözyaşı ve savaşı gösteriyor…

 

Trump kararın altına duyduğu aşağılık kompleksini örtmek istercesine devasa büyüklükte bir imza atarak, gücünü göstermek istiyordu. ABD Devleti’ne ne olmuştu ki böyle akıllara ziyan bir karar ilan olunuyordu? Bu karar bir provokasyon olarak değerlendirildi. Trump’ın kararı aslında bir savaş ilanıdır. Bu karar bir işgal devleti olan İsrail’in terör saldırısına, silahlı kuvvetleriyle yeni toprak işgaline kapı açan bir hamle olarak görülmelidir. Oysa burada barış isteniyorsa, Birleşmiş Milletler’in Mitchell Komisyonu raporunda belirtildiği gibi, İsrail işgallerinden vazgeçmek ve her iki taraf birbirini kabul etmek zorunda (http://www.ultanirplatformu.com/roportaj-05.html).

 

Filistinlilerin ve İslâmın önemli kenti olan Kudüs, Museviler ve Hristiyanlar için de kutsal bir yerdir. Hz. Davud’un Yahudi Krallığı başkenti yaptığı Kudüs, Hz. Süleyman’ın tapınağından geriye kalmış ağlama duvarıyla Musevilerin kutsal yeri. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği kent olarak Hristiyanlar için önemli. Ancak, Müslümanlar için manevi değeri hepsinden çok daha fazla. Çünkü, Müslümanların Kabe’den önceki ilk kıblesi olduğu gibi, İslâm inanışına göre Hz. Muhammed’in Miraç’a çıktığı Mescid-i Aksa’nın bulunduğu kent. Müslüman-Yahudi çatışması da burada başlıyor. Kur’an’ın lanetlediği İsrâiloğulları (Benî İsrâil), Yahudi inanışıyla Mescid-i Aksa’yı yıkmayı ilke edinmiştir.

 

 

Kudüs hedefi gerçekte Mescid-i Aksa mı?

 

KUDÜS BİR İSLAM KENTİDİR

 

Yahudi Krallığı’nın başkenti Kudüs M.Ö. 587’de Babilliler (Persler) tarafından alınıyor, Yahudiler kentten sürülüyordu. M.Ö. 332’de Büyük İskender Kudüs’ü Helen yönetimine katıyor, M.Ö. 63’de ise Romalılar Kudüs’ü ele geçiriyordu. M.S. 614’de İran’daki Sasani İmparatorluğu şehri alıyordu. Ancak M.S. 634’de Halife Hz. Ömer tarafından İslâm topraklarına katılıyordu. Aslında o zamandan beri Kudüs İslâmındır.

 

Emeviler, Abbasiler, Fatımiler egemenliğinden sonra 1099’da Haçlılar Kudüs Krallığı’nı kurarak İslâm yönetimine son veriyorlardı, ama 1187’de Selahaddin Eyyubi Hristiyan yönetimini sonlandırıyordu. Eyyubi’nin hoşgörülü yönetiminde Yahudilerin kente döndükleri biliniyor. 1517’de Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Kudüs zaferiyle Osmanlı-Türk yönetimini başlattı. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunu Alman generallerin yönetimine bırakan Saray Paşası Enver’in Ortadoğu üzerindeki hataları ve Filistin’e önem vermemesi sonucu, 9 Aralık 1917’de Kudüs İngilizlere kaptırılıyordu.

 

Kudüs 1922 yılında İngiltere’nin manda yönetiminde Filistin’in başkenti yapılıyor, bu arada Churchill Yahudilerin Filistin’i yurt edinmelerini desteklediklerini açıklıyordu. Bu dönemde yerli Arap ve Müslüman halkta Filistin ulusal bilincinin doğmaya başlaması sonucu, Filistin’e yerleşmek isteyen Siyonist Yahudilerle mücadele ateşleniyordu. Daha sonra Nazi Almanya’sından kaçan ve soykırımdan kurtulan Yahudilerin göç edebildikleri yer Filistin idi. İkinci Dünya Savaşı sonrası 14 Mayıs 1948’de İngiltere’nin manda yönetimi sonlandırılıyor, aynı gün Birleşmiş Milletler kararıyla İsrail devleti kuruluyordu. 1948 yılında Yahudiler ile Araplar arasındaki kanlı çatışmalardan sonra Doğu Kudüs Ürdün’de, Batı Kudüs İsrail’de kalacak şekilde kent ikiye bölündü.

 

İŞGALCİ İSRAİL VE DAVUD YILDIZLI HAÇLI SEFERİ NİYETİ

 

Kuruluşundan beri İsrail Filistin topraklarını işgal ederek büyüdü. Araplar ile İsrail arasında yaşanan 1956 Arap-İsrail Savaşı, Doğu Kudüs’ün de İsrail’in işgaline uğradığı Altı Gün Savaşı (1967 Arap-İsrail Savaşı) ve Yom Kippur-Ramazan Savaşı (1973 Arap-İsrail Savaşı) İsrail’in toprak işgaline karşı yapılan savaşlardı. 1980’li yıllarda başlayıp, 2000’li yıllarda devam eden kanlı olaylar da işgale karşı Filistin halkının ulusal hareketleridir, ama bunların hiçbiri dinler arası Kudüs çatışması değildir.

 

 

İsrail toprakları 1956, 1967 ve 1973 savaşlarında işgalle büyüdü…

 

Kutsal yerler adına Kudüs için yapılacak bir savaş, Dünya Din Savaşı’na dönüşme riski taşır. Dünya haçlı seferlerinden beri görmediği din savaşlarının en büyüğüyle karşılaşabilir. Bu da “Davud Yıldızlı + Haçlı Seferi” olur. Trump kararının altına devasa imzasını atarken, “Davud Yıldızlı + Haçlı Seferi” hayalini görmüş olmalı!... Düşündüğü ya da gördüğü hayal, ABD ve İsrail ordularının öncülüğünde, NATO’nun kullanımıyla Ortadoğu’nun İslâm ülkelerine hayasızca saldırma hayalidir herhalde!...

 

Böylesine tehlikeli provokasyon kararına karşı Suudi Arabistan hariç İslam ülkelerinden tepkiler çığ gibi büyürken, ABD ve İsrail Hristiyan ülkelerinden de hayal ettikleri desteği bulamadılar, bu da Trump’ın canını sıkıyor olmalı!... ABD’ye göbekten bağlı Suudi yönetimi ise, ülkedeki medya kuruluşlarına Kudüs kararı hakkında yayın yapmamaları uyarısında bulunarak, ihanet gibi Kudüs yasağı başlatmıştır. Suudi Arabistan’ın ABD aracılığıyla İsrail ile gizli ilişkilerini geliştirdiği bilindiğinden şaşmamak gerek!...

 

 

Suudiler İslam ülkelerinin değil, ABD ve İsrail’in yanında…

 

Trump’a karşı Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres, “Kudüs Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Birleşmiş Milletler Genel Kurul kararları temel alınarak, iki taraf arasında doğrudan görüşmeler yoluyla en son çözülmesi gereken bir konudur. Şunu açıkça ifade etmek isterim ki iki devletli çözümün herhangi bir alternatifi yoktur. B planı yoktur” değerlendirmesini yapıyordu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı görüşmek üzere toplanıyor, ABD ve İsrail’den başka kararı destekleyen çıkmıyordu. Daha sonra Güvenlik Konseyi’ne sunulan ve “ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul etme kararının hukuken geçersiz sayılmasını öngören tasarı”, 14 üye tarafından kabul ediliyor, fakat ABD’nin vetosu nedeniyle geçemiyordu.

 

Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek temsilcisi Mogherini, “Başkan Trump’ın kararı bizi çok daha karanlık dönemlere götürebilir. Kudüs’te olanlar sadece tüm bölgeyi değil, tüm dünyayı ilgilendiriyor. Avrupa Birliği’nin 28 üyesi de iki devletli çözümün tek gerçekçi çözüm olduğu ve Kudüs’ün iki devletin de başkenti olması gerektiği konusunda hemfikir” diyordu. Nitekim Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları da Güvenlik Konseyi sonrasında bu doğrultuda, Kudüs’ün İsrail ve gelecekte kurulacak Filistin’in ortak başkentleri olarak tanınmasını kararlaştırıyorlardı.

 

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Trump kararını tek taraflı ve üzücü olarak niteliyor, desteklemediklerini açıklıyordu. İngiltere resmî açıklamasında barış çabalarına yardımcı olmayan karara katılmadıklarını vurguluyor, Başbakan May “İngiltere’nin Büyükelçiliği Tel-Aviv’dedir ve taşıma gibi bir planımız yok” diyordu. Almanya Başbakanı Merkel, “Biz bu konuda mevcut Birleşmiş Milletler kararlarına uyuyoruz. Bu kararlarda iki devletin kurulmasına yönelik müzakereler çerçevesinde Kudüs’ün statüsünün görüşülmesi de öngörülüyor. Böyle bir sürecin canlandırılmasını diliyoruz” açıklamasını yapıyordu.

 

Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapabilmek için Avrupa ülkelerinin büyükelçiliklerini Kudüs’e taşımaları amacıyla ikna turuna çıkan İsrail Başbakanı Netanyahu, Paris’te Macron ile yaptığı görüşmenin ardından Brüksel’e geçip Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek temsilcisi Mogherini ile görüşmesinde aradığını bulamadığı gibi, Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Juncker’den de randevu alamayınca, bozguna uğramışçasına geri döndü. Kısacası Trump kararını ve İsrail’i Batı desteklemedi. Rusya Devlet Başkanı Putin de Trump’ın kararının yapıcı olmadığını ve çatışmanın fitilini ateşleyebileceğini söyledi.

 

İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI’NIN ÖNEMLİ KARARI VE BİR EKSİKLİK

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dönem başkanlığını Türkiye’nin üstlenmiş olduğu İslam İşbirliği Teşkilatı’nı ivedi toplantıya çağırmasıyla gerçekleştirilen 13 Aralık 1917 İstanbul Olağanüstü Zirvesinde; ABD’nin Kudüs kararı, Filistin halklarının haklarına saldırı olduğu vurgulanarak kınandı ve Doğu Kudüs’ü Filistin’in Başkenti ilan eden zirve kararı açıklandı. Bütün ülkeler bu kararı tanımaya davet edildi.

 

 

İslam İşbirliği Teşkilatı Kudüs işgaline “Dur” dedi!

 

Ancak, bu zirveye ABD’nin Truva atı Suudi Arabistan davet olunurken, İsrail’e komşu ve onunla savaşan Suriye’nin “Esed takıntısı” nedeniyle çağrılmamış olması, ABD’ye verilen yanıtın eksik bir yanıdır. Suudi Arabistan da ABD’ye olan göbek bağı nedeniyle üst düzeyde değil, Bakan Yardımcısı ile katılım gösterdi ve bu alt katılımı tepkiyle karşılandı. Oysa, Suriye davet edilip de Devlet Başkanı Beşar Esad katılmış olsaydı, bu katılım Trump’a atılmış tokat etkisi yapacaktı. Ne yazık ki fırsat kaçırıldı…

 

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kararına İlk destek Pekin’den geldi. Çin Dışişleri Sözcüsü Lu Kang, başkenti Doğu Kudüs olan Filistin’i desteklediklerini açıkladı. Şimdi zirve kararının Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na götürülmesi bekleniyor. ABD’nin hegemonyası nedeniyle oradan nasıl bir karar çıkacağı bilinmese de sorunun milletlerarası platformda dile getirilmesi, dünyanın dikkatinin çekilmesi bile Evangelist-Siyonizm’e karşı önemli bir hamle olacak. Türkiye’nin liderliğinde İslam İşbirliği Teşkilatı ABD’ye ve emperyalist düzenine meydan okumuş bulunuyor, ama önemli olan tabii ki kararın uygulanması.

 

TRUMP KARARININ ARKASINDAKİ GERÇEK NEDEN

 

Peki, Batı’nın şu an desteklemediği bu kararı Trump niye verdi, en önemlisi ABD devleti bu kararın arkasında neden duruyor? Bu konuda ilk yorumlar; Trump’ın iç politikada sıkışmış olması nedeniyle, Yahudi lobisini yanına çekerek siyasi destek bulmak amacıyla böyle bir kararı aldığı şeklindeydi. Ancak, ABD’deki Yahudi lobisi içerisinde de karara karşı olanlar bulunduğundan, bu yorum geçerliliğini yitirdi. Elbette Trump siyasi destek kazanmayı hedeflemiştir, ancak gerçek neden bu değil.

 

Gerçek neden, ABD’nin iflas etmiş Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) yerine getirmek istediği Büyük İsrail Projesi (BİP) oyununda yatıyor. ABD’nin BOP içinde en önemli hedefi Özgür Kürdistan kurulması oyunu bozulmuştur. Türkiye-İran ve Irak’ın işbirliği sonucu zamansız öten Barzani horozunun çöplüğü darmadağınık edildi. Oysa ABD o horozu büyütmek için az çaba sarf etmemişti. Suriye için Rusya-Türkiye-İran’ın başlattığı Astana süreci ve ardından Soçi zirve toplantıları, üç ülkenin genelkurmay başkanlıklarınca yürütülen askeri planlama ve istihbarat işbirlikleri, Irak ve Suriye’de ABD’yi çıkmaza soktu. Rusya ve Avrasya’nın diğer ülkeleri ile Çin tarafından desteklenecek bir Batı Asya Birliği için şafağın sökmeye başlaması, ABD’nin BOP ile Ortadoğu’da tasarladığı kan sınırlarını çizemeyeceğini görmesine neden oldu ve proje değişikliğine yöneldi. Trump kararıyla BİP uygulamaya sokuldu.

 

 

Büyük Ortadoğu Projesi yerine Büyük İsrail Projesi (BOP out BİP in)

 

Aslında BOP içindeki Özgür Kürdistan, Büyük İsrail’e giden yolda bir kilometre taşı ve aldatmacaydı. Özgür Kürdistan, İsrail’in güvenliği için tasarlanmış bir ön projeydi. Ralph Peters’in çizdiği kan sınırları haritasında İsrail için “1967 öncesi sınırları” diye yazılmış olması, asıl hedefin kamufle edilmesini sağlamak içindi. İsrail güvenceye alınıp işgalle büyütülecek, sözde Benî İsrâil’e vadedilmiş toprakların elde edilmesiyle ileri aşamada Büyük İsrail’e ulaşılacaktı. Şimdi asıl hedef ortaya çıktı.

 

Sözde vadedilmiş topraklar; Türkiye’nin güneydoğusundan başlıyor, Ürdün, Suriye ve Irak’ı içine alıyor, Mısır’ın Süveyş alanından ve Arabistan’ın kuzeyinden Kızıldeniz’e, İran’ın Basra kıyılarına kadar uzanıyor. Eğer şimdi Kudüs kararının uygulanması engellenmezse, yarınlarda vadedilmiş topraklarla ilgili istekler ortaya çıkacaktır.

 

SÖZ YETMEZ, ÖNLEMLERLE KARŞI ÇIKMAK GEREKİYOR

 

Trump’ın Kudüs kararı aslında ABD derin devletinin Evangelist-Siyonist görüşle geliştirdiği Büyük İsrail Projesini ilan ederek uygulamaya sokma kararıdır. Bu karara katılmamak, kararı kınamak, sözle karşı çıkmak yetmez. Sözle mangalda kül bırakılmasa da karar ve proje geri çekilmez. Yapılması gereken, karşı önlemlerle kararın ve projenin uygulanamayacağını ABD ve İsrail’e göstermektir.

 

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul Olağanüstü Zirvesi’nde karara imza atan ülkeler, Doğu Kudüs’e Filistin Büyükelçiliklerini yerleştirmelidirler. Zirveye liderlik eden Türkiye Filistin başkonsolosluğunu zaman yitirmeksizin büyükelçilik statüsüne çıkarmalıdır. İsrail ile diplomatik ilişkiler ve ticari ilişkiler belli ölçülerde dondurulmalıdır. Türkiye’nin alması gereken çok önemli bir başka önlem daha var. O da NATO’nun denilen, gerçekte ABD’nin kullanımında olan Kürecik radar Üssü’nün kapatılmasıdır.

 

Kürecik Radar Üssü, Asya ve Ortadoğu kaynaklı balistik füzelere karşı kurulmuş savunma sisteminin gören gözüdür. Kürecik’teki radar bir izleme radarıdır. Balistik füzenin atıldığını saptayıp, verileriyle karşı füzenin yönlendirilmesine olanak sağlar. Sözde NATO bölgesinin Asya ve Ortadoğu kökenli füzelere karşı korunması amaçlı bu üs, aslında ABD’nin isteğiyle İsrail’i koruma amaçlı olup, İran’dan veya başka ülkelerden İsrail’e yönelik balistik füze saldırılarının saptanması için kurulmuştur.

 

 

İsrail’in füze kalkanına Türkiye destek olamaz, Kürecik Üssü kapatılmalıdır!

 

Kürecik üssü kapatılarak, İsrail’e balistik füzelere karşı kendini güvencede hissettirecek kritik bilgi akımı durdurulmalıdır. İsrail’in güvenliğine, füze kalkanına zemin oluşturmak Türkiye’nin işi değildir. O İsrail Oğulları ki vadedilmiş topraklar diye, Türkiye’nin topraklarına göz diken İslam düşmanı bir Yahudi topluluğu. Türkiye’ye karşı Rumlarla işbirliği yapan, ABD ile birlikte Kürtlere destek çıkan bir ülke.

 

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 18 Aralık 2017

 

 

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’DE KUDÜS İÇİN

KÜSTAH AMERİKA’YA DÜNYA TOKADI ATILDI!...

 

Yukarıdaki yazımıza noktayı koyarken, New York’tan haber gelmişti ve son anda eklemiştik: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine Trump kararına karşı sunulan Kudüs Tasarısı 1’e karşı 14 oyla kabul edilmiş, ama o 1 ret oyu veto yetkisi bulunan beşlerden Amerika’ya ait olduğu için geçerlilik kazanamamıştı.

 

Kudüs’ün statüsünde herhangi bir değişikliğe gidilmesinin söz konusu olamayacağını içeren tasarı son olarak dün TS. ile 19.00 sularında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda oylamaya katılan 172 ülkeden 128’nin evet oyuyla kabul edildi. Ancak, Genel Kurul kararı olduğundan tavsiye niteliğinde kalıyor ve maalesef bağlayıcılığı yok. Buna karşın ABD bu kararla büyük bir hezimete uğramış oldu.

 

Oylama öncesi küstah Amerika’nın Birleşmiş Milletler Temsilcisi, “ABD’ye karşı oy verenleri Trump’a raporla şikâyet edeceğini” söylerken, Başkan Trump “Oylamayı izleyip bize karşı oy verenleri not edeceğiz, onlara para yardımı yapmayacağız” diye ukalaca tehdit savuruyordu. Trump kendi ülkesinde para ile satın alamayacağı namuslu yandaşını belki zor bulur, ama milletlerin ulusal onurunun satılık olmadığını öğrenmiş olması gerekir! Sonuçta 9 ülke ret oyu verirken, 35 ülke çekimser kalıyordu. Retçiler arasında ABD ve İsrail dışında dişe dokunur önemli bir ülke yok. Çekimserler arasında ise Kanada, Arjantin, Meksika, Panama, Romanya, Polonya, Macaristan ve Çekya emperyalist-siyonist dostu ülkeler unvanını (!) kazanmış bulunuyorlar…

 

Bu arada Birleşmiş Milletlere “Yalanlar evi” diyen Netanyahu, Filistin topraklarına o yalanlar evinin kararı ile İsrail devletinin girdiğini unutmamalı. Natenyahu’nun mantığına göre Filistin topraklarını İsrail’e açan 1948 kararı da yalan karar olup, geçersizdir. O topraklarda zaten Benî İsrâil’in yeri yok!... Aslında İsrail yalan devlet!...

 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararı Trump’ın Davud Yıldızlı Haçlı Seferi ile Büyük İsrail Projesini gerçekleştirme hayalinin önüne set çekmiş oluyor. İçeride görüş ayrılıklarıyla bölünen, dışarıda yalnızlaşan ve Çin karşısında ekonomik olarak her geçen gün gerileyen ABD için güneşin batış süreci hızlanıyor gibi…

 

Trump-Netanyahu ikilisinin Davud Yıldızlı Haçlı Seferi rüya anısı

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 22 Aralık 2017

NATO’DAN ÇATIŞA ÇATIŞA ÇIKMAK

 

Evet, “NATO’YA HAYIR TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE”. Türkiye’nin NATO üyeliği yanlıştır. Türkiye NATO’dan ulusal çıkarlarını koruyabilmek için çıkmalıdır ve çıkacaktır da… Ancak bu çıkış, diplomasinin yöntemleriyle çatışa çatışa gerçekleştirilmelidir…

 

Türkiye’ye üç başlı mızrak gösteren ABD’nin ve NATO’nun karın ağrısı

 

Yeni bir NATO skandalı değil, NATO’nun kullanıldığı hain bir plan ile karşı karşıyayız. Norveç’te Ortak Harp Merkezi’nde düzenlenen Trident Javelin 17 “Üç Başlıklı Mızrak 17” komuta tatbikatında, bilgisayar simülasyonu içindeki düşman tablosuna Atatürk’ün resminin konulması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adının düşman kuvvetlerle işbirliği yapan kişi olarak yazılması sıradan bir olay ve basit bir skandal değildir. NATO sahnesinden Türkiye düşmanlığının sergilenmesidir. Olayı bir yanlışlık olarak görmek ve göstermek ya da FETÖ taraftarlarının tezgahladığı gibi düşünceler öne sürmek, gerçeği örtme çabası olur ki, aymazlıktan öte bir anlam taşımaz. Bu alçaklığa ve kepazeliğe Türkiye gereken en ağır karşılığı milli görev olarak vermek zorundadır.

 

Olay, NATO’nun eliyle üç başlıklı mızrağın Türkiye’ye saplanması niyetini açığa vuruyor. NATO, sanki karşısında kolay kandırılacak çocuk varmışçasına, olayı Norveçli bir memura yükleyerek, hata gibi gösterip sözde özür dilemiştir, ama üç başlı mızrak çuvala sığmayacaktır. Gizli bir plan olmadan, NATO gibi çok iyi organize edilmiş bir örgütte böyle bir hatanın yapılması olanaksız. Kaldı ki söz konusu tatbikat, NATO’nun çok ciddi komuta tatbikatlarından bir tanesidir ve hata affetmez. Türkiye tatbikata katılan 40 askerini çekip, olayı protesto etmiştir, ama o da yetmez.

 

Gerçek olan şu ki, NATO içinden birileri, Türkiye’ye mesaj vermek istemiştir. Verilen mesajı okumamız gerekir. Bu mesajla “Atatürk  Cumhuriyeti’ni ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yıkacağız” deniliyor. 15 Temmuz’da yapamadıklarını tekrar deneyecekleri ilan olunuyor. Olayın bir numaralı sorumlusu olarak ilk önce ABD’den kuşku duyulmalı.

 

 

Norveç’teki NATO toplantısında üç başlı şeytan mızrağının hedefi Türkiye idi.

 

ABD eliyle bir NATO etkinliği mesaj vermek için ilk defa kullanılıyor değil. Anımsayalım, 2006 yılı Eylül ayında İtalya’da Roma NATO Savunma Koleji toplantısında, ABD albayı Ralph Peters’in hazırladığı ve daha önce ABD silahlı kuvvetlerinin resmi yayın organı Armed Forces Journal’in Haziran 2006 sayısında yayınlanan “Kan Sınırları Haritası” ekrana getirilmiş, yine Türk subaylar toplantıyı terk etmişti. Türkiye olayı protesto etmişti. ABD ise o haritayı gerçekleştirmek için Ortadoğu’da yapmadığını bırakmadı.

 

ABD, lanetli haritasında yer alan Kürdistan’ı Türkiye’nin bölge ülkelerini de yanına çekerek direnmesi yüzünden kuramıyor, Kürt koridorunu açamıyor, ama amacına ulaşmak için müttefiki ve kara gücüm dediği PKK (PYD-YPG) militanlarını Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı ağır silahlarla donatmayı sürdürdü. 15 Temmuz sonrası Türkiye’nin Rusya ve başta İran olmak üzere bölge ülkeleriyle uzlaşması, ABD’yi çok rahatsız ediyor. ABD’nin ve NATO’nun karşı çıkışlarına aldırış etmeksizin, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alınmasına tepkiler sergileniyor. İşte emperyalist ABD’nin ve çok uluslu Batı gücü NATO’nun karın ağrıları bu olaylar.

 

ABD’nin Atatürk düşmanlığı yeni değildir. Mustafa Kemal Atatürk, Amerikan mandasını reddettiğinden, ABD Lozan Antlaşması’nı tanımamıştır ve Atatürk’ü Başkan Wilson döneminden bu yana hedef tahtasında tutmuştur. Öte yandan kan sınırları haritasını gerçekleştirme stratejisini uygulamaya koyunca, başlangıçta Büyük Ortadoğu Projesi Eş Başkanlığını verdiği Tayyip Erdoğan’da umduğunu bulamamış, 15 Temmuz darbesiyle yok etmeye kalkışmış, Türk halkına toslayınca, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef tahtasına koymuştur.

 

ABD Irak’ta, Suriye’de teröristlerle işbirliği yaparak akıttığı onca kana rağmen Ortadoğu’ya istediği düzeni getirememiş, ama projesinden vazgeçmemiştir. Şimdi Suudi Arabistan ve İsrail ile birlikte yeni bir stratejiyi uygulamaya koymuş bulunuyor. Bölgede İran’ın etkinliğinden ve engelinden çekinen ABD, Rusya ve İran ile uzlaşmış Türkiye engeliyle karşı karşıya olduğundan yeni komplolar peşinde.

 

ABD’nin yeni komploları kapsamında Atatürk Cumhuriyeti’ni, Rusya ve İran ile uzlaşan Erdoğan’ı yıkabilmek adına bir askeri oyunla NATO’yu kullanma hesabı içinde olduğu anlaşılıyor. Norveç’te NATO tatbikatında sergilenen hain tezgâhın arkasındaki gerçeğin ortaya çıkarılması için olayın NATO Konseyi’ne getirilip araştırılması sağlanmalıdır. Türkiye bu araştırma için NATO içinde NATO ile çatışmayı göze almalı, kararların oybirliğiyle alındığı NATO’da veto silahını etkin biçimde kullanarak, gerçek ortaya çıkarılmadan örgütü hareket edemez duruma getirmelidir.

 

 

Gerçek yüzü gizli olan NATO, Türkiye için güvenlik değil, ABD’nin tehdit aracıdır.

 

Türkiye hain olayın kızgınlığıyla ve ulusal tepkiyle NATO’dan derhal çekilirse, bu ABD’nin ve “Türkiye’yi NATO’dan atmak gerekir” diyenlerin ekmeğine yağ sürmek olur. Türkiye NATO’dan çekilecekse bile, çatışa çatışa çekilmelidir. Olayın perde arkasında ABD’nin ve işbirlikçilerinin olduğunun ortaya çıkarılması ve Türkiye’nin bu olguya dayanarak çekilmesi, NATO’nun sonunu getirir ve dünya barışına büyük hizmet olur.

 

Türkiye diplomasi yanlışlığı sonucu NATO’ya elini uzatıp kolunu kaptırmıştı

 

Türkiye’nin NATO’ya girişini haklı ve zorunlu rota gibi göstermek isteyenler, 1946 yılında Türkiye-Sovyetler Birliği (SSCB) ilişkisindeki gerginliğe bağlarlar. SSCB’nin Türkiye’den sınır değişikliği ile Kars ve Ardahan’ı, Türkiye Boğazları’nda kara ve deniz üsleri, Montrö Sözleşmesi rejiminin değiştirilmesini istediğini söylerler. Ne hikmetse, bu istekleri gösteren bir nota ya da kayıtlı resmî belge ne Rusya’nın ne de Türkiye’nin devlet arşivlerinde bulunuyor. İsteğin o zamanki SSCB Dışişleri Bakanı Molotov ile Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Sarper1  ile görüşmesinde dillendirildiği biliniyor.

 

19 Mart 1945 günü SSCB Dışişleri Bakanı Molotov, Moskova Büyükelçimiz Selim Sarper’e 1925 yılından beri yürürlükte olan Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasının koşullarına uymadığı gerekçesiyle feshedildiğini, yenilenmesi için gözden geçirilmesi ve pürüzlü meselelerin çözülmesinin gerektiğini açıklar, bu isteğin kayıtlı olduğu bir nota verir, ama notada istekler yazılı değildir. Ankara, Moskova’nın tekliflerini görüşmeye hazır olduğunu yine nota ile yanıtlar.

 

21 Mayıs 1945 günü Sarper Ankara’da Moskova Büyükelçisi Vinogradov ile yaptığı görüşmede, ittifak anlaşması imzalanmasının gerekliliği üzerinde durur. İki gün sonra 23 Mayıs’ta Başbakan Saraçoğlu Moskova’ya dönecek Sarper’e yazılı olarak “Sovyetlerle bir ittifak muahedesi akdetmeye (antlaşma yapmaya) kadar ilerlemeye prensip itibariyle Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, mütemayildir (isteklidir)” talimatını verir. Sarper aldığı yetki üzerine Moskova’da Molotov ile 7 Haziran ve 18 Haziran 1945 tarihlerinde yüz yüze iki görüşme yapar. İstekler bu iki görüşmede dile getirilir ve Türk tarafı görüşmelere ilişkin bir dosya hazırlar.

 

Molotov-Sarper görüşmesiyle ilgili olarak hazırlanan dosya, Temmuz 1945’de Londra’da diplomatik ilişkilerde bulunan dışişleri heyetince Büyükelçiliğimizde incelenir. Heyette bulunan Nihat Erim2 , 10 Temmuz 1945 tarihinde hatıra defterine Sarper’i eleştiren açıklamalar yazar. Nihat Erim şöyle yazmış:

 

“Rusya’daki mülâkat zabıtlarını okuyunca gördük ki, Moskova Büyükelçimiz Selim Rauf Sarper çok acemice hareket etmiş. Bilhassa Ankara’da Rus Büyükelçisi Vinogradov ile yaptığı görüşmelerde Ruslardan korktuğumuz, her ne pahasına olursa olsun onlarla yeni bir anlaşma, bir ittifak yapmaya hazır olduğumuz hissini vermiş… Rusları taleplerini dökmeye teşvik etmiş…

 

Moskova’da Selim, Molotov ile görüşürken aynı hatayı işliyor. Molotov bazı ifadeler kullanıyor, fakat Boğazlar’da üs, Şark hududunda Ardahan, Kars sözünü etmiyor. Bu sözleri ilk defa Selim söylüyor. Molotov Boğazlar’da Rusya’nın iki yüz milyonluk kitlenin emniyetini temin edecek tedbirlerden bahsederken, Selim yani ‘üs mü istiyorsunuz?’ diye soruyor.  Şarkta 1914 hududundan bahsederken Selim, yani ‘Kars ve Ardahan mı?’ diye soruyor. Bu suretle Molotov’un işi kolaylaşıyor.”

 

Erim, Sarper’in görüşmesini “becerikli bir hareket değil, acemilik” diye değerlendirmiştir. Ancak olan olmuş, sözler bir kez ağızdan çıkmıştır. Potsdam Konferansı sırasında yapılan görüşmelerde, SSCB’nin isteklerinin ittifak antlaşmasının yenilenmesine yönelik teklifler olduğu, gerek Molotov ve gerekse SSCB lideri Stalin tarafından açıklanır. Bu konuyu Stalin ile görüşen Churchill, “Sovyet hükümetinin Türkiye’ye yönelik bir talebi olmadığını anlıyorum” açıklamasını yapmıştır. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Yakın Doğu ve Afrika İlişkileri Dairesi kayıtlarına göre de Sovyetler resmi bir talepte bulunmamıştır.

 

 

Diplomasi hataları içeren Molotov-Sarper görüşmesi Türkiye’nin başına dert oldu.

 

Sonuç olarak, Türkiye’de klasikleşmiş anlatıma ve yazıma karşın, SSCB’nin Türkiye’den tehdit ortamında Kars ve Ardahan ile toprak, Boğazlar’da askeri üs talebi yok, Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın yenilenmesine ilişkin teklif vardır. Üstelik bu teklif de bir nota ile yapılmamış, Molotov-Sarper görüşmesinde, Sarper’in deneyimsizlikle kapı açması sonucu dillendirilmiştir. İster lügat anlamıyla olsun, isterse diplomaside kullanılan dille olsun, teklif ve talep eş anlamlı değillerdir. Talep (demand- request) istekte bulunmaktır, ama teklif (proposal- suggestion) öneridir. Söz konusu antlaşmanın yapılmasının ön koşulu olsa da antlaşmadan vazgeçince teklif düşer.

 

8 Temmuz 1945’de İstanbul’da askeri yetkililerle konuyu görüşen ertesi gün Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen toplantıda konuşan Cumhurbaşkanı İnönü’nün açıklamalarına göre; Türkiye, SSCB ile bir ittifak yapmak istemiş, Sovyet Dışişleri Bakanı pürüzlü konuların çözülmesini isteyince, söz konusu teklifler sıralanmış ve Büyükelçi Sarper tarafından reddedilmiştir. O günkü basın, olayı vahim olarak yansıtsa da Ankara “vahim bir vaziyet olmadığına” karar vermiştir3 .

 

Olay vahimdi ya da değildi, ama bu olay Türkiye-SSCB ilişkilerinde bir kırılma oluşturuyor, “Komünist Tehdit” algısının inşasında temel taşını oluşturuyordu. Sovyetlerle 1945 yılında yaşanan bu sorun, Moskova’nın Türkiye’den toprak ve Boğazlar’da üs istediği iddiası, ne yazık ki Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde izlediği ABD ve Batı yanlısı politikanın bel kemiğini oluşturmuştur. Üstelik bu politika ile kurulan ilişkiler, Mustafa Kemal Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesine taban tabana zıt olmasına karşın!... 1946 seçimlerinden başlanarak komünist tehdit iç politikada kullanılmıştır.

 

Komünist tehdit ya da Sovyet tehdidi algısı, 1946 yılından itibaren ABD ile bir yakınlaşma doğuruyordu. Japonya’nın üzerinde teslim antlaşmasını imzaladığı ABD donanmasının en büyük zırhlısı Missouri, Amerika’da ölen Washington Büyükelçimiz Ertegün’ün cenazesini getirme bahanesiyle 5-9 Nisan 1946 tarihlerinde İstanbul’u ziyaret ediyor, Milli Şef sıfatını kullanan Cumhurbaşkanı İnönü’nün talimatıyla özel karşılama töreni düzenleniyordu. Camilerde mahyalara “Welcome” (Hoşgeldiniz) yazılıyor, hatta ABD bahriyelilerine temiz görünsün diye Beyoğlu’nun malum Abanoz sokağının evleri beyaz badanalanıyordu. İnönü, Missouri’nin ziyareti nedeniyle Türkiye’ye gelen gazetecilere verdiği demeçte, “Amerikan donanmasına mensup gemiler bize ne kadar yakın bulunursa, o kadar iyi olur” diyordu…

 

Oysa, ABD gambot diplomasisi uyguluyordu. Bu diplomasi 68 kuşağının 1969 yılında “Altıncı Filo Defol” sloganıyla ABD askerlerini İstanbul Boğazı’nın sularına atıncaya dek sürecekti. Missouri’nin İstanbul ziyareti Sovyetleri rahatsız ettiğinden, 8 Ağustos 1946 tarihinde Türkiye’ye bir nota vererek, “Boğazların bütün devletlerin ticaret gemilerine ve Karadeniz devletlerinin savaş gemilerine sürekli açık, ancak özel haller dışında Karadeniz’e sahili olmayan devletlerin savaş gemilerine kapalı tutulmasını, geçiş rejimini düzenleme yetkisinin Türkiye ile Karadeniz devletlerine ait olmasını, Boğazların Türkiye ve Sovyetler Birliği tarafından ortaklaşa savunulmasını” istiyordu.

 

Taraflar keskinleşiyor, bu nota üzerine ABD yönetimi Ortadoğu ve Akdeniz’de sorunlar yaşayacağı görüşüyle Sovyetlere karşı sert tedbir alınmasını kararlaştırıyor, SSCB’ye Boğazlar rejimi ve savunması için görüşlerini içeren bir nota veriyordu. ABD notasından bir gün sonra Türkiye, Sovyet notasını yanıtlıyordu. Türkiye artık yeni tarafını belirlemişti. Truman doktrinine bağlı Amerikan askeri yardımının, Marshall planına bağlı Amerikan ekonomik yardımının başlaması 1946-1948 yıllarında İnönü döneminde böyle bir kotarılmıştır. Marshall yardımıyla ilgili olarak hazırlanan Thornburg raporuyla, Türkiye’den istenenler oldukça ilginçtir:

 

“Türkiye’nin ağır sanayi kurması gerekli değildir. Karabük demir-çelik fabrikası tasfiye edilmelidir. Türkiye uçak, makine, motor projelerini iptal etmeli, bu tür yatırımlara girmemelidir. Sanayi bırakılmalı, tarımsal kalkınmaya yönelmelidir. Demiryolları yerine karayolları yapılmalıdır. Tüm bunlar için gerekli sermaye ABD tarafından verilecektir”.

 

Bu isteklerle Türkiye, Atatürk’ün başlattığı Beş Yıllık Sanayi Planları uygulamasından ve üretim ekonomisinden uzaklaştırılıyordu. Türk halkının aydınlanmasını sağlayan Köy Enstitüleri kapatılıyor, imam-hatip kursları açılıyor, Cumhurbaşkanı İnönü, iktidarının son döneminde Atatürk Türkiye’sinin temel ilkelerine kara bir çizgi çekiyordu.

 

4 Nisan 1949’da ABD’nin önderliğiyle 12 üyeli NATO kuruluyordu. ABD ve Kanada ile İngiltere’nin de dahil olduğu 10 Avrupa ülkesi kurucu üye olarak yer almıştı. Türkiye’de 14 Mayıs 1950 genel seçimiyle, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) iktidarı son buluyor ve Demokrat Parti (DP) iktidarı başlıyordu. Menderes seçimler öncesinde CHP iktidarını ve İnönü’yü NATO’ya girmemekle eleştirmişti.

 

 

Türkiye’nin NATO yolculuğu böyle başlamıştı, bakalım nasıl sonlanacak?...

 

Menderes muhalefet lideri İnönü’nün, “Aldılar da girmedik mi?” diye tarihe geçen sözüyle onayını alıp, NATO’nun kapısını çalmıştı, ama 13 Eylül 1950‘de New York’ta gerçekleşen NATO Dışişleri Bakanları toplantısında Türkiye’nin üyelik başvurusu reddediliyor, aday üyelik öneriliyordu. Aday üyelik statüsü de olsa Menderes aradığını bulmuştu. Üç ay önce başlamış Kore Savaşı, Bayar-Menderes ikilisine bu işi becerme fırsatını veriyordu. Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapma hayaliyle yaşayan Menderes, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onayını almadan 1950 Eylül ayının son haftasında Kore’ye komünistlerle savaşmak üzere Türk askerini gönderiyordu.

 

Bayar-Menderes ikilisi NATO için Türk askerinin kanıyla bedel ödedi.

 

O günlerde ilkokula yeni başlamış bir öğrenciydim. Kore’ye gitmek Türkiye’de kahramanlık ve övünç kaynağı olarak algılanıyordu. Böyle bir sosyal hava içerisinde okul önlüğümüzün üzerine kolumuza ayyıldızlı pazuband takılı olarak, İstiklâl İlkokulu’ndaki öğretmenlerimiz askerlerimizin bir kafilesini uğurlamak için bizi Ankara Hacettepe demiryolunun kenarına çıkarmışlardı. Oysa çiçeklerle süslü vagonların içinden el sallayan kahraman mehmetçikler Türkiye’nin istiklâli için değil, Amerika’nın çıkarı için görev şehidi olmaya gidiyorlardı. Kore’de görev şehitlerinin kanlarıyla ödenen bedel karşılığı, Türkiye 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye olarak girdi ve Sovyetler Birliği’ne karşı NATO jandarmalığını üstlendi.

 

Menderes hükümetlerinde bakanlık yapmış olan yazar ve siyasetçi Samet Ağaoğlu’nun şöyle bir sözü var: “Kore’de bir avuç kan verdik, ama büyük devletler arasına katıldık”. Churchill’in ünlü bir sözü var, “Bir damla petrol, bir damla kandan daha kıymetlidir” diye, bu da onun gibi bir söz. ABD ile işbirliğini başlatan ve NATO’ya uzanan yolu açan İnönü daha sonra gerçeği görmüş olmalı ki, 1960’lı yıllardaki Başbakanlığı döneminde Ankara’da ağırladığı Sovyet Kongresi Merkez Yürütme Komitesi üyesi Podgorni’ye “Siz Kars, Ardahan ve Boğazları bizden istemeseydiniz, bizim NATO’ya girmek için bunca çaba sarf etmemize gerek kalmayacaktı” dediğinde, Podgorni’nin yanıtı şöyle olmuştur: “Sus, sus o çok büyük bir hata idi”. Demek ki Sovyetler de hatalarını anlamışlar, ama olan Türkiye’ye NATO üyeliğiyle olmuştu4...

 

Türkiye’nin NATO’ya girmesi emperyalizmle savaşarak kurulmuş ülkemizi, emperyalist ABD’nin silahlı taşeronu NATO’nun ileri karakolu yapmıştır. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılmış eski silahları göndererek başladığı askeri yardımını hep ileri teknoloji silahları vermeyerek sürdürmüştür. Türk Ordusu’nu, NATO’ya aktardığı kendi standartlarına göre formatlayarak, milli ordu özelliğini silmeye çalışmıştır. ABD güdümlü gladyosuyla, 1990’dan sonra karanlık süper NATO yapılanmasıyla devletin yönetimini kendi çıkarlarına göre etkilemiştir.

 

15 Temmuz kalkışmasında Atatürkçü duruş sergileyen komutanlarımızın karşısına çıkan Atlantikçi-NATO’cu komutanlar böyle tezgâhlarda türetilmiş, Türkiye’ye ihanet etmeleri sağlanmıştır. Yoksa, milli bir ordunun mensupları NATO ülkelerinden utanmadan sığınma talep edebilirler mi?

 

Bugün için yapılması gereken NATO ile içerde çatışmak

 

ABD 1946’dan bu yana 71 yılda Türkiye’nin nesiçlerine yani dokularına kadar sızmıştır. NATO’nun da 65 yıldır, Türkiye’de sızmadığı yer kalmamıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kendi görüş ve standartlarına göre formatlamaktan öte, NATO sadece askeri bir örgüt olmadığından, siyasi, hatta bugün için global ekonomik boyutu da bulunan bir ortaklık olduğundan, etkinliği dış güvenlikle sınırlı kalmamış, o da her yere sızmıştır.

 

NATO’nun karşıtı Sovyetler Birliği önderliğinde oluşturulmuş Varşova Paktı ortadan kalktıktan sonra, NATO’nun yapılacak değişikliklerle Birleşmiş Milletler’in silahlı gücü şekline dönüştürülmesi düşünülmemiş ve istenmemiştir. Bunun sorumlusu NATO’yu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen ABD’dir. Türkiye de dahil topyekûn NATO üyeleri ABD’nin isteklerine seyirci kalmışlardır.

 

ABD ve NATO, 1974’de haklı Kıbrıs müdahalemizde Türkiye’nin karşısında yer almıştır. Buna karşı Türkiye Afganistan’da ve işi olmadığı Libya’da askeri boy göstermesine siyasi hatayla arka çıkabilmiştir. Ege’deki görev alanlarında Yunanlıların haksız kazancı varsa, bu NATO nedeniyledir. Hiç kuşkunuz olmasın, gerek duyduklarında Türkiye’ye karşı siber savaş taktiklerini, piyonlarıyla asimetrik savaş taktiklerini kullanacaklardır ve zaten yapmaktadırlar.

 

15 Temmuz’da iç karışıklık çıkartabilselerdi, Türkiye’yi ABD’nin emriyle işgal edecek olan NATO kuvvetleri idi. İşgalin gerekçesi de iç barışı sağlamak, demokrasiyi yaşatmak olacaktı. Bugün Suriye’deki PYD militanlarına destek veren eski NATO lejyonerleri bulunuyor. PYD-YPG’yi Türkiye’ye karşı destekliyorlar. Eğer Türkiye kartlarını iyi kullanabilirse, Soçi kararlarına dayanarak bu oyunlarını da bozacaktır.

 

Artık ABD, Türkiye için dost ve müttefik değil, tehdittir. NATO da ABD’nin kullanacağı ve zaten kullandığı, işte büyük bir olasılıkla Norveç skandalında perde arkasından yönlendirdiği bir örgüt olarak tehdittir. Onlar Türkiye’yi, Türkiye onları tehdit olarak görüyor. Bu durumda yapılması gereken eldeki kozların iyi değerlendirilmesi, aceleci davranışla NATO’dan çıkıp, onları sevindirme ve rahatlatma yerine, NATO içinde ABD’ye ve NATO’ya karşı çatışma başlatmaktır. Türkiye NATO’dan çatışa çatışa çıkmalıdır. Kapıyı çarpıp çıkmak yerine, masayı dağıtarak çıkmak gerekiyor.

 

 

NATO Konseyi, Türkiye NATO ile diplomatik çatışmayı buradan başlatmalı…

 

ABD’ye ve NATO’ya gereken karşılık verilmeli, yaptıklarının bedeli elimizdeki veto silahının etkin kullanımıyla ödetilmelidir. Şu anda diplomatik çatışmaya NATO Konseyi’nde Norveç skandalının sorumlusunun aranmasıyla başlanması gerekiyor.

 

Tarihi bir dönüm noktası oluşturan Soçi Zirvesi, Suriye planının çökme endişesiyle telaşa kapılan Trump’ın telefonu gündemde öne çıkarılırken, NATO rezaletinin ve tehdidinin gündemden düşürülerek geri plana atılmak istendiği görülüyor ki, bu Türkiye yönetimi adına çok büyük bir hata olur. Savsaklanmadan NATO hesabı görülmelidir!...

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 27 Kasım 2017

 

1  Selim Rauf Sarper, Türkiye Cumhuriyeti’nin 26 hükümetinde 20/11/1961 ile 16/03/1962 tarihleri arasında Dışişleri Bakanlığı da yapmış olan diplomat ve siyasetçi.

 

2  Nihat Erim, Türkiye Cumhuriyeti’nin 33. Hükümeti (26/03/1971-11/12/1971) ve 34. Hükümeti (11/12/1971-22/05/1972) Başbakanı olan bilim adamı, diplomat ve siyasetçi.

 

3   Bu konuda daha ayrıntılı bilgi, 19 Şubat 2016 tarihinde Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün organizasyonuyla yapılan konferansın bildirilerinin toplandığı ve İletişim yayını olarak basılan “Kuşku ile Komşuluk” adlı derleme kitabın Behlül Özkan imzalı “1945 Türkiye-SSCB Krizi” bölümünde yer almaktadır.

 

4  Barış Doster, 2017, Emperyalizm ve Türkiye kitabının “Emperyalist Kuşatma ve Türkiye” bölümü, Kaynak Yayınları.

BATI ASYA VE AVRASYA İŞBİRLİKLERİNE DOĞRU…

 

 

 

ABD ve NATO sözde Türkiye’nin müttefikleri, ama gerçekte Türkiye’nin karşısında olan tehditler. Türkiye’nin yeri elbette NATO değil de, Türkiye itildiği bir yanlışlıkla düştüğü sözde müttefiklik bataklığından bir türlü kurtulamıyor. NATO, ABD emperyalizminin koruyuculuğunu üstlenmiş bir askeri ittifak. ABD’nin yeni dünya düzenini Ortadoğu merkezli olarak şekillendirmeye başladığı 1990’lı yıllardan beri Türkiye, ABD ile ilişkilerinde güvenlik kaygılarını ön planda tutmaktadır.

 

Emperyalist ABD’nin Ortadoğu’yu Düzenleme Oyunu Bozuldu!

 

2006 yılında ABD Ulusal Savaş Akademisi (U.S. National War Academy) tarafından yayınlanan “Kan Sınırları Haritası” ABD ve NATO’nun Ortadoğu’yu dönüştürme politikasını açıkça gözler önüne seriyordu. Yarım asrı aşkın süredir Türkiye iktidarlarını yönlendirebilen ABD, Türkiye ile birlikte Türkiye’nin komşuları İran, Irak ve Suriye’nin aleyhine sınır değişiklikleri gerektiren İkinci İsrail, lanetli haritadaki ifadesiyle “Özgür Kürdistan” kurulması projesini hayata geçirmeye karar vermişti. Bu projede ABD’nin yanında Siyonist İsrail ve İngiltere ile birlikte NATO’nun ağababaları da yer alıyordu.

 

Emperyalist ABD’nin Batı Asya ve Ortadoğu’ya tırnaklarını geçirme hayali çökecektir!

 

Açıklanan siyasi harita değişikliğinden çok daha önce, ABD’nin bu projesi “Birinci ve İkinci Körfez Savaşları” ile uygulamaya konulmuştu. Ancak bu savaşlar Saddam’ın diktatörlüğü, bulunamayan kitle imha silahları üretimi, Irak’a demokrasi getirme gibi kılıflarla maskeleniyordu. Irak’ın kuzeyinde Türkiye sınırına bitişik olarak ABD patentli kukla Barzanistan, sözde Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) 2003 yılında kurularak ilk adım atılmıştı. ABD imzalı Irak Anayasası’nda bu kukla yapıya yer verildi. IKBY, ABD’nin olduğu kadar Siyonist İsrail’in de kuklası idi.

 

Kürdistan, İsrail’in güvencesi için planlanmış bir yapay devlet projesi olmakla birlikte, asıl amaç Kerkük ve Musul petrollerinin üzerine oturmak, üretilen petrolü ABD-İsrail işbirliği ile Akdeniz’e taşıyıp Batı pazarlarına ulaştırmaktı. Bu amaçla İKBY, 2003 sınırlarının dışına taşırılarak Kerkük ve Musul’a yerleştirildi. Bu harekatta ABD-İngiltere-İsrail üretimi olan IŞİD (DAEŞ) robotu oyunun yardımcı aktörü idi. Bu yardımcı aktörlü büyütülen oyunla Suriye işgale uğruyor, ABD ve koalisyon ortakları sözde IŞİD mücadelesi diye, Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaşacak koridoru açmaya çalışıyordu.

 

Tarihin yazacağı gibi, Türkiye ABD’nin Suriye planına ve oyunlarına seyirci kalmanın ötesinde, başarıya ulaşması için yardımcı olma hatasını bile işlemiştir. Türkiye’nin Suriye yönetimine karşı yanlış ve hasmane tutumu, Ayn el-Arap (Kobani) bölgesine Kürtlerin (özellikle PKK militanlarının) yerleşmesine destek verilmesi, Kürt koridorunun inşasına yardım edecek bir aymazlıktı.

 

Sonunda yapılan hata anlaşıldı. Rusya ile işbirliği, İran ve Irak ile ortak hareket etmenin ABD’nin oyununu bozduğu son kazanımlarla görüldü. Şimdi Fırat’ın doğusunun ve batısının, bu arada Kobani’nin temizlenmesi gerektiği de konuşuluyor. Ancak, bunların başarıyla yapılabilmesi ve ABD hayalinin Suriye topraklarına gömülmesi için “Esed” takıntısından sıyrılarak, artık daha fazla zaman kaybetmeksizin Suriye yönetimi ile uzlaşılmalı, Devlet Başkanı Beşşar Esad ile el sıkışılmalı, Suriye’ye ve Esad’a destek çıkılmalıdır. Yoksa, ABD kuzeyden açamadığı koridoru B planıyla Suriye’nin güneyinden İsrail’e uzanacak şekilde açmaya yönelmiş durumda!..

 

15 Temmuz ile yıkılan ve kurulan ilişkiler yeni olanaklar getirmiştir!

 

Türkiye’de AKP iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile milletimizin önemli bölümü, Atatürk’ün askeri olmaktan başka seçenek düşünmeyen silahlı kuvvet mensuplarımız, ABD’nin gerçek yüzünü, emperyalist tuzağını 15 Temmuz darbe girişimiyle kuşkuya yer bırakmayan şekilde görmüş bulunuyor.

 

ABD son darbe girişimiyle, 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinde yaptırdığı gibi, sadece iktidar değişikliğini değil, Türkiye’nin ulus devlet yapısını, Cumhuriyet rejimini, ülkemizin bölünmez bütünlüğünü hedef almıştı. FETÖ damgalı ABD darbesi ters tepince, Türkiye’nin ABD, Atlantik ittifakı ve Batı ile stratejik bağları onarılamayacak şekilde hasar görüyordu.

 

15 Temmuz öncesi uçak düşürtme komplosuyla Türkiye’nin Rusya ile arası açılmaya çalışıldı, ama gerçek ortaya çıkınca oyun bozuldu. Rusya darbe tehlikesine karşı Türkiye’yi 15 Temmuz öncesinde uyarıyor, 15 Temmuz sonrasında da dostluk elini uzatarak destek veriyordu. ABD, NATO, Batı darbesi Türkiye’yi saf değişikliğine iteledi.

 

Bu durumda Türkiye’nin rotasının, kuruluş yıllarında da dostluk ve yardım gördüğü Rusya’ya dolayısıyla Avrasya’ya yönelmesi, stratejik açıdan gerekli ve zorunluydu. Rasyonel bir tutumla gereken adım başarılı şekilde atıldı. Rusya ile ilişkilerimiz hızla güçlendirildi ve bu süreç olması gereken biçimde devam ediyor.

 

Rusya’dan S-400 hava savunma sisteminin alınması için yapılan anlaşma, ABD ve NATO’ya karşı; “Yeter artık, sahte müttefikliğe nokta koyuyoruz” anlamına geliyor. Caydırmak isteyenler varsa da S-400 işi dönülemeyecek noktayı aşmıştır. 15 Temmuz sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İhanet Koridoru” dediği Suriye’deki Kürt Koridorunun kesilmesi için Rusya’nın yeşil ışık yakmasıyla Türk Ordusu’nun Fırat Kalkanı harekâtını gerçekleştirmesi, ABD planına çomak sokmaktı ve askeri yanıttı.

 

ABD ve NATO gelişmelerden çok rahatsızlar, ama yaptıkları hatanın, Türkiye’yi parçalayıp dönüştürme çabalarının bedelini ödemek zorundalar. Artık geçmişte olduğu gibi, Türkiye’nin işbirliğini göremeyecekleri bir sürece girilmiş bulunuluyor. Bunu gören ABD ve Batı, Türkiye’yi yola getirip kendi rotalarına çevirebilmek için ekonomik ve siyasi yaptırımlar peşinde.

 

Bugünlerde doların oynaması, Türkiye’ye döviz girişinde sıkıntı yaşanması ekonomik yaptırımların habercisi. Ayrıca Halk Bankası (Zarrab) davası, Uludere (Roboski) olayı ve MİT tırları ithamlarıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarı siyasi baskı altında tutmaya çalışacaklardır. ABD elindeki şantaj kozlarını öyle ya da böyle kullanma çabasında olacaktır. Gelişmeler uzman gözlerce görünmüyor değil, nitekim Türkiye’yi 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde uyaran Uluslararası Avrasya Hareketi Lideri Aleksandr Dugin, “ABD yeni planlarla Türkiye’ye yüklenecektir” uyarısını yapıyor.

 

İkinci İsrail’in inşası engellenerek Barzani’ye atılan tokat da ABD’ye yanıttır!

 

Dün Türkiye’nin IKBY ile ilişki sürdürme ve yardımda bulunma hatası, Barzani’nin Bağımsızlık Referandumu ilanına kadar sürdü. Sitemizde yayınlanan 8 Ağustos 2017 tarihli duyurumuzda, “Kürdistan sevdalılarına haddini bildirmek gerek” diyorduk. Bıçak kemiğe dayanınca 21 Eylül 2017 tarihli duyurumuzda, “Barzani’ye tokat atmanın zamanı geldi” demiştik.

 

ABD’ye karşı mesafe koyan ve Rusya ile yakınlaşan Türkiye’nin İran ile ilişkilerini geliştirmesi akılcı bir politikayla kolayca gerçekleşti. Türkiye ve İran bölgenin iki önemli ülkesi olarak başrolü oynadı. İki ülkenin uzlaşmasına Irak’ın kolayca katılımıyla Barzani’ye karşı gerekli ve etkili cephe oluşturuldu. Bu cephe sadece Kuzey Irak için değil, hayal edilen Kürdistan’dan Akdeniz’e uzanacak yolun kesilmesi için Kuzey Suriye’yi de koruyacak bir cephedir. Kuzey Irak ve Kuzey Suriye cephesini oluşturan irade, emperyalizmin ve siyonizmin bölge planlarını bozmakla kalmıyor, bölgenin kendi devletlerinin egemenliğinde düzenlenmesine arka çıkacak olanak da yaratıyor.

 

Referandumu yaparak şımaran Barzani’ye atılması gereken tokat, 21 Eylül 2017 tarihli duyurumuzda önerdiğimiz gibi, üç ülkenin işbirliği ve askeri dayanışmasıyla Irak tarafından gerektiği şekilde atıldı. Barzani Kerkük ve Musul’u, sınır kapılarındaki denetimini kaybetti, petrol satışı Irak merkezi hükümetine geçti. Şimdi, “Şoke olduk, ABD ses çıkarmadı, bizi sattı” diye yakınıyor. ABD’nin gözünde piyon olduğunu hâlâ göremiyor. Duvara toslayan deli dana gibi, Rusya ile işbirliği arayışında. Bilmiyor ki, Rusya Irak’ın toprak bütünlüğünden yana ve Kürdistan peşinde değil. Öte yandan ABD ve İsrail yanlısı düşünce kuruluşlarından, “Kürdistan’ın düşmanlarının ABD ve İsrail’in de düşmanı oldukları” söylemleri geliyor, göbek bağları vurgulanıyor. Nitekim ABD Kongresi peşmergeye 365 milyon dolarlık silah yardımını kabul etmiş bulunuyor, hem de Irak’ın bütünlüğü şartına yer vermeyerek!...

 

Emperyalist-Siyonist cepheye karşı Türkiye-İran-Irak cephesi planlarını bozuyor!

 

Barzani koltuğunu kaybetti, ama yetmez, mayın gibi kalmamalı, ailesinin iktidarına son verilmeli, onların Kürdistan dediği Barzanistan kazınmalı. ABD’nin orayı yeniden yapılandırıp güçlendirmesine fırsat verilmemeli. Irak yönetimi, IKBY özerkliğini sona erdirmeli. Irak Dışişleri Bakanlığı’nın 2 Kasım’da yayınlanan belgesinde, artık Kürdistan yerine Kuzey Irak sözcüğünün kullanılmasına ilişkin karar alındığının açıklanması, özerk Kürt bölgesinin kazınacağının ifadesidir.

 

Türkiye’nin ABD’nin Suriye planına çomak sokma harekâtı, şimdi kazığa dönüşmüş biçimde İdlip-Afrin üzerinden devam ediyor. ABD ise “Suriye Demokratik Güçleri ve kara gücüm” dediği PKK (PYD) militanlarını modern silahlarla donatıp, Türk askerinin karşısına sürmüş bulunuyor. Son günlerde ABD’nin verdiği silahlar ve roketlerle askerlerimiz şehit ediliyor. Ancak, İran ve Irak ile işbirliği içinde Kandil ve Sincar üzerine büyük bir PKK imha harekâtı yapılması gündemde. Bu harekâtın başarıyla yapılması, ABD ve İsrail’e atılacak bölgesel büyük tokat olacaktır. Ancak, ABD’nin bölgemizdeki planlarının iflası için Türkiye-Suriye işbirliği gerekmektedir. Rakka’nın PKK’dan kurtarılması için Suriye’ye lojistik destek verilmeli, Öcalan posterli kutlamanın hesabı sorulmalı, ABD ve işbirlikçilerinin kazanımları da tümüyle yok edilmelidir.

 

Batı Asya Birliği zaman geçirilmeksizin uluslararası anlaşmayla kurulmalıdır!

 

Türkiye’nin yüzünü döndüğü Avrasya’da Rusya ile işbirliği, Batı Asya’da İran ve Irak ile işbirliği, Rusya ve İran kanalından Suriye ile dolaylı diyalogu, Türkiye’nin Atatürk’ün dış politikasına döndüğü izlenimini ve yorumlarını peşi sıra getiriverdi. Atatürk’ün Türkiye’si Rusya ile dostluğun yanısıra, 1937 yılında İran, Irak ve Afganistan’ın içinde bulunduğu Sadabat Paktı ile bölgesel güvenliği sağlamıştı. Bugün gereken Sadabat Paktı dersiyle Batı Asya Birliği’ni oluşturmaktır. Batı Asya Birliği’nin temel ülkeleri; ABD ile Batı emperyalizminin ve Siyonist İsrail’in hedefinde olan Türkiye, İran, Irak ve Suriye’dir.

 

Türkiye, İran, Irak ve Suriye farklı şekillerde ABD müdahalesine ve silahlı tecavüzüne maruz kalmış ülkeler. Bu ülkelerde bugün ABD destekli terör örgütleri faaliyet halindeler. ABD’nin lanetli kan sınırları haritası, bu ülkelerde sınır değişikliğini öngörüyor.  İran, “Büyük Şeytan” dediği ABD’ye karşı direnmeyi bildi. Türkiye, ABD’nin silahlandırdığı PKK’yı hendeklere gömdü, FETÖ damgalı ABD ve NATO darbesini silahla bastırdı, Suriye’de ABD’nin açmaya çalıştığı koridoru silahla kesti. Irak, ABD işgaline uğradı, anayasasını bile ABD yaptı, ama bugün ABD emperyalizminin karşısında, Kürdistan oyununu bozmak için silahla yer aldı. Suriye, ABD ve piyonlarıyla savaş halinde. Batı Asya Birliği ABD’ye karşı silah kullanılarak doğmuş bulunuyor. Bundan sonra yapılması gereken, bu ülkeler arasında zorunlu olan dayanışma için zaten doğmuş bulunan Birliği, uluslararası bir anlaşmayla sürdürmektir.

 

Batı Asya Birliği, coğrafyasına ve Ortadoğu’ya istikrar kazandıracaktır!

 

İlk aşamada Türkiye, İran ve Irak’ın işbirliğiyle kurulacak Batı Asya Birliği; sınır güvenliğinin ve ülkelerin bütünlüğünün korunması, terörizmle ortak mücadele, uluslararası bölgesel ekonomik projeler gerçekleştirme, ticareti ve ilişkileri geliştirme amacıyla oluşturulmalıdır. Bu Birliğe savaştan çıktıktan sonra Suriye de kurucu üye olarak katılmalıdır. Bölgenin diğer ülkeleri de başvurmaları halinde Birliğe, kurucu üyelerin oybirliğiyle kabul edilmelidirler. Batı Asya Birliği, kendi coğrafyasında ve doğal olarak bağlı bulunduğu Ortadoğu’da istikrar kaynağı olacaktır.

 

Yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yeri

 

20’nci yüzyıl Türkiye’si Batı’da yer almak çabasındaydı. Tek dişi kalmış Batı medeniyetinin emperyalist canavarı Türkiye’yi sürekli istismar etti, kendi çıkarı için kullandı. Mustafa Kemal Atatürk, Amerikan mandasına karşı çıkmıştı, ama 1946’dan sonra siyasi iktidarlar sanki ABD mandası varmışçasına ulusal çıkarlara aykırı davranışlarla istismara göz yumdular. Halkın uyanması ve aydınlanması engellendi, ama bugün Türk halkının önemli bir bölümü gerçekleri görüp yorumlayabiliyor.

 

Yine de halkın uyanmasını engellemek için Sorosvari adalet yürüyüşü ile göz boyayanlar, dün “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız” diyenlerin bugün “Batı’dan ve NATO’dan yanayız” diyen genetik uzantısı, İngiliz Kraliçesi ve Suudi Arabistan Kralı ile Türkiye odaklı bölgesel planlar yapan, ABD’den siyasi destek arayan sözde siyasetçiler yok değil. Bütün bunlara rağmen 21’inci yüzyıl Türkiye’sinin yeri ABD ve Batı yanında, NATO ve Avrupa Birliği içinde olmayacaktır, devran dönmüştür.

 

Türkiye’nin 21’inci yüzyıldaki yeri Avrasya’dadır ve yüzyılın birinci çeyreği dolmadan Türkiye yerini almaya başlamıştır. Kaldı ki, ABD ve NATO kendi içinde zayıflıklarla karşı karşıyadır ve Avrupa Birliği’ne baş patronu Almanya 2040’a kadar ömür biçip, gelecek Doğu’da Avrasya’da diyebilmektedir. Emperyalizmin ve dünya derin devletinin mucidi İngiltere Avrupa Birliği’nden ayrılma kararını geleceği görerek vermiştir.

 

Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü içerisinde yer almasını arzulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, zor rotanın önünde engel olan ayak bağlarını çözmesi gerekiyor!

 

Türkiye coğrafi konumu itibariyle zaten bir Avrasya ülkesidir. Avrasya ülkeleri arasındaki birliklerde yer alması doğaldır. Yukarıda savunduğumuz Batı Asya Birliği de Avrasya içinde jeopolitik gereklerin ortaya çıkardığı bir bölgesel ittifak olacaktır. Pek tabii ki Türkiye bunun dışında Şanghay İşbirliği Örgütü’nde de, Avrasya Ekonomik Birliği’nde de yer almalı, BRICS gibi ülke birlikleri ile de ilişkisini geliştirmelidir.

 

ABD ile yeni sayfa açmak değil, sayfayı ters çevirip kapatmak gerekir!

 

Emperyalistlere geçit vermemek için rest çekmenin zamanı geldi. Bugün PKK’nın yürüttüğü ayrılıkçı Kürt hareketi ve ABD merkezli sömürü kumpasları ile mücadele edebilmek için, Kıbrıs sorununun çözümü için, Ege’nin ve Akdeniz’in yani mavi vatanımızın Yunan işgaline terk olunmaması için, Türkiye’nin barış ve istikrara kavuşması için Batı ittifakı ve bağlarını en kısa zamanda sona erdirmek, aydınlık Avrasya yoluna sıkı sıkı sarılmak gerekmektedir.

 

Başbakan Yıldırım’ın ABD ziyareti ve nabız yoklaması, bazılarının arzulayarak tezgahladığı gibi, Türkiye ile ABD arasında açıklamada yer alan yeni bir sayfa açılmasına neden olmamalıdır. ABD kendi istediği sayfayı açtırabilmek adına, kozlarını kullanarak siyasi şantaj yapmış olabilir. Böyle bir şantaja boyun eğmek siyasi ve tarihi ağır sorumluluk getirir. ABD, Batı ve topyekûn Atlantik cephesiyle ittifak dönemi güvensizlikle tarihe gömülmüştür. Bu nedenle başlayan ayrılık süreci tersine çevrilemeyecektir. Türkiye’nin ulusal çıkarları ABD ile yeni sayfa açmak değil, ülkemizdeki askeri üsleri ABD kullanımına kapatmayı gerektiriyor. Türkiye’yi bölmeye çalışan ABD’nin planlarına geçit verilmemelidir. Bu arada ABD’nin yapması gereken; Türkiye’ye, Türkiye’nin ulusal bütünlüğüne, kırmızı çizgilerine ve isteklerine saygı göstermek, düşmanca davranmaktan, gizli oyunlardan vazgeçmektir. Bu durumda 24 saat açık kalacak iki taraflı iletişim hattının ne işe yarayacağı merak konusu?...

 

Onca ülkenin geçtiği Avrupa Birliği kapısı Türkiye’ye kapalı tutulduğundan,

Türkiye’nin bu ilişkiyi tekmelemesi zamanı gelmiş, hatta geçmektedir

 

Türkiye, NATO’nun askeri kanadı ile de ilişkisini dondurmalıdır. Avrupa Birliği ilişkisi zaten karşı tarafın yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle adeta butlanla maluldür. Yani hukuken adaylık var gözükse de geçerliliği kalmamıştır. Avrupa Birliği zaten yaşam mücadelesi içindedir. Şimdi ömrünü uzatabilmek için NATO benzeri Avrupa Ordusu kurmaya çalışmaktadır. Ne yaparlarsa yapsınlar, Avrupa Birliğine ömür biçilir olunca, er ya da geç kefen biçilmesi de kaçınılmaz görünmektedir. Türkiye’yi istemeyen ve dışlayan Avrupa Birliği adaylığından, “istemedikleri kararını alıp bizi atsınlar” diye bekleme politikası Türkiye’nin onurunu zedelemektedir. Onların atması değil, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ni tekmelemesi gerekir. İngiltere tekme atarken, başka üyeler tekme atmayı düşünürken, Türkiye’nin atılmayı beklemesi akıllara ziyandır.

 

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 13 Kasım 2017

BARZANİ’YE TOKAT ATMANIN ZAMANI GELDİ

 

“Ya bağımsızlık referandumu ya da bağımsızlık garantisi” diyen  peşmerge Barzani’ye tokat atma zamanı gelmiş bulunuyor. Barzani’ye atılacak tokat emperyalizme atılmış olacaktır. Eğer gereken bu tokat atılmayacak olursa, atmayan ya da atamayan tarihte sorumlu olmakla kalmayacak, iktidarda da kalamayacaktır. Çünkü Türk halkı bu tokatın atılmasını bekliyor!...

 

 

BİTİ KANLANAN BESİLİ KARGA

 

Mayıs ayında bağımsızlıklarının önünde var olan engellerin ortadan kalktığını savlayan peşmerge Barzani, “Kürt devletine destek veren çok ülke var” diyordu. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı olduğundan beri ayakları yerden kesilmiş, kendisini gerçek bir devlet başkanı gibi görmeye başlamıştı. Tabii kabahat yalnızca onda değil, böyle görmesine destek çıkanlar da kabahatli. Örneğin bu yıl Ankara’ya son gelişinde AKP Hükümeti Kürdistan paçavralarını göndere çekip havaalanından itibaren devlet başkanı protokolü uygulamıştı. Dört yıl önce de Diyarbakır’da Erdoğan ile buluşmuş, Kürdistan lideri diye ağırlanmış, “Diyarbakır benden sorulur” havasına girmişti. Oysa, Irak’ın kuzeyinde bağımsızlığını ilan etmek istediği Kürdistan’a Türkiye, İran ve Suriye’den toprak istediğini açıklamaktan kaçınmayan haddini bilmez bir kişiydi.

 

 

Peşmerge Barzani’nin ayağı yere basmıyor…

 

Bu peşmerge Barzani, dün dediğimiz Özal zamanında Erbil’in Türkiye’nin ili olarak kabul edilmesi için neredeyse el-ayak öpüyor, PKK’nın Kandil’deki üslerinin haritasını veriyor, yalvararak Türkiye’den yardım koparıyordu. Bu yalvarmaları ile Türkiye Kırmızı Pasaportu bile alarak ülke seyahatleri yapmıştı. Demirel zamanında da yalvaran Barzani’nin 2002 sonrası AKP iktidarı sırasında Türkiye’ye karşı dili uzadı, öne eğik başı dikleşti. Çünkü ABD’nin Çekiç Güç uygulamasına destek verme hatasını yapan Türkiye, sınırının dibinde özerk Kürt yönetiminin doğuşunu karşı çıkmadan seyretti.

 

Artık PKK’ya arka çıkan peşmerge Barzani vardı, PKK’ya terör örgütü demeyeceklerini açıklıyor, iktidar ortağı Talabani ile birlikte “Türkiye’ye bir Kürt kedisi bile vermeyiz” diyorlardı. Buna karşın, Türkiye Irak Kürt bölgesinin imarına ve inşasına katkıda bulunuyor, başta bazı özel petrol şirketleri olmak üzere Türk şirketleri bölgeye yatırım yapıyorlardı. Bölgesel yönetimin başarı sağlamasına yönelik biçimde Türkiye’nin olmaması gereken ciddi yardımları oldu.

 

Bu siyasi coğrafyanın değişimine izin verilemez!

 

Türkiye gözünü oymak isteyen kargayı ne yazık ki besledi. Talabani’nin 2005 yılında Irak Cumhurbaşkanı olmasıyla Bölgesel Kürt Yönetimi Barzani’ye kalmış, o da her geçen gün iktidarını ve örtülü uluslararası ilişkilerini geliştirmişti.  Haham dedesi bulunduğu iddia olunan Barzani, İsrail ile gizli ilişkilerini ABD’nin koordinasyonuyla güçlendirmiş bulunuyor.

 

IRAK BÖLGESEL KÜRT YÖNETİMİNİN SİYASİ MANZARASI

 

İşte bu peşmerge Barzani, şimdi inatla 25 Eylül’de bağımsızlık referandumu yapmaya çalışıyor. Önce özerk yönetimin olduğu Erbil, Süleymaniye ve Duhok’ta yapılması planlanan referandum kapsamına Türkmen kenti Kerkük de katılmış bulunuyor. Yıllar önce Kürtler Kerkük’e girince, ilk iş tapu kayıtlarını yok etmişlerdi. Öz be öz Türkmen kenti olan Kerkük’ü şimdi Kürt kenti olarak gösteriyor ve paçavrasını dalgalandırıyor. Oysa merkezi Irak yönetimine bağlı olan Kerkük, 1926 Ankara Antlaşması ile Irak’a bırakılmıştı. Peşmerge Barzani bilmiyor ki Kerkük’ü de içeren bir bağımsız Kürt devleti kurularak statü değiştirilirse, Türkiye’nin Musul ve Kerkük’e girme hakkı doğar!

 

Kendi içinde birlik olmayan Kürt bölgesel yönetiminde Erbil ve Süleymaniye sanki iki ayrı devletçik gibi. Kendi içindeki muhalefet de referanduma karşı çıkıyor, Irak Anayasası’na göre böyle bir referandum hakkı zaten yok. Bu referandum Ortadoğu’da etnik çatışmaları kaçınılmaz duruma getirir. Türkiye, İran, Irak referanduma karşı çıkarken, ABD, İngiltere, Almanya referandumun ertelenmesini istiyor. Barzani’nin “Rusya ve ABD Kürtleri gözardı etmez” demesine karşın, Kürt yönetiminin ABD’den, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’nden beklediği desteği bulamadığı biliniyor. Son olarak Rusya da referanduma karşı olduğunu kesin bir dille açıkladı.

 

Türkmen kenti Kerkük Kürt kenti yapılamaz…

 

Ancak, uluslararası kamuoyu çoğunlukla 25 Eylül referandumunun ertelenmesinden yana, yapılmasını açıkça destekleyen tek ülke İsrail. Oysa, Barzani’nin arkasındaki asıl güç İsrail değil, referandumun zamansız olduğunu söyleyip ertelenmesini isteyerek iki yüzlü davranan ABD asıl güç. ABD’nin endişesi arzuladığı Özgür Kürdistan’a giden yolda Büyük Ortadoğu Projesinin bu ayağının kazaya uğraması korkusu. Sözde arabuluculuğa soyunan sahibinin sesi Suudi Arabistan da bir diğer destekleyicisi. Peşmerge Barzani son olarak “Bağımsızlık referandumundan sadece bağımsızlık garantisi verilirse vazgeçeriz” derken, sonucu kazanmak istiyor.

 

Barzani’nin inadı, oynadığı oyunun senaryosunun ABD-İsrail ortak planına dayanmasından geliyor. Kurulmak istenen Müslüman-İsrail versiyonu kukla Kürdistan ya da Barzanistan’ı, Atlantik Cephesi ve İsrail istiyor. Bunu Suriye üzerinden açmaya çalıştıkları koridorla Akdeniz’e ulaştırma planından da vazgeçmiş değiller. Şu an için denize kapalı (land-lock) olsa bile enerji merkezinde sahip olacakları böyle bir coğrafya ABD, AB ve İsrail’e jeopolitik seçenekler yaratıyor.

 

TÜRKİYE ÖNLEM ALMAKTA NEDEN GECİKTİ?

 

Bugün Erbil merkezli bir özerk yönetim yaşıyorsa, bunu Türkiye’nin siyasi hatalarına ve çıkar hesaplarına dayalı katkılarına borçludur. Türkiye kökenli iki özel petrol şirketinin hidrokarbon arama ve üretiminin yanısıra, inşaat şirketleri, tekstilden dayanıklı tüketim mallarına ve gıdaya kadar geniş bir yelpazede faaliyet gösteren yüzlerce şirket Irak bölgesel Kürt yönetiminde faaliyet gösteriyor. Petrol dışında 8 milyar dolarlık bir ticaret hacminden söz ediliyor.

 

Bu arada Barzani yönetimi önemli gelirini Türkiye üzerinden boru hattıyla transfer edilip İskenderun-Yumurtalık’tan tankerle İsrail’e ve dünya pazarlarına çıkarılan petrolden temin ediyor.  Kerkük-Yumurtalık Ham Petrol Boru Hattı’nı Irak merkezi hükümetinin karşı çıkışına rağmen, Türkiye’nin destek vermesiyle 2014 yılından beri  kullanıyor ve günde bir milyon varil petrol akıyor, bundan ne kadar pay aldığı karanlık!

 

Kendi bölgesinde üretilen petrolün satışından merkezi yönetime vermesi gereken hisseyi vermediği gibi, merkezi yönetimin Kerkük petrolüne de el koyarak Türkiye üzerinden kaçak olarak pazarlıyor. Barzani yönetiminin usulsüz petrol ticareti bununla da kalmıyor, terör örgütü PYD’nin Suriye kaynaklarından çaldığı petrolü de kendi petrolü ile birlikte satıyor, böylelikle PYD’ye yani PKK’ya gelir temin ediyor. PKK/PYD bunun için Suriye’nin Deyrizor petrol bölgesini ele geçirmek için hücum ediyor.

 

Böylesine kirli bir petrol ticaretinde Türkiye’nin transit ülke rolü oynaması kendi ayağına kurşun sıkmakla eş anlamlı. Enerji Bakanlığı’nın bu ticarete göz yumması ve oynadığı rolün kimlere çıkar sağladığı, er geç sorgulanacak bir olaydır ve bunun elbette ki büyük hukuki sorumluluğu vardır. Enerji Bakanlığı’nın katkısı bununla da kalmıyor, Türkiye’den bölgeye ucuz elektrik veriliyor. Türkiye’nin peşmerge Barzani’ye, memurlarının ödeyemediği maaşı için mali desteği bile var.

 

Türkiye, ticaret yolu Habur sınır kapısını ve petrol vanasını kapatsa, yardımı durdursa Barzani’nin nefes borusu kesilmiş olur, dayanma gücü kalmaz. Türkiye’deki onca strateji uzmanı ve siyaset insanı bunu çoktandır dillendiriyor, ama AKP iktidarı her nedense kendilerince hatırlı bazılarının kazancına engel olmamak için yapılması gerekeni bugüne kadar yapmadı. Biz bunu 8 Ağustos 2017 tarihli “Kürdistan Sevdalılarına Haddini Bildirmek Gerek” başlıklı duyurumuzla sitemizde önermiştik. Yapılmış olsaydı, peşmerge Barzani bir hafta içinde çark etmek zorunda kalırdı…

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan Barzani’yi 19 Eylül’de Birleşmiş Milletler Kürsüsünden “Elindekileri de kaybedersin” diye uyardı. Ancak, eş zamanlı olarak Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Erbil ile Bağdat’ın arasını bulma, Erbil’in haklarına garantörlük yapma önerisiyle referandumdan caydırma girişimi, gereksiz bir hava yumuşatma taktiği olduğu gibi kabul de görmedi. Oysa yapılması gereken Barzani’ye zoru göstermek.

 

BUGÜN İÇİN YAPILMASI GEREKEN

 

Bağımsızlık Referandumunun ertelenmesi değil, iptali gereklidir. Erteleme atılacak tokatı geciktirir, ama ileride de olsa mutlaka atılacağından maliyetini artırır. Niyeti belli olan peşmerge Barzani’nin haddi gecikilmeden bildirilmelidir.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 22 Eylül’de toplanacak olan Milli Güvenlik Kurulu’nun belirleyeceği tavsiyeye göre Bakanlar Kurulu’nun Türkiye’nin nihai kararını ortaya koyacağını açıklamış bulunuyor.

 

20 Eylül’de Başbakan Yıldırım Çankaya Köşkü’nde Kuvvet Komutanlarıyla tek tek görüşme yaptı. 18 Eylül sabahı Habur sınır kapısına 2 km mesafede başlatılan askeri tatbikat kapsamı genişletilerek sürüyor. Türkiye’nin askeri müdahalesi gündemde.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi de acilen toplanarak gereken kararı almalı, iktidarı ve muhalefetiyle Türkiye tek yumruk olmalıdır. Yapılacak harekât süresince İncirlik ve Konya hava üsleri yabancı ülkelerin ve NATO’nun askeri uçaklarının her türlü harekâtına kapalı tutulmalıdır.

 

Irak’ın askeri seçeneğinin hazır olduğunu, Irak Başbakanı İbadi 18 Eylül’de bir kez daha yineledi. İran’ın da askeri müdahale için hazır olduğu açıklanmıştı. Ancak 20 Eylül’de yapılan açıklamaya göre, Irak Cumhurbaşkanı Masum’un Barzani ile iki gün içinde referandumu görüşmek üzere Bağdat’a üst düzey heyet göndermesi konusunda anlaşmaya varmasının ne sonuç vereceği belli değil, ama iyimser olmaya neden yok.

 

Barzani’ye gösterilecek zor, emperyalizme karşı set çekmek olacağından bunun Türkiye-İran-Irak askeri işbirliği ile yapılması, Kürdistan projesinin bütünüyle süpürülmesi olacaktır.

 

Barzani’ye ve emperyalistlere tokat Türkiye-İran-Irak silahlı kuvvetlerinin işbirliği ve üç ülkenin Genel Kurmay Başkanlarının eliyle ortaklaşa atılmalı…

 

Türkiye gerekli diplomatik ve askeri girişimleri hızla sonuçlandırarak yapılacak ortak askeri harekatın öncülüğünü üstlenmeli, sağlanacak işbirliği bölgesel müttefikliğin temelini oluşturmalıdır. Ancak o zaman emperyalistler coğrafyamızda at oynatamaz.

 

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 21 Eylül 2017

 

MİLLİ BİLİNÇ DOĞRU YOLU GÖSTERİR

 

 

FETÖ imzalı Ergenekon kumpasının başlangıcında 40 saat sorgulanarak mağdur edilen, hazmedemediği bu hukukun katledilişi karşısında kısa süre sonra hayatını kaybeden solcu düşünür ve değerli yazarımız, sadece usta değil örnek gazeteci İlhan Selçuk, “Milliyetçi bilincin olmadığı yerde millet yoktur, milliyetçiliğin temeli bilinçtir” diye yazmıştı. Milli bilinç, klasik ve tanınmış deyişiyle milli şuur, ulus devleti oluşturan milli toplumların olmazsa olmazıdır. Düşünsel olduğu kadar duygusal bir haslet olan milli bilinç, milletin kendisini hissetmesinin, duymasının ve bilmesinin temel öğesidir. Onu kaybettiğiniz zaman millet olma vasfını da kaybedersiniz.

 

Uzun bayram tatilinin getirdiği kayıplar var!

 

Milli bilincin şahlanması gereken 26 Ağustos günü başlayan 10 günlük uzatılmış bayram tatili geride kaldı. Önce bu uzun tatilin maddi kayıplarını analiz edip sonra milli bilinç kaybına eğileceğiz.

 

Bu 10 günde mal ve hizmet üretimindeki kayıp, milli gelirimizde ne miktarda düşüşe neden oldu? Resmî açıklaması olmadığı için kesin diyemiyoruz, ama 10 günlük tatil kabaca milli gelir açısından üretilemeyen 20 milyar dolar kayıp oluyor. Ancak bu 10 günlük tatilin hafta sonu, 30 Ağustos Zafer Bayramı ve Kurban Bayramı ile yasal olan bölümü çıkarılacak olursa, geriye iki buçuk günlük idari izin bölümü kalıyor ki, bu idari izinden kaynaklanan milli gelir kaybı 5 milyar dolar ediyor.

 

Türkiye Otelciler Federasyonu adına yapılan açıklamada uzun bayram tatilinin kurbanlık bedelleriyle birlikte 10 milyar lirayı geçen bir ekonomik değer yarattığı vurgulanıp, bunun sadece 1,5 milyar lirasının konaklama sektörüne ait olduğu belirtilmiş. Yanlış politikalar yüzünden zor dönemleri hiç bitmeyen turizm sektörümüz bu hareketlenmeyle canlanabildi mi? Yoksa 10 milyar dolarlık iç piyasa hareketine karşı üretilemeyen 20 milyar dolar milli gelir kaybıyla ekonomik kazanç değil, kayıp var.

 

Kaybolan para kolayca geri kazanılmaz, yine de önemli değil desek bile, uzatılmış bayram tatilinin yarattığı turizm hareketi ve seyahat nedeniyle karayollarında kaybettiğimiz canlara ne demeli? Tatile gitmek üzere yola çıkan 112 kişi bayram sonu evlerine dönememiş bulunuyor. 25 Ağustos Cuma günü mesai bitiminden 4 Eylül akşamına kadar yurt genelinde meydana gelen 159 trafik kazasında 112 kişi hayatını kaybederken, 482 kişi de yaralanmış.

 

Tedbirsizlikten kaynaklanan can kaybı hiç telafi edilemeyecek elbette. Çok önemli bir başka kayıp daha var; o da bir kısım vatandaşımızın milli bilinç (milli şuur) kaybı. Konumuz milli bilinç olduğundan bu kaybı mercek altına almak gerekiyor.

 

Yunan adalarına seyahat milli bilinçsizlikle bağdaşır!

 

Tatil öncesi 18 Ağustos 2017 tarihli duyurumuz, “YUNAN ADALARINDA TATİL İÇİNİZE SİNİYOR MU?” başlığını taşıyordu. O duyurumuzu platformumuzdan okuyabilirsiniz, turizm amaçlı uzatılmış bayram tatili için şöyle sormuştuk:

 

Peki halkımız dinlenmek için nereleri seçecek? Başta sahil kentlerimiz olmak üzere turistik yerlerimize yerli turist akını olacağı kuşkusuz. Ancak, ekonomik gücü yerinde olan ve kendilerini aydın sınıfı içinde sayan bir kesim yerli turistimiz de Yunan adalarını seçecek, tatil anılarını facebook üzerinden dostları ile paylaşarak caka satacak! Peki böyle bir caka satma davranışı ister milliyetçi ister ulusalcı deyin, Mustafa Kemal Atatürk’e sevgi ve saygısı olan Türk insanına ne denli yakışır acaba?...

 

Sorumuzun nedeni, bugün kullanım hakkı Yunanlılarda olan 12 adanın dışında kalan, son 15 yılda Ege’de haksız olarak işgal ettikleri Türkiye’ye ait 18 küçük ada ve adacıklarda kilise çanları çalınırken, Rum papazlar, Yunan askerleri ve politikacıları Türkiye’ye karşı caka satarken, milis güçleri eğitilip silahla donatılırken, son olarak işgal altındaki bu adalara Fatih Sultan Mehmet’in tarihe gömdüğü Bizans’ın bayrağı asılırken, 12 adaya turist olarak gidip Yunanistan’a para kazandırmak milli şuurumuza karşıt olduğundan, milliyetçi bilincin uyanmasına katkıyı amaçlayıp, söyle bağlamıştık:

 

Yunanistan’a karşı gösterilmesi gereken milli tepki, hükümetin herhangi bir karar almasına gerek olmaksızın, Türk vatandaşlarının bilinçli hareketiyle gerçekleşmeli, Atatürk’ün gençliğe hitabesinde vurguladığı damarlarındaki asil kanın gerektirdiği asil davranış sergilenmelidir. Zaten o asil kanı taşıyanlar, Yunan adalarında tatil yapmayı içine kolay kolay sindiremez. Tatil, eğlence ve caka sevdasıyla içine sindirmeye kalkışanlar olabilir, Yunanlılara maddi destek olmamaları gerektiği hatırlatılmalıdır!

 

Yazının sonuna eklediğimiz bayram kutlamamızda da “uzatılmış bayram tatilinin Türk turistlerin Yunan adaları gezilerini boykot ettiği bir tatil olması dileğiyle, Türklük bilincimiz ve Atatürkçülüğümüz şahlansın” demiştik.

 

1 Eylül’de yani Kurban Bayramı’nın ilk gününde, Y-CHP’nin sözcüsü gibi davranan ve Atatürkçülüğü görünürde öne çıkaran, tirajı büyük bir gazetemizde deneyimli bir köşe yazarının yazısının başlığını “İlk hedef Yunan Adaları… İleri!” olarak görünce, herhalde benin düşünceme koşut bir yazı diye baktım. Çünkü atılan başlık da Mustafa Kemal’in “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir… İleri!” komutuna nazire olarak seçilmişti. Pek okumadığım bir köşe yazarı olmasına karşın, yazısını okuyayım dedim. Bir de ne göreyim; beyefendi turizm şirketlerinin ya da Yunan adaları sorumlusunun temsilcisi gibi, adaların reklamını yapıyor ve yazısını “Yunan adalarına gitmeye değer mi? Bence fazlasıyla değer…” sözleriyle bitiriyor. Yazısının içinde bu yıl adalara bir milyon Türk vatandaşının gideceğini savlayıp, “Adaları biz yaşatıyoruz!” diyor. Atatürkçü gazetenin yönetimi kendisini uyardı mı ya da uyaracak mı?

 

Yunanlılar bizim İzmir’imizin Koyun Adası’nı, Muğla’mızın Keçi Adası’nı ve Kalolimnoz Adası’nı, Aydın’ımızın Bulamaç Adası’nı ve Eşek Adası ile diğerlerini işgal etsinler, kiliseler kurup çan sesleriyle çınlatsınlar, silahlandırıp askerî gösteri yapsınlar, politikacıları, kuvvet komutanları, hatta cumhurbaşkanları işgal altındaki adaları ziyaret edip Türkiye’ye karşı boy göstersinler, Türk vatandaşları ise 12 adalara yaptıkları gezilerle, orada geçirdikleri günlerle caka satıp Yunan ekonomisini beslesinler. 10 günlük tatilde 110 bin Türk Yunan adalarına gitmiş. Bunun adı aymazlıktır. Açıklandığına göre 10 günlük aymazlığın bedeli, Türk turistlerin Yunan adalarındaki 500 milyon lirayı aşkın harcamalarıdır. Yunan adalarına seyahat önerisini cahil insan söylese başınızı çevirip dinlemeden geçer gidersiniz, ama bir köşe yazarı yazarsa beyefendi eleştiriyi hak ediyor demektir. Tabii kendisi uyarımıza kulak asmayacağından, o çok sevdiği adalarda istediği gibi yiyip içebilir, nasılsa taze balık, ahtapot, karides bol diye menü reklamını bile yapmış.

 

Ege Denizi’nin bir adı da Adalar Denizi’dir, ama Yunan denizi ya da Yunan adaları denizi değildir. Bu nedenle Türkiye’de Atatürk döneminde hatta 1941 yılına kadar kökeni Yunan mitolojisine dayanan Ege adı kullanılmamış, Mustafa Kemal bilinçli şekilde Osmanlı’dan gelen söylemle Akdeniz adını kullanıp, Yunanı denize döken emrini “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir” diye vermiştir. Bu klişeleşmiş milli komut milli şuura ters nazireyle kullanılamaz. Bugün Rumların egemenlik sürdükleri 12 ada, uluslararası hukuka göre mülkiyetlerinde değil, sadece kullanım hakkı Yunanistan’da olan kara parçalarıdır. Yunanistan kıta sahanlığıyla, FIR hattıyla Ege’yi Yunan denizi yapmayı Megali Idea sayıp, tarihten ders almadığı hatasını yinelemektedir.

 

 

Güzelim Akdeniz sahillerimiz dururken Yunan adalarını besleme aymazlığına ne demeli?

 

Milli bilinç ve parasal zenginlik arasında ilişki mi var?

 

Yukarıda Yunan adalarına turistik seyahat yapanların ekonomik gücü yerinde orta direk üstü kesimden olduğunu vurgulamıştık. Acaba zenginlik milli bilinci azaltıyor mu ya da bir başka deyişle milli bilinç ve zenginlik ters orantılı mı, kısacası para milli şuuru kör mü ediyor? Bakınız, Türkiye’yi terk eden dolar milyonerlerinin sayısı 2015 yılında yaklaşık 1000 iken, 2016 yılında 6000 olmuş!...  Neden gidiyorlar? Türkiye’nin yönetiminden ya da bugünkü durumundan memnun olmadıklarından mı, yoksa nasıl kazandıkları belli olmayan paralarını güvende görmediklerinden mi? Nedenleri ne olursa olsun, milli bilinç ya da milli şuur sahibi bir insan vatanını terk edebilir mi? Elbette etmez! Kendi çıkarı için vatanını terk eden ile vatanını satan FETÖ’cü arasındaki ortak bağ milli bilinç yokluğudur. Şunu bilmeliler ki Türkiye’de o tür insanlara ihtiyacı yok…

 

Ulusal bilince çok ihtiyacımız olan günlerden geçiyoruz!

 

Ulusal bilince her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Ege Denizi kısmen Yunan işgali ve tehdidi altında, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi Doğu Akdeniz’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni federasyonla ortadan kaldırtıp mavi vatanımızdan bizi dışlamak için Avrupa Birliği ile oyunlar peşinde. Bunlara fırsat verilmemelidir, verilmeyecektir de.

 

Öte yandan bağımsız devlet kurmaya referandumla adım atma çabasındaki Barzani tehdidine tokat atarak cevap verme zamanının geldiği günlerindeyiz. ABD’nin Suriye’de Kürt kantonları ile Büyük Kürdistan’a zemin hazırlama çalışmalarını engellemek için PKK-YPG güçlerinin, yani ABD’nin desteğiyle oluşturulan terörist Kürt ordusunun gecikilmeden belinin kırılması gerekiyor. Bu nedenle Türkiye her an ikinci Fırat kalkanı harekâtını başlatabilir. Afrin’e müdahalede geç kalındığı bir askeri tespit. Yeni hedef Afrin mi, İdlib mi, Münbiç mi neresiyse daha fazla geç kalınmadan, Rusya ile anlaşmanın yanısıra, Esad (Eset!) saplantısından soyutlanıp Suriye yönetimiyle işbirliği içerisinde vurulacak darbeyle ABD’nin Kürt kantonları hesabı boşa çıkarılmalı.

 

Mehmetçiğin elini tetikte tutması gereken bu günlerde silahlı kuvvetlerimizin, devletimizin, milletimizin gücü milli bilincimizin korunmasına bağlıdır.

 

 

Mustafa Özcan ÜLTANIR, 08 Eylül 2017 (Manavgat-Çolaklı)

 

YUNAN ADALARINDA TATİL İÇİNİZE SİNİYOR MU?

 

İlgili bakanlar her ne kadar çalışma zamanıdır, uzatılmış tatile gerek yok demiş olsalar da emir büyük yerden geldi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istemi doğrultusunda hafta sonu, 30 Ağustos Zafer Bayramı haftası, Kurban Bayramı tatilleri arasına idari izine dönüştürülen iki buçuk iş günü de eklenerek 10 günlük resmî tatil süreci oluşturuldu. Tabii turizm adına bu yapılırken, Atatürk’lü 30 Ağustos kutlamaları da bir ölçüde es geçileceğinden metal yorgunu AKP iktidarı huzur içinde dinlenebilir.

 

Peki halkımız dinlenmek için nereleri seçecek? Başta sahil kentlerimiz olmak üzere turistik yerlerimize yerli turist akını olacağı kuşkusuz. Ancak, ekonomik gücü yerinde olan ve kendilerini aydın sınıfı içinde sayan bir kesim yerli turistimiz de Yunan adalarını seçecek, tatil anılarını facebook üzerinden dostları ile paylaşarak caka satacak! Peki böyle bir caka satma davranışı, ister milliyetçi ister ulusalcı deyin Mustafa Kemal Atatürk’e sevgi ve saygısı olan Türk insanına ne denli yakışır acaba?...

 

1922 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün başkumandanlığında gerçekleşen Büyük Taarruz, Megali Idea ile Anadolu’yu işgale kalkan Yunan Ordusu’nun Dumlupınar’da belinin kırılıp başının ezildiği günün bayramıdır 30 Ağustos. Üzerinden geçen 95 yıllık süreçte Türk-Yunan dostluğu için özellikle Türk tarafının katkılarıyla onca adım atılmış, Batı’da aynı çatılar altında ortaklıklar, müttefiklikler kurulmuş olsa da Yunanlılar Megali Idea saplantısından kurtulabilmiş değiller.

 

Aramızda dostluk denizi olması gereken Ege Denizi, Yunanlıların kıta sahanlığı ve FIR hattı iddialarıyla gerginlik denizine dönüşmüş bulunuyor. Bu yetmezmiş gibi, son yıllarda kara sularımız ve egemenlik sınırlarımız içinde bulunan 18 küçük ada ya da adacığı işgal etmiş bulunuyorlar. İzmir’in Koyun Adası, Muğla’nın Keçi Adası ve Kalolimnoz Adası, Aydın’ın Bulamaç Adası ve Eşek Adası ile diğerleri… İrili ufaklı 18 ada 2002 yılında Türkiye’nin toprağı sayılıyordu, Yunanlılar oturmuyordu. 15 yılda kimden yüz buldular, nasıl geldiler? AKP iktidarı bunu yanıtlamak zorundadır!

 

İşgal ettikleri adalarımızı son 13 yılda kurdukları kiliselerin çan sesleriyle çınlatıyorlar. 10 adada toplam 4 bin askeri barındıran üs kurmuşlardı, daha da artırmak için şimdi 12’ye çıkarıyorlar. Geçen ay 24 Temmuz’da Lozan Antlaşması’nın 94’üncü yıldönümü kutlamasından bir hafta önce, 18 Temmuz’da Yunan Cumhurbaşkanı Pavlopulos Aydın ilimize ait Bulamaç ve Eşek adalarındaki Yunan askeri üslerini ziyaret ederek dostlukla bağdaşmayan tahrikte bulunuyordu.

 

15 yıllık AKP iktidarı bu işgal karşısında anlaşılmaz şekilde sessiz ve hatta hoşgörülü. AKP sözcülerinin adalarda sorun yok açıklamaları gerçekle bağdaşmıyor. Lozan Antlaşması’na taraf olan İngiltere’nin 1939 ve 1943 yıllarında yayınladığı haritalarda bile, işgal altındaki adalarımızın bugün için kullanım hakkı (mülkiyet hakkı değil) Yunanistan’da olan “12 Ada” deniz sınırlarının dışında ve Türk egemenliği altında olduğu açıkça gösteriliyor. Hatta ABD’nin 1951 ve 1957 yıllarında yayınladığı 12 Ada deniz sınırı (6 deniz mili esasına göre) aynı gerçeği yansıtıyor.

 

İzmir Koyun Adası’nda işgalci Yunan askerleri, geldikleri gibi gitmeliler!

 

 

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, TBMM’de yaptığı açıklamada Ege’de birbiriyle bağlantılı bir dizi sorun bulunduğunu vurgulayarak, “Ege’de bazı adacık ve kayalıkların aidiyeti ve bununla bağlantılı olarak Türkiye-Yunanistan arasında geçerli bir uluslararası anlaşmayla tespit edilmiş deniz sınırlarının bulunmaması da bu sorunlar arasında yer almaktadır” vurgulamasını yapmış, “Ege meseleleri Yunanistan ile aramızda mevcut diyalog kanalları çerçevesinde tüm yönleriyle ele alınmaktadır” demiştir. Ancak, bu ele alış biçimi ulusal çıkarlarımızı korumak açısından yeterli olmayıp, fiili Yunan işgali karşısında anlamsız kalmaktadır. Geçen yıl Yunan Büyükelçisi Loukakis’in bile Ankara’daki bir toplantıda durumu savunamayıp işgali kabul ettiği biliniyor.

 

Her nedense Türkiye bir notayla Yunanistan’ı uyarıp adaların boşaltılmasını istemiyor, askeri önlem almıyor. Adanın küçüklüğü, hatta kayalık oluşu onun önemini azaltmaz, çünkü onlar mavi vatanın terk edilemez birer parçasıdırlar. 1996’da Kardak kayalıklarına Türk bayrağı çeken SAT komandolarının unutulmaz operasyonları şimdi niye tekrarlanamıyor? Kısacası bu işgale daha ne kadar seyirci kalınacak? Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’ın kuvvet komutanlarıyla birlikte, iki hücumbot eşliğinde Kardak kayalıklarını bu yıl 29 Ocak’ta gemi güvertesinden seyretmesi bile Yunanlıların tepkisine neden olmuşken, biz niye gereken tepkiyi gösteremiyoruz?

 

Türkiye’nin sessizliği süre dursun, İstanbul’da haksızca ekü-menlik olduğunu savlayan Patrikhane’nin internet sitesinde, işgal edilen 18 adanın kendi yetki ve yönetimleri altında olduğu belirtiliyor. 5 Ağustos’ta Bulamaç, 6 Ağustos’ta Kalolimnoz Adası’na giden Yunan Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Stefanis’in ziyareti sırasında çekilen ve Yunan Kara Kuvvetleri Komutanlığı resmi internet sitesinde yayınlanan resimlerde bu adalara Bizans bayrağının da asılmış olduğu görülüyor. Yunanistan Türkiye’den çaldığı ada, adacık ve kayalıklarla Bizans’ı kurmaya mı çalışıyor? Bizans iddiaları ve niyeti bu kadarla da kalmıyor. Ucube Kanal İstanbul Projesi yapılarak, İstanbul’un Trakya yakasında Boğaz-Kanal arasında yapay bir ada oluşturulacak olursa, Patrikhane’nin burayı Vatikan’a benzer statüyle ele geçireceği, 18 adasıyla yeni Bizans’ı kurma niyeti dile getiriliyor. Olmaz demeyin, aymazlık sürerse her şey olur…

 

Bugünkü AKP iktidarı notadan ve askeri önlemden kaçınarak diyalog kanalları çerçevesinde çözüm peşinde zaman yitirmeye devam etse bile, Türk halkı tepkisini koymak durumundadır. Her şeyden önce ekonomik kriz içindeki ada işgalcisi Yunanistan Türkiye’den kazanacağı turizm geliriyle ödüllendirilmemelidir.

 

İstatistiklere göre Yunanistan her yıl bir milyonu aşan Türk turist ağırlıyor. Türk turistler özellikle Yunan adalarına gidiyorlar. Buna karşın, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen turist sayısı son üç yıldır sürekli düşüyor. Yunanistan ile Türkiye arasında Kurtuluş Savaşı sonrası nüfus mübadelesi yaşandığından, Türklerin Selanik’e gitmeleri gibi ana kara gezileri olağandır, ama Yunan adalarına ilgi gösterilerek turizm gelirlerine katkı sağlanması onlar için kazanç olsa da bizim açımızdan aymazlıktır.

 

Türk turistler için Yunan adaları yerine Akdeniz’de gidilebilecekleri çok yer var. Her şeyden önce Kıbrıs Türk kesimi yerli turistlerimizce tercih edilerek desteklenmeli. Akdeniz’de, Ege gibi öte yanda kalan Adriyatik Denizi’nde Yunanistan’ın dışında gidilebilecek çok güzel yerler olduğu unutulmamalı. Yunan adalarında tatil yaparak ada işgalcisi Yunanlılara para kazandırmak Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırıdır. Milliyetçi, ulusalcı, Atatürkçü ve vatansever olduğunu söyleyen Türk insanı Yunan adalarına turist olarak gitmemelidir. Bu doğrultuda halkımızın bilinçlendirilmesi gerekir. Turizm firmalarının kazanç için yapacağı karşı çıkışlara da kanılmamalıdır.

 

Yunanlılar Megali Idea hırslarına gem vurmalıdırlar. 26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz 30 Ağustos Zaferi ile taçlanıp da Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri” emriyle 9 Eylül 1922’de askerlerimiz İzmir’e girince, o Yunan askerlerinin bugünkü torunları, dedelerinin can havliyle kaçarken Ege’nin soğuk sularında yaptıkları deniz banyosunu hiç unutmamalılar. Ege hiçbir zaman Yunan gölü olmamıştır, olmayacaktır, Yunanlılara bırakılamaz. Sınırlarını, hadlerini bilmelidirler.

 

Yunanistan’a karşı gösterilmesi gereken milli tepki, hükümetin herhangi bir karar almasına gerek olmaksızın, Türk vatandaşlarının bilinçli hareketiyle gerçekleşmeli, Atatürk’ün gençliğe hitabesinde vurguladığı damarlarındaki asil kanın gerektirdiği asil davranış sergilenmelidir. Zaten o asil kanı taşıyanlar, Yunan adalarında tatil yapmayı içine kolay kolay sindiremez. Tatil, eğlence ve caka sevdasıyla içine sindirmeye kalkışanlar olabilir, Yunanlılara maddi destek olmamaları gerektiği hatırlatılmalıdır!

 

30 Ağustos Zafer Bayramı’nı da içine alan 2017 uzatılmış bayram tatili Türk turistlerin Yunan adaları gezilerini boykot ettiği bir tatil olması dileğiyle bayramlarınız kutlu olsun, Türklük bilincimiz ve Atatürkçülüğümüz şahlansın…

 

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 18 Ağustos 2017

KÜRDİSTAN SEVDALILARINA HADDİNİ BİLDİRMEK GEREK!...

 

Şubat ayındaki Ankara ziyaretinde Türk bayrağının yanına Kürdistan flamasını çekerek Barzani’yi devlet başkanı olarak ağırlayanlar, şimdi ona haddini bildirebilecek mi? Çünkü Kuzey Irak’taki gelişme Türkiye için tehdit oluşturuyor. Yoksa birilerinin çıkarı adına iş var, ticaret var, ekonomik kazançlar var diye sessiz kalınıp tehdidi görmeme aymazlığına mı saplanılıp kalınacak?

 

Kuzey Irak Kürt Yönetimi bölgemizde sıcak çatışma kıvılcımını ateşleyecek biçimde. 25 Eylül’de yapmayı kararlaştırdığı bağımsızlık referandumuyla devlet kurma yolunda adım atmak istiyor. Arkasında Kürdistan’ın inşasına çalışan ABD ve İsrail var. Kürtlerle Müslüman İsrail’i kurarak, emperyalist Siyonist İsrail’i perdeleyip korumak istiyorlar.

 

Kürdistan referandumuna karşı çeşitli ülkelerden Batı’dan, Doğu’dan tepkiler gelmekte, vazgeçilmesi uyarısı yapılmaktadır. İlk karşı çıkan ülkelerden Türkiye referandumun yapılmaması gerektiğini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uyarısıyla açıkladı. Fakat, uyarının ötesinde Türkiye’nin aldığı karşı önlem yok. Oysa, Barzani yönetiminin boğazını Türkiye sıkabilir, daha fazla gecikmeden sıkmalıdır da.

 

Haddini bilmeyen Barzani karşı önlemlerle dize getirilmeli…

 

İçerideki Kürtçü politikacılar, HDP yanlıları referandum yapma hakkından ve şimdi “adalet” diye CHP’nin desteğiyle açılımdan söz eder oldular. Kuzey Suriye’de PKK’nın uzantısı YPG (yeni adıyla SDG) yani Amerika’nın Suriye’deki sözde demokrasi güçleri özerk kanton yönetimlerini meşrulaştırmak ve federatif yapı oluşumuna zemin hazırlamak için seçim yapmak istiyorlar. Tüm bu çarpıklıklara son verilmesi yılanın başı Barzani yönetiminin boğazını sıkmakla olur ve hepsine örnek oluşturur. Türkiye’nin yapması gerekenler biliniyor, kaldı ki sürekli yazılıp çiziliyor. Barzani yönetimini caydırmak, ABD ve İsrail’e bu iş olmayacak dedirtmek için önlemler uygulanmalı.

 

Kürdistan bir ABD ve İsrail ortak projesidir!

 

Öncelikle Habur sınır kapısı en kısa zamanda kapatılmalı. Hükümetin zaten Habur kapatıldığında Ortadoğu ülkeleri ve Irak’la ticareti mevcut olan Cilvegözü (Reyhanlı), Öncüpınar (Kilis) kapılarından yapma kararı vardı, o karar uygulanmalı. Mardin Nusaybin-Suriye Kamışlı kapısı da Ortadoğu ticareti için yapılmıştı. Habur’da aşırı yük nedeniyle Irak sınırına Aktepe ve Ovaköy kapılarının açılması da gündeme gelmişti. Ovaköy, Telafer’den Musul’a uzanacak yolun başındaki kapı olmasıyla önemli. Kısacası Habur’un kapatılması Türkiye’ye ekonomik zarar vermeyeceği gibi, çokça kapı seçeneği var. Habur’un kapatılması Barzani yönetiminin canını yakacaktır.

 

Öte yandan Barzani yönetimi gerek kara yolundan tankerlerle gerekse çatma boru hattıyla, deldiği Kerkük Yumurtalık ya da Silopi-Yumurtalık hattından Türkiye üzerinden Akdeniz’e çıkararak İsrail eliyle petrol pazarlamaktadır ki, bu geçişe son verilmelidir. Irak zaten kaçak petrol ticaretinin durdurulmasını istiyor. Türkiye’de birileri kazanıyor diye bu illegal geçişe daha fazla göz yumulamaz. Çünkü geçen petrol Irak Merkezi Yönetimi’nden Kürtlerce çalınmış petroldür. Bu ticarete aracılık uluslararası ticaret yasalarına aykırı olduğundan er ya da geç Türkiye’yi sıkıntıya sokacak bir olaydır. Türkiye’nin ulusal çıkarı için Barzani’nin yasa dışı petrol geliri kurutulmalıdır.

 

Bir zamanlar babası Molla Barzani’nin öğüdünü dinleyen oğul Barzani, bırakın devlet kurmayı yaşadığı coğrafyanın (Erbil ve Süleymaniye) Türkiye tarafından alınarak iki vilayeti yapılması için Turgut Özal’a yalvarmış bir kişi. ABD’nin Irak işgalinden sonra ABD-İsrail kapanına yem olunca, Kürdistan Yahudiliği yanı ağır basarak Büyük Kürdistan rüyasına kapılıp, ABD’nin lanetli harita oyunu ve desteğiyle Türkiye’den Kürt saydığı illeri koparma hevesinde. TÜRKSAT uydusu üzerinden yayın yapan televizyon kanalındaki hava raporu Büyük Kürdistan haritası üzerinden veriliyor. Barzani’nin söz konusu Rûdaw TV kanalı TÜRKSAT uydusundan hemen çıkarılıp atılmalıdır.

 

Barzani’ye Türkiye’den geçmişte çok yüz verildi. Bu sayede Gaziantep, Mersin serbest bölgelerinde, hatta İstanbul’da milyarlarca dolarlık yatırım ve varlıklarının olduğu söyleniyor. Bunlara el koyma süreci başlatılmalı. Ayrıca Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin başkenti diye gösterilen Erbil’deki Türk şirketleri geri çağırılmalıdır. Türkiye’de bir kesim Erbil’de iş yapma adına Barzani’ye güç katmaktadırlar. Şirketlere yapılacak müdahale ekonomik damarlarındaki kanın çekilmesi olur.

 

 

Türkiye var oldukça bu lanetli rüyaları gerçekleşemez…

 

Barzani’nin Kürdistan’ı arkasına ABD ve İsrail’i almış olsa da destekçileri Yunanistan, Almanya vs. bulunsa da Türkiye’ye karşı çıkamaz, Türkiye izin vermezse yaşayamaz. Ancak, Kürdistan’ın destekçilerine karşı Türkiye Batı Asya ve Avrasya ülkeleri nezdinde karşı diplomatik önlemler almalıdır. Büyük Kürdistan projesine karşı İran, Irak ve Suriye ile ortak bir zeminde diplomatik ve askeri önlemelere mutlak gerek vardır.

 

Unutulmamalı ki şu an Türkiye’nin karşısındaki en büyük tehdit Kürdistan projesidir. Yılanın başı zaman yitirilmeksizin bugünden ezilmelidir. Yarın geç olabilir…

 

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 08 Ağustos 2017

 

Bu Duyuru ayrıca ADD İnternet sitesinde de yayınlanmıştır:

 

 

http://add.org.tr/index.php/basindan/basindan-haberler/704-prof-dr-mustafa-oezcan-ueltanir-kuerdistan-sevdalilarina-haddini-bildirmek-gerek

KIBRIS’IN ÇÖZÜMÜ BATI ASYA'DA VE AVRASYA'DA

 

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) bir kapta birleştirilerek tek devlete dönüştürülemez. Bunun olamayacağını egemenlik, vatandaşlık, toprak, mülkiyet, güvenlik ve garantörlük gibi temel konularda Türk ve Rum görüşleri arasında uzlaşmaz ayrılıklar zaten göstermektedir. Birleşmiş Milletler tarafından sözde iyi niyet misyonu ve ev sahipliğiyle düzenlenen, gerçekte emperyalist Batı’nın çıkarlarını korumak adına sürdürülen Kıbrıs Cenevre Konferansları ile yıllardır uluslararası toplum önünde yani tüm dünyanın görebileceği şekilde birleşmenin ya da Birleşik Federe Kıbrıs Cumhuriyeti gibi sözde bir çözümün olamayacağı kanıtlanmıştır.

 

Çünkü, Kıbrıs’ta tek millet yoktur. Tarihten Ada’nın sahibi olan Türkler ve İngiliz oyunu ile Ada’ya sonradan konan Rumlar vardır, bu iki toplum bir potada kaynaştırılamaz. 43 yıldır Ada’da süren Barış varsa ki var, bu barış ve huzur iki ayrı devletli yapının varlığı sayesindedir. Dolayısıyla çözülmesi gereken bir devlet sorunu da yoktur. Sırtını emperyalist Batı’ya dayamış Rumların çözüm isteği, Ada’nın tamamına sahip olma, Türkleri azınlık statüsüne indirgeme, Doğu Akdeniz’i egemenlik alanlarına katma gibi gemleyemedikleri arzularının sonucudur. Tarihten ders almamışlardır.

 

Sözde Kıbrıs sorununa çözüm teraneleriyle yapılan Kıbrıs Cenevre Konferansları’nın çözümsüzlükle sonlanması alışılagelen bir durumdur. 28 Haziran’da başlayan son konferansın dokuzuncu gününde çökmesi hiç de şaşırtıcı olmadı. Bu yıl Ocak ayında toplanıp sonuçsuz kalan önceki konferansta KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın kendi başına, KKTC hükümetinin ve Meclisinin görüşünü almadan masaya koyduğu ödün haritası Rumları umutlandırmıştı. İştahı kabaran Rumlar daha fazla toprak ve ödün koparma, Türkiye’nin garantörlüğünü kaldırma, işgal gücü dedikleri Türk askerini Ada’dan çıkarma yönünde adımlar atılacağı beklentisiyle gittikleri Cenevre’nin Crans-Montana kasabasında umduklarını bulamadılar.

 

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres’in Amerika, İngiltere ve Avrupa Birliği’ni arkasına alarak uyguladığı oyunlar Türk tarafından ödün koparamayınca, GKRY lideri Anastasiadis “Ben geri dönüyorum bu konferansa artık devam edemeyeceğim” diyerek, 6 Temmuz akşamı hem yemek masasını ve hem de konferans masasını terk ediyordu. Rumlarda çözüm diye “Mevcut kabul edilemez durum Kıbrıs’ın geleceği olamaz” beklentisini yeşerten, Türkiye’ye karşı Kıbrıs’ın Yavru Vatan oluşunu kabul etmeyen, KKTC İkinci Cumhurbaşkanı Talat gibi Avrupa Birliği şalı örtülü Rum-Yunan politikasına koşut yol izleyen KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın tutumuydu.

 

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı konferansa gitmeden önce; “Bu konferans, iki yıllık çabamızın sonucunda ya çözüm için gerekli kararlılık ve iradenin karşılıklı olarak gösterilip sonuca varılacağı ya da bu yapılmadığı takdirde başarısızlıkla sonuçlanacak bir konferans olacaktır” değerlendirmesini yapmıştı. Ancak, Kıbrıs’a dönüşünde hemen bir açıklama yapmayıp suskun kalarak sonuçtan memnun olmadığını gösteriyordu. Yoksa beklentisi Rumlarla federasyon anlaşmasını kotarıp KKTC’yi sonlandırarak, emperyalist Batı’nın Nobel Barış Ödülü’nü alabilmek miydi?...

 

 

28 Haziran-6 Temmuz 2017 Cenevre (Crans-Montana) Kıbrıs Konferansı yine güvenlik ve garantiler üzerindeki görüş ayrılıkları nedeniyle çöktü. İki ayrı milletten, aynı adayı paylaşsalar da iki ayrı egemen devletten Birleşmiş Milletler sihirbazlığı ile tek devlet, tek vatandaşlık çıkarmanın olanaksızlığı görüldü.

 

 

Crans-Montana diplomasi oyununun baş aktörleri (soldan sağa): Türkiye Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, GKRY Cumhurbaşkanı Anastasiadis, BM Genel Sekreteri Guterres, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı ve Yunanistan Dışişleri Bakanı Kocias, kim ne isterse istesin zoraki çözümün olamayacağını kanıtladılar.

 

Anastasiadis “Konferansın başarısızlığından Türkiye sorumludur” diyerek, kendilerine yakın gördükleri Akıncı’yı aklamış oluyordu. Ayrıca, Türk tarafının garantiler ve güvenlik başlığı ile diğer başlıklarda sunduğu tezlerin, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin çizdiği çerçeve dışına çıkmakla kalmayıp, aynı zamanda Kıbrıs Rum tarafınca hiçbir koşulda kabul edilemeyecek öneriler olduklarını savlıyordu.

 

KKTC Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş, Akıncı’nın bu süreçteki tutumunu kastederek, “Cumhurbaşkanımız ve ekibi fazla uzlaşmacı davranmış olabilirler. Bu nedenle onları suçlamak yerine düşüncelerimi referandum safhasında ortaya koymayı yeğlemiştim. Sürecin çökmesi ve yıllardır bizleri meşgul eden zeminde bir çözümün ortaya çıkamayacağı gerçeği buradan alınan sonuçla ortaya çıkmış oldu. Şimdi kol kola girerek, kimsenin insafını veya inisiyatifini beklemeden önümüze bakalım. İç siyasette birbirimizi eleştirebiliriz, ancak dışa karşı birlik olma zamanı. Her olmayan işte bir hayır vardır” diyordu. Türk Büyüğü Baba Denktaş’ın oğlu Serdar Denktaş doğru söylüyor, bundan sonraki yol birlik olmayı gerektiriyor.

 

Sonuç Türk tarafının hayrınadır ve önceki çöküşlerden farklı olarak, tekrar çözüm arayışına girilmemelidir. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan konferansın ardından 7 Temmuz günü G20 Zirvesi’nin sonrasında yaptığı açıklamada Kıbrıs Konferansı için “Uzun çabalardan sonra geldiğimiz bu tablo, Kıbrıs sorununa Birleşmiş Milletler iyi niyet misyonu parametreleri çerçevesinde bir çözüm bulunmasının imkansızlığını ortaya koymuştur. Artık bu parametrelerde ısrar etmenin bir anlamı yoktur” diyerek gerçekçi değerlendirmeyle nokta koymuş, başka bir yolun izlenmesi gerektiğine işaret etmiştir.

 

Kıbrıs’ın kaderini ne Birleşmiş Milletler ne de Avrupa Birliği, Batı’nın emperyalist görüşleri doğrultusunda tayin edemez. Türk tarafı geçmişte bir kere yaşadığı gibi Annan Planı benzeri kumpaslara bir daha sokulamaz. Türkiye askeri üs olarak Akdeniz’in batmayan uçak gemisi Kıbrıs’tan vazgeçemez ve Doğu Akdeniz’i Rumlara terk edemez, başıboş bırakamaz. Türkiye ve KKTC Doğu Akdeniz’de kendi münhasır ekonomik bölgelerindeki hidrokarbon (petrol ve doğalgaz) yataklarını başkalarına veremez. Türkiye Akdeniz’de hidrokarbon taşımacılığının giderek artacak olmasını, ayrıca ipek yolunun offshore ayağıyla önem kazanacak Akdeniz’deki deniz ticaretini görmezden gelemez. Kısacası, Türkiye stratejik önemi artan Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de varlığını tüm güç unsurlarıyla korumak mecburiyetindedir.

 

İngiltere’nin akıl hocalığıyla ABD’nin ve İsrail’in Suriye üzerinde oynadıkları oyun, hem Ortadoğu’da Bereketli Hilal (Fertile Crescent) denilen yöreyi ele geçirmenin önemli bir adımı hem de Doğu Akdeniz’de egemenlik kurmaya yöneliktir. Kürdistan’ı da aynı amaçla istemektedirler. İsrail’in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne yaklaşarak askeri ve ekonomik işbirliğini oluşturmasının arka planında bunlar yatmaktadır. Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ABD-İsrail’in ortak planında maşa olmaktan öte rol üstlenemeyecekleri de bir gerçektir. Öte yandan Rusya’nın Suriye kanalıyla Akdeniz’e inmesi ABD-İsrail oyununun önünde engel oluştururken, Kıbrıs’ın stratejik konumu bir kez daha önem kazanmış bulunuyor.

 

Kıbrıs’ın artan önemi karşısında emperyalist Batı ve Atlantik yakası, “Crans-Montana çöküşüyle bu iş bitti” demeyecektir. Nitekim, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Nauert, yaptığı açıklamada “ABD, İsviçre'nin Crans-Montana kentindeki Kıbrıs Konferansı’nın anlaşma olmaksızın sona ermesinden dolayı düş kırıklığına uğramıştır. ABD, tüm Kıbrıslıların yararına olacak şekilde Ada’nın iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyon olarak yeniden birleşmesi çabalarına destek vermeye devam edecektir” demektedir.

 

Türkiye aynı oyunların bitmeyen senfoni şeklinde tekrarlanmasına izin vermemelidir. Kıbrıs için yapılması gereken Ada’da iki ayrı devletli yapıyla mevcut durumun sürdürülmesidir. İki devlet arasında saldırmazlık, güvenlik, işbirliği anlaşmaları yapılabilir.  İki devletli yapıyı bozmak isteyen Atlantik yakası ve Batı’nın müdahalelerine set çekme zamanı gelmiştir. Bu set, KKTC’nin uluslararası ortamda bağımsız devlet olarak tanınmasıyla çekilecektir. Türkiye’nin yapması gereken bu tanınmanın sağlanmasıdır. Ancak, Batı ittifakları içinde kalınarak KKTC’nin uluslararası tanınması sağlanamaz. Bu tanınmanın anahtarı Avrasya ve Batı Asya’dadır.

 

Şimdi Türkiye’nin dış politikasında zikzaklar çizmeksizin doğru adımlar atması gerekiyor. Öncelikle NATO’ya ve Avrupa Birliği’ne rest çekerek dik duruş sergilenmeli, Avrasya’da ve Batı Asya’da ittifaklarla yeni bir konum alınmalı. KKTC’yi korumak için olduğu kadar Güneydoğu sınırlarımızda giderek artan Kürdistan tehlikesini bertaraf etmek için de böyle bir yeni konum acilen gerekiyor. Türkiye’nin Şanghay İşbirliği’ne tam üye olmak için resmi başvurusunu bir an önce yapması da burada önem kazanıyor.

 

Yüzünü samimiyetle ve gerçekten Avrasya ve Batı Asya’ya dönecek olan Türkiye, güvenilir yeni müttefikler kazanacaktır. ABD’nin Türkiye üzerindeki gizli emellerine de böylece set çekilecektir. Avrasya’da ve Batı Asya’da ABD’den rahatsızlık duyanlarla dayanışma içinde olmamız günümüz dünyasında zorunlu görünüyor. Batı Asya’daki rahatsızlık sadece ABD odaklı olmayıp, ABD-İsrail ikilisinin gizli planlarıyla daha da artmaktadır. İşte Türkiye duyulan bu rahatsızlığı KKTC’nin uluslararası ortamda tanınması, Irak’ın kuzeyinde ve Suriye’nin kuzeyinde kukla devlet ya da devletçikler kurulmasının engellenmesi için kullanılabilme başarısını göstermelidir.

 

KKTC’nin tanınması için giderek stratejik işbirliğimizin ve ortaklığımızın geliştiği Rusya’nın öncelikle ikna edilmesi gerekir. Ortak payandalar vardır. Türkiye’nin Kıbrıs ile bağı Rusya’nın Kırım ile bağına benzemekte olduğu gibi, Karadeniz’in güvenliği Rusya için ne kadar önemliyse, Doğu Akdeniz’in güvenliği de Türkiye için o kadar önemlidir. Böyle bir anlayış ve dayanışma noktasından hareketle her iki ülke karşılıklı diplomatik adımlarla kazanç sağlayabilir.

 

Rusya ile varılacak uzlaşma, KKTC’yi Avrasya’daki Türk Cumhuriyetlerinin tanıması yolunu açacaktır. Avrasya’dan Batı Asya’ya yansıyacak gelişmelerle, örneğin ABD-İsrail ikilisini tehdit olarak gören İran, Türkiye ile ikili dayanışma için kervana katılacaktır. Genişletilmiş Ortadoğu politikasının bölücü tehdidini algılayan Batı Asya ülkeleri Kıbrıs’ın ABD ve İsrail için sıçrama üssü olmasını istemeyecektir. Öte yandan böylesine bir diplomatik süreç doğal olarak Çin ve Hindistan’ı da tarafımıza çekecektir.

 

Sorunun giderilmesi açısından, KKTC’nin bağımsız devlet olarak uluslararası ortamda tanınması kadar ekonomik açıdan güçlendirilmesi de önemlidir. Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ekonomik büyümesi için sağlıklı stratejiyle planlı bir hareket başlatmalıdır. Güney Kıbrıs Rum Bölgesi ile Kuzey Kıbrıs Türk Bölgesi arasında bir gelişmişlik ayrımının olmaması hedeflenmelidir. Böylece Kuzey Kıbrıs Türkü’ne Rum etiketli Avrupa Birliği havucu sunmanın bir çekiciliği ve anlamı da kalmayacaktır.

 

 

Birleşmiş Milletler iyi niyet misyonu parametreleri çerçevesinde çözüm bulunması imkansızlığının ortaya çıktığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, KKTC’nin uluslararası ortamda tanınması için Rusya Cumhurbaşkanı Putin ile Kıbrıs ve Kırım sorunlarında karşılıklı anlayışla çözüm aramalıdır.

 

Tüm bunlar da yetmez, Rumların arkasındaki Yunanistan’ın Ege’de bardağı taşıran hareketlerine de dur denilmelidir. Gerek Yunanlılara ve gerekse Kıbrıslı Rumlara Türklerin topraklarına, deniz alanlarına, hava sahasına göz dikmenin ağır bir bedeli olacağı hatırlatılmalı, tarihten ders almayanlara yeni dersler vermeye hazır olduğumuz en sert biçimde anlatılmalıdır.

 

Bugün için Yunanlılar Ege’de ateşle oynuyorlar, bu ateşli oyunu Doğu Akdeniz’e de yaymak istiyorlar. Ege’de sadece kullanım hakkına sahip oldukları adaları Lozan’a karşıt biçimde silahlandırdıkları yetmezmiş gibi, haksız biçimde son zamanda işgal ettikleri adacıklarda milis eğitimi ve silahlandırma faaliyetlerini sürdürmekte, alay edercesine mangal partileri düzenlemekte, ticaret gemimize ateş açabilmektedirler. Bunlara dur demenin zamanı çoktan gelmiştir. Yunanlıları Ege’de durdurmak, Kıbrıs Rumlarını Doğu Akdeniz’de de durduracaktır. Hidrokarbon arama bloklarını Türkiye’nin Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgesine uzatamayacaklardır.

 

Sıraladıklarımızı yapabilmek Türk dış politikasında köklü değişiklik, Atatürk’ün Hatay sorununda uyguladığı kararlılık ve gerçek Türk milliyetçiliği ile milli seferberlik anlayışı gerektiriyor. İş zor ama “Güçlü Türkiye” zor işler başarılarak kazanılır.

 

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 11 Temmuz 2017

 

KIBRIS’I VE DOĞU AKDENİZ’İ KOPARMA ÇÖZÜMÜ

 

Şimdi Kıbrıs’ta çözüm diye 28 Haziran’da başlayacak yeni bir Cenevre Konferansı’nın hazırlıkları yapılıyor. Sonuncusu bu yıl Ocak ayında yapılmış ve Akıncı masaya kendi toprak ödün haritasını koymuş, Anastasiadis tarafından yetersiz görülerek reddedilmiş, ama Rumlar adına bir kazanç olarak Birleşmiş Milletler kasasında saklanmıştı. Bu ödün haritası Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisi ve Hükümeti tarafından onaylanmamış bir haritaydı. Rumlar şimdi o haritayı temel alıp toprak ödününün geliştirilmesini isteyeceklerdir. İstekleri bu kadarla da kalmıyor, “sıfır asker” ve “sıfır garanti” de istiyorlar. Yani Türk askeri Ada’dan tamamen çekilsin, Türkiye’nin garantisi ve garantörlüğü de kalksın. Böylece Türk kesimi yutulacak hazır lokma olsun. Denktaş karşıtı Talat’ın izinde yürüyen, Rum-Yunan politikalarına koşut duran Akıncı’nın Avrupa Birliği aşkı, Nobel Barış Ödülü hayali Cenevre için Rumları umutlandırmış olabilir, ama Kıbrıs Türk kesimi bir daha Annan planı gibi çözümlere “Evet” demeyecek görünüyor!

 

Bugünkü Kıbrıs sorunu, 1974-2005 dönemindeki gibi, Ada’daki iki yönetimin arasındaki anlaşmazlık ve garantiler sorunu değildir. 2005 yılından sonra bu soruna Türkiye’yi mavi vatan egemenliği açısından ilgilendiren Doğu Akdeniz sorunu da eklenmiştir (Bkz. 3 Haziran 2017 tarihli Ulusal Eğitim Derneği Konferansı slayt gösteri metni (http://www.ultanirplatformu.com/slayt04.html). Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon (petrol ve özellikle doğalgaz) varlığı soruna yeni bir boyut katmıştır. Dolayısıyla denizdeki her bir mil karelik alan ekonomik açıdan çok önemli duruma gelmiştir.

 

Kıbrıs’ta taraflar 1959 Zürih ve Londra anlaşmalarına göre Türk kesimi ve Rum kesimi ile garantör devletler Türkiye, Yunanistan, İngiltere olmasına karşın, 28 Haziran Cenevre görüşmelerine Avrupa Birliği’nin de katılacağı açıklandı. 1960’da bugünkü Avrupa Birliği yoktu ve daha küçük çaplı Avrupa Topluluğu vardı, o da soruna taraf değildi. Rumlar üyesi oldukları Avrupa Birliği’ni arkalarına alarak masaya oturmak istiyorlar. Avrupa Birliği ise Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon varlığına göz koyduğu için Türkiye’nin denizdeki münhasır (özel sınırlı) ekonomik bölgesini (MEB) daraltmanın, bütünüyle Rum egemenliğine girmesini istedikleri ve tasarladıkları Birleşik Federe Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgesini artırmanın peşinde.

 

Kısacası, Yunanistan’ı ve Kıbrıs Rum Yönetimi’ni destekleyen Batı’nın zorlamasıyla Kıbrıs’ta çözüm adına sürdürülen çaba, aslında Kıbrıs’ı ve Doğu Akdeniz’i Türkiye’den koparma çabasıdır. Kıbrıs için 43 yıldır Cenevre’de yapılan görüşmeler, hep Türkiye ve Kıbrıs Türkleri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için tuzak konferansları olagelmiştir. Yunanistan’ın Megali Idea rüyasının Kıbrıs’taki uzantısı Enosis hedefine Birleşmiş Milletler ve Batı destekli diplomatik oyunlarla uluşmayı hedefleyen Rumlar emellerine ulaşamadıkları için Cenevre konferansları bitmeyen senfoni gibi sürüp gitmiştir. Türkiye’nin çıkarlarını silmeyi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin egemenliğini sonlandırmayı hedefleyen Cenevre Konferansları dizisine artık sözde Birleşmiş Milletler çatısında olmasına bakılmaksızın Türkiye tarafından “Yeter bitti” denilmelidir.

 

Çünkü Kıbrıs’ta gerçekçi tek çözüm var. O da Kıbrıs’ta bugünkü durumun uluslararası tanınmayla sürdürülmesidir. Kıbrıs için iki ayrı devletli çözüm zaten 43 yıldır fiilen yaşanıyor ve çatışma olmaksızın sürüyor. Dolayısıyla sürdürülebilir çözüm iki devletli bir Ada’dır. Artık Kıbrıs’ta iki ayrı milletten tek millet, iki ayrı devletten tek devlet çıkarma hokkabazlığına son verme zamanıdır. Zorlamakla barış ve çözüm yutturmacası adı altında Avrupa Birliği’ne dayalı dolaylı Enosis olamaz. Türkiye buna göz yumamaz.

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin egemenliğini sonlandırıp, Kıbrıs’ın Türk kesimini Rum’un eyaleti yapacak Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti anlaşması, Kıbrıs Türklerinin Rumlar yanında azınlığa itilmesi gibi bir sonuç doğurmakla kalmayacak, Türkiye’nin de Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgesinin daralmasına, Antalya ve İskenderun körfezlerine kadar Rumların girmesine de neden olacaktır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 2007 yılında ilan ettiği 13 adet petrol arama blokundan Ada’nın batısında kalan 5 tanesi Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesine tecavüz ediyor. Türkiye buralara Barbaros Hayrettin arama gemisini yolladığında yaygara koparıyorlar. Eğer Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti kurulacak olursa Rumlar arama bloklarını kuzeye de yayarak sayısını 24’e çıkarmayı tasarlıyorlar ki yeni blokların 10 kadarı Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesine girmektedir.

 

Rumlar denizde münhasır bölge kapma peşinde iken yaman hırsız olarak Türkiye’yi itham etmekten de geri kalmıyorlar. Rum Yönetimi sözcüsü, Türkiye’nin bölgedeki eylemlerinin öncelikli ve ana hedefinin “Doğu Akdeniz ülkelerinin deniz bölgelerinin yetki sınırlarını, kendi çıkarına ve diğer devletlerin aleyhine olacak şekilde dayatmak olduğunu” iddia ediyor. Ayrıca dalga geçer gibi, “Türkiye’nin güneydoğusu tehdit altında iken, buradaki askerlerine ne gerek var, alıp oralara götürsün” diyorlar. Oysa beklenen gelişmeler stratejik açıdan Türkiye’nin Kıbrıs’ta kara kuvvetinden başka deniz ve hava kuvveti unsurlarına da üs açmasını gerektirecek boyutta.

 

Rum Yönetiminin 2007’de ilan ettiği hidrokarbon arama blokları ve MEB iddiası

 

Birleşik Federe Kıbrıs Cumhuriyeti için tasarlanan arama blokları ve MEB iddiası

 

Evet, Türkiye bir ateş çemberinde. Amerika ve Avrupa Birliği sahte gülücüklerle Türkiye’nin üzerine çullanmışken, Ortadoğu’da Türkiye’yi rahatsız edici hareketler yaşanırken, Kuzey Irak ve Suriye’de tehdit oluşturan gelişmeler varken, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi ödün koparmak için Türkiye’nin başı belada diye zamanı uygun görebilirler. Cenevre’ye 9 gün kalmışken Yunanistan Başbakanı Çipras’ın davetiyle Başbakan Yıldırım’ın bugünkü Atina ziyareti Yunanlıların Avrupa Birliği havucuyla yumuşatma taktikleri içinde olduklarını gösteriyor. Umarız Yıldırım, Davutoğlu’nun Rumlara verdiği petrol arama ödünü gibi bir ödün vermez. Ancak, Yunanlıların Ege’deki 18 adamızı işgal edip orada milis kuvvetlerine silahlı tatbikat yaptırırken bile sesini çıkarmayan bugünkü hükümetin tutumundan kaygı duymamak olanaklı değil.

 

Hükümeti ulusal davada uyaracak ana muhalefet ise şirazesinden çıkmış bir siyaset peşinde. Kılıçdaroğlu hukuken ne anlama geldiğini bilmeksizin ya da ağzından çıkanı kulağı duymaksızın, anayasayı da iktidarı da dolayısıyla devlet yapımızı da gayrimeşru ilan edebiliyor, Meclis yerine Ankara-İstanbul yolunda, Kürtçü politikacılarla yan yana yürüyüş siyasetinde, amacı da yönetimi üzerimize çullanan Batı’ya şikâyet edebilmek. Haklı bir isteği olsa da akıllara ziyan bir politik eylem.

 

Tüm bunlara bakınca Cenevre öncesi ister istemez bir karamsarlık çöküyor. Annan planında Rumların hatasıyla uçurumdan dönülmüştü, bu kez Cenevre’de yine Rumların hatasıyla masa devrilir, olması gereken çözümsüzlük ilan edilir mi? Ama işimiz beklentiye kalmamalı. Yoksa Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığını gösterip, Cenevre’de “buraya kadardı, artık bitti yeter” dedirtir mi? “Eyyy” haykırışıyla “yeter” demek Türkiye’nin çıkarına olacaktır. Liderlik böyle günde gerekir. Dosta düşmana herkese en yetkili ağızdan söylenmeli ki “Cenevre’de Rumların istediği çözüm olmayacaktır”. Cenevre Türkiye ve Kıbrıs Türkleri için fırsat değil tuzaktır.

 

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 19 Haziran 2017

 

İklim Değişikliğinin Sorumlusu

AMERİKA ZATEN BİR NUMARALI SABIKALI

 

Dünyada global ısınma nedeniyle ortaya çıkan iklim değişikliğinin insan aktiviteleri nedeniyle yani bilimsel deyişiyle antropojenik bir sorumlusu varsa, o ülke hiç kuşkusuz ABD’dir. ABD sera gazı salımının baş aktörlerindendir. Sera gazlarının yüzde 68’i fosil yakıt kullanımından ve endüstriyel proseslerden salınan karbondioksittir. Bu oranda enerji kullanımının yüzde 90 payı vardır. ABD’nin karbon ayak izi temiz değil, kirli ve karadır. 1900-2000 arasındaki bir yüzyıl boyunca ABD’nin saldığı karbon dioksit, tüm diğer ülkelerin salınımlarının toplamından daha çoktur. Ancak 2000’li yılların başında Çin’in yıllık salımı ABD’yi geçmiştir.

 

Konuya bir de istatistik verilerle bakalım. Dünyanın enerji kullanımından karbondioksit salımı 2014 yılında 32,4 milyar ton, 2016 yılında yine 32,1 milyar ton ile eşdeğer, ama pik düzeyde bulunmaktadır. 2005 yılında ABD’nin salımı 5,7 milyar ton iken, Çin’in salımı 5,4 milyar ton düzeyindeydi. 2014 yılına gelindiğinde Çin’in salımı 9,1 milyar tona sıçrarken, ABD’nin salımı bir miktar azalmayla 5,2 milyar ton olmuştu. ABD halen yılda 5 milyar tonun üzerinde salım yapmaktadır ki, Avrupa Birliği’nin 3,1 milyar ton olan salımından yüzde 63,8 daha büyüktür.

 

İklim değişikliğine antropojenik katkıyı sınırlandırmak, başta karbondioksit olmak üzere sera gazı emisyonlarını azaltmak için 12 Aralık 2015’de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 21. Taraflar Konferansı (COP 21) ile 12 Aralık 2015 tarihinde Paris’te anlaşmaya varıldı. Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girebilmesi için sera gazı emisyonlarının yüzde 55’ini salan en az 55 ülkenin onaylaması gerekiyordu. 22 Nisan 2016 tarihinde New York Birleşmiş Milletler merkezinde anlaşmaya 175 ülke imza attı. Ancak imza atmak yeterli olmayıp, imzacıların anlaşmayı parlamentolarından da geçirmesi gerekiyordu.

 

 

Trump işi bu noktaya götürmek yerine işten caydı ve Amerika’nın imzasının geri çekme kararını açıkladı. 1 Haziran 2017 günü yaptığı açıklamada “Paris Anlaşması iklim değişikliğiyle mücadele için değil, diğer ülkelerin ABD’ye karşı ekonomik avantaj kazanması amacıyla yapılmış bir anlaşma, Amerikalılar için kötü bir anlaşma” diyordu.

 

2015 yılı verileriyle ABD fosil yakıtların tüketiminde petrolde yüzde 19,7 ile birinci, doğalgazda yüzde 22,8 ile yine birinci, kömürde yüzde 10,3 ile üçüncü sırada yer alıyor. Yıllık karbondioksit emisyonuyla Çin’den sonra ikinci sırada. Çin’in ve üçüncü sırada olan Hindistan’ın Paris anlaşmasına itirazları yok, ABD’nin var, çünkü ABD elektrik üretiminde kömür kullanımını artırmak istiyor. Onun için önemli olan ucuz enerji ile endüstrisini besleyebilmek. Hele endüstriyel üretimde ve ekonomik büyümede kendisini sollayan Çin’i hiç mi hiç hazmedemiyor. Bir de atmosferi kirleten ülkelerin kirletmeyen ülkelere yapacakları proje desteğine para vermek istemiyor. Daha açıkçası vahşi kapitalizmi uyguluyor.

 

Trump’ın kararı, ABD’nin İklim Anlaşması’nda ilk cayması da değil. Paris Anlaşması’ndan önce 1997 yılında uzlaşılmış protokole dayalı Kyoto Anlaşması vardı. Amerika bu protokolü yine önce imzaladı, sonra imzasını geri çekti, yani sabıkası Kyoto’dan geliyor. Süresi dolmakta olan Kyoto Protokolü mekanizmalarıyla arzulanan sonucu veremeyince Paris Anlaşması yapılmıştı.

 

Paris Anlaşması’nın hedefine değinmekte de yarar var. Atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu birinci sanayi devrimi öncesi ve global ısınmanın olmadığı 1750 yılında 275 ppm düzeyinde iken, endüstriyel üretimle gelişen enerji tüketimi, üstelik birincil enerji kaynaklarının düşük verimlilikle kullanılmasına dayalı tüketimle atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu 397 ppm düzeyine çıkmış bulunuyor. Bu sürede dünya global sıcaklığındaki artış ise 0,85 derece.

 

Konunun bilimsel boyutunun dışında olanlar için ilk bakışta bir derecenin altındaki 0,85 derecelik artış küçük görünebilir, ama hiç de öyle değil. Antarktika’da çatlayan buzlar bunun sonucu. Bir derece olmasına 0,15 derece kalmış ki, bir derecelik artış iklim kuşaklarına 160’şar kilometrelik yer değiştirtebilecek etki demektir. İki derecenin üzerindeki bir artış dünyada yaşamı önemli ölçüde sınırlandırabilecektir. Bunun için karbondioksit yoğunluğunun 450 ppm düzeyine çıkması yeterli, ona da 50 ppm kalmış. Uluslararası Enerji Ajansı’nın geliştirdiği çeşitli senaryolar var. Bunlardan en radikali 450 Senaryosu. 450 ppm değerini sınır alan bu senaryoya göre dünya enerji tüketiminin planlaması yapılıyor ve 2035 yılında en fazla 2 derecelik artış öngörülüyor.

 

450 Senaryosu değil de mevcut fiili durum sürdürülecek olursa, bu trendle 2035 yılındaki sıcaklık artışı 6 dereceyi geçebilecek. Fiili durumun yerini alması için geliştirilen ve 450 Senaryosu’na göre daha ılımlı olan Yeni Politikalar Senaryosu da 3,5 derecelik bir artışa neden olacak. ABD’nin enerji trendi planlaması Yeni Politikalar Senaryosu’na yakın, ama bu dünyayı kurtarmaya yetmiyor. Trump’ın umurunda mı dünya?... Yalnız umurunda olması gereken bir şeyler olmalı. Avrupa ile arasındaki fay hattı, NATO’daki anlaşmazlıktan iklim anlaşmazlığına uzandı, dış çatlak büyüyecek. Dış çatlakla da kalmadı ABD’nin ekonomisinin yüzde 30’una hâkim dokuz eyaleti ki, bunlara Kaliforniya, New York ve Washington da dahil, İklim Anlaşması’ndan cayma kararına katılmadıklarını ve kararı tanımadıklarını açıkladılar. Çatlak içeri uzanıyor…

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 07 Haziran 2017

NOKTAYI TÜRK MİLLETİ KOYACAK!...

 

Yasaklı bir 19 Mayıs daha kutladık. Mustafa Kemal Atatürk’ün adından, ilkelerinden, Türk Milletinin gönlündeki koparılamaz bağından korkan tutucu siyasilerin marifeti ve AKP yönetimiyle 2017’nin 19 Mayıs’ında da Atatürk’ü anma etkinlikleri yasaklandı, ama Türk Milleti Atasını anmaktan geri kalmayacağını dost düşman herkese gösterdi. Görünen bir gerçek daha var ki, o da Atlantik ötesinin emperyalisti Amerika ilişkilerine nokta koymanın kolay söylenmesine karşın, Atatürk ilkelerine ve politikasına sarılmadan nokta koymanın olanaksızlığı.

 

Türkiye’yi bölüp parçalamak isteyen emperyalist güçler, sözde Türkiye’nin müttefikleri görünen maskeli düşmanları, Amerika’nın önderliğiyle, Batı’nın tüm güçleriyle Atlantik cephesinde. Buna karşın Türkiye’nin gövdesi, Atlantik cephesinin emperyalistlerine karşı stratejik müttefiklik kurabileceği ülkeler, önemli ekonomik partnerleri ve ekonomik ilişkilerinin geleceği, ihtiyaç duyduğu enerji kaynakları Avrasya’da ve Asya’da. Türkiye toprak bütünlüğünü Ege ve Doğu Akdeniz’de mavi vatanını koruyabilmek için Batı ile Doğu arasında tercih yapma zorunluluğunun sıkıntılarını ve sancılarını yaşıyor.

 

Amerika ve komutasındaki NATO Büyük Kürdistan için Güneydoğu ve Hatay’dan toprak koparmaya, Avrupa Birliği ise Yunanistan ve Kıbrıs ayaklarıyla Ege ile Doğu Akdeniz’deki mavi vatanımızı kendi münhasır ekonomik sahasına katmaya niyetli. Bütün bunlar hidrokarbon dediğimiz petrol ve doğalgaz kaynaklarına ve ulaşım yollarına hâkim olabilmek adına yapılıyor. Dün İngiliz Churchill “Bir damla petrol bir damla kandan kıymetlidir” diyordu, bugün emperyalizm liderliğini İngiltere’den devralan Amerika aynı ilkeyle stratejisini çiziyor, aynı Anglosakson politikaları uyguluyor.

 

Suriye’de açılmak istenen Amerikan ya da Kürt Koridoru, aslında hidrokarbon yolu için 9 Mayıs 2017’de Kürtlere ağır silah verilmesi kararını Trump imzaladı. Başlayan silah sevkiyatı sürecek, verilen silahlar Suriye’den sonra hedefte olan Türkiye ve İran’a yönelecektir. Bu nedenle Amerika’ya nokta koyup “Dur” demek gerekiyordu. Maalesef denilemedi, mevzi kaybedildi. Yandaş olmaktan öte Atlantik Cephesi ve Batı yanlısı, Ali Kemal gazeteciliğinin uzantısı medya şimdi bu gerçeği örtmeye çalışıyor.

 

Bu arada Avrasya’nın başta gelen ülkesi Rusya, Kürtlere silah vermiyor, ama Kürtleri bütünüyle Amerika’ya bırakmamak adına yanlış yaparak, Avrasya’nın kilit ülkesi Türkiye’ye stratejik ortaklıkla bağdaşmayacak haksızlıkta bulunuyor. Amerika’nın saldırılarına karşı Suriye’yi de gerektiği gibi koruyamaması ayrı bir soru işareti.

 

Atlantik Cephesi ve Batı’nın düşmanca tutumu karşısında ilişkilere er geç bir gün elbette nokta konulacaktır. Ancak bu noktayı 19 Mayıslarda milletin birliğinden korkanlar değil, o birlikten güç alarak seçilecek olanlar koyabilir.

 

Mustafa Özcan ÜLTANIR, 20 Mayıs 2017

 

Eyyy Amerika

METAL FIRTINA GERÇEKLEŞİYOR MU?

 

“Metal Fırtına” 2004 yılında elden ele dolaşan birden fazla kitaptan oluşan bir politik-askeri kurgu romandı. ABD’nin büyük şehirlerimizi yerle bir eden Anıtkabir’e varıncaya dek Türkiye’yi bombalamasını konu alan, sonunda da New York’ta bir Türk subayının patlattığı nükleer bombayla bedelini ödediği bir roman. Romanın birinci cildinin Türkiye’yi uyarmak için CIA tarafından yazdırıldığı iddiaları vardı. Çünkü o yıllarda Türkiye’nin Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı düzenlediği askerî harekâtlar, Kürdistan peşinde koşan Amerika’yı rahatsız ediyordu. Amerika’nın bu rahatsızlığı ve Türkiye’ye karşı asker kullanmayı planlaması, söz konusu romandan iki yıl önce 2002’de ABD Ordusu’nun gerçekleştirdiği Türkiye’yi işgal tatbikatı “Millenium Challenge 2002” (Milenyum Düellosu) ile basına yansımıştı. Kaldı ki 1992 yılında Muavenet gemimizi de aynı nedenle Ege’deki tatbikatta füzeyle vurmuş, Türkiye’ye ilk uyarısını yapmıştı. Ben Muavenet’le ilgili bu yorumumu 2007’den itibaren çıkardığımız EkoENERJİ dergimizin bir gündem makalesinde işlediğim için, 2008 yılında Genelkurmay Başkanı olmasından üç ay önce E. Org. İlker Başbuğ Paşa tarafından İstanbul’da Orduevi’ndeki bir kokteylde, hem de ilk tanışmamızda “Amerika bizim müttefikimiz olduğundan açık açık değil, ancak kapalı kapılar ardında eleştirilir” diye uyarılmıştım. Beni kendisiyle tanıştıran E. Tümg. Armağan Kuloğlu da bu uyarıya tanık olmuştu. Amerika 1990-2009 yılları arasında Kuzey Irak’ta Kürt devleti için temel oluşturuyordu.

 

Bugün de Ralph Peters’in 2006’da kan sınırları (Blood Borders) adlı lanetli haritasında çizdiği Büyük Kürdistan’ın Suriye bölümünü oluşturmaya çalışıyor, çözüm sürecinde yönetimin aymazlığı ile Fırat’ın batısında oluşturulan kantonlarda YPG’ye Kürt devleti kurdurma hazırlığında. Türk savaş uçaklarının 25 Nisan 2017’de Kuzey Irak’ta Sincar ve Kuzey Suriye’de Karakoçak dağındaki PKK ve uzantısı PYD/YPG’yi bombalaması Amerika’yı çok tedirgin ettiğinden, şu anda Mardin’in Şenyurt kasabası karşısındaki Derbesi’ye yerleşen ABD askerlerinin silahlarının, devriye gezen zırhlı araçlarının namluları Türkiye’ye çevrilmiş bulunuyor. Haberlere göre uçakları da hava kontrolü yapıyormuş.  Türkiye de sınıra çok sayıda tank, obüs ve zırhlı araç sevk ederek askeri yığınak yapmış durumda. Hava araçlarımız da bölgede keşif faaliyetinde. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, Sincar ve Karakoçak harekâtının süreceğini “Bir gece ansızın gelebiliriz” diyerek duyurmuş bulunuyor. PKK, PYD/YPG’yi koluna takmış Amerika ile Türkiye arasındaki gerginlik silahlı çatışmaya dönüşebilir mi? İhtimal yüzdesi giderek arttığından, Türkiye zikzak yapmadan Rusya, Çin, Hindistan, İran ile ilişkilerini güvenlik bağlamında geliştirmeli, Suriye’nin meşru Esad yönetimiyle diyaloğu başlatmalı. ABD’nin de Kürecik’teki, İncirlik ve Diyarbakır üslerindeki faaliyetleri Kuzey Suriye’de bize karşı mevzilenmiş kuvvetleri çekilinceye, PKK/PYD/YPG’ye desteği kesilinceye  kadar sınırlandırılmalı ya da tamamen durdurulmalıdır. Sonrası ise NATO bağlantısının geleceğine bağlı olarak değerlendirilmelidir. Karşımızda maskeli müttefikimiz var, ama gerçek yüzü artık göründüğünden ulusça milli birlik içinde, milli seferberlik ruhuyla teyakkuzda olmalıyız.

 

Mustafa Özcan ÜLTANIR, 1 Mayıs 2017

İşte Referandumun Sonucu:

HALKI BÖLÜNMÜŞ VE GERGİN BİR TÜRKİYE

 

16 Nisan 2017 referandumunun şaibeli ve tartışmalı sonucu görünürde yüzde 51,21 Evet, yüzde 48,79 Hayır, ama gerçek sonuç halkın yarı yarıya Evetçiler ve Hayırcılar diye ikiye bölünmesi, Türkiye’de siyasi gerginliğin ve halkın tedirginliğinin zirve yapması oldu. Atatürk Cumhuriyeti’ne, Atatürk devrimlerine, Atatürkçü ve ulusalcı yönetime karşı rövanş çabasında olan AKP iktidarının, Bahçeli bastonuyla getirmek istediği anayasa değişikliğinden huzur ve istikrar beklemek zaten hayal olurdu. Evet ve Hayır oyları arasında yüzde 1,21 ile oluşan fark, Evet’in kazanması için elbette yeterli, hatta fark bir oy bile olsa kazanım için yeterliydi, ama doğruluğuna gölge düşmemiş sonuç olması şartıyla. Evet ve Hayır taraftarlarının eşit koşullarda propaganda yapması devlet gücünü elinde tutan iktidar tarafından engellendi, devletin zirvesine kadar tarafsızlık dışlanarak Evetçi bir baskı oluşturuldu. Gazetelerde, radyo ve televizyonlarda gelişmiş demokrasi standartlarında bir yarışa izin verilmedi. Yerel kamu görevlileri Evet kampanyasına omuz verdiler. Tüm bunlar yetmedi, Yüksek Seçim Kurulu’nun hukuk kurallarına uymayan kararıyla, içleri Evet oyu ile doldurulmuş ve mühürsüz olduğu için aslında geçersiz zarflarda yer alan 2,5 milyon Evet oyu geçerli sayıldı. Evet ile Hayır arasındaki farkı sağlayan oy sayısından büyük, geçersiz sayılması gereken oylarla alınmış bir sonuç. Mühürsüz oy kullanmaya onay veren Yüksek Seçim Kurulu, sandıklar açıklanıp sonuçların dökümü yapılırken 6 dakika için de internet bağlantısını erişime kapattı. Yüksek Seçim Kurulu kararının oylamanın bitmesine yakın saatte alınması da ayrı bir skandal. Geçersiz sayılması gereken oyların sandığa nasıl sokulduğu ise halkın sosyal medyasında görsel olarak tüm çıplaklığıyla yer aldı. Zorlama ve usulsüzlüklerle sağlanan, halkın gerçek tercihini yansıtmayan bu referandumun getireceği anayasa değişikliği sürdürülebilir olmayacaktır elbette. Türkiye’nin devlet yapısında tahribatlar yapmaksızın, halkın kutuplaşıp cepheleşmesine fırsat tanıyacak siyasal eylemlere girişmeksizin, bu referandumun hukuk adına iptal edilmesi tek ve doğru yol olacaktır. Bazıları aksini sansa da atı alan Üsküdar’ı henüz geçemedi. Atalarımız boşuna “At binebilenin kılıç kuşananın” dememişler

 

Mustafa Özcan ÜLTANIR, 18 Nisan 2017

SALDIRGAN AMERİKA KINANMALIYDI…

 

İdlib’deki kimyasal patlamanın Suriye rejim güçlerinin saldırısı olduğu kanıtlanmadan, Birleşmiş Milletler’den silah kullanım kararı çıkmadan ABD’nin 7 Nisan füze saldırısı, emperyalist korsan saldırı oldu. Kimyasal patlamanın saldırıya bahane yaratma kumpası olduğu iddiası da var. 59 Tomahawk füzesinden 23 ‘ünü isabet ettirebilen, vurduğu hava alanını kullanılamaz hale getiremeyen ABD’nin askerî açıdan başarısız saldırısının temel amacı, hangarda tamir bekleyen beş-altı arızalı uçağı vurmak değildi elbette. Asıl hedefinin Suriye denklemine ağırlığını koymak, Kürdistan için bir temel taşı daha yerleştirmek, Suriye’den sonraki hedefi Türkiye’yi sarsmak olduğu görülebilmeli. 15 Temmuz’dan sonra Türkiye-Rusya ilişkileri olması gereken biçimde gelişirken, Amerikan saldırısının Türkiye tarafından resmen desteklenmesiyle ciddi bir yara almıştır. Rusya, Türkiye ve İran inisiyatifiyle yürüyen Suriye barış süreci de bir ölçüde dinamitlenmiştir. ABD ayrıca, Suriye’de büyük yenilgi alan taşeronları DAEŞ ve YPG’ye moral vermiştir. Saldırıdan sonra gündeme gelen ABD güvenli bölgesi de Kürt koridoruna ve Kürdistan’a verilecek güvenceden başka bir anlam taşımaz. Kısacası Amerika’nın Suriye’deki varlığı ve harekâtı Türkiye’ye tehdit oluşturmaktadır. Suriye’de İncirlik’e alternatif üs kurma çalışması da gelecekte Türkiye’yi vurucu üs arayışıdır. Hal böyle olunca, Amerika’nın füze saldırısını alkışlamak yerine kınamak gerekir. Ne yazık ki Trump’a yanaşma arayışıyla bugünkü yönetim saldırıyı alkışlamıştır. Hem de 15 Temmuz kalkışmasının arkasındaki asıl gücün ABD olduğunu unutarak. ABD’nin politikası ve stratejisi Obama gitti, Trump geldi diye değişmiyor, değişen sertlik derecesi. Türk milletinin birliğinin ve ulusal bilincinin her türlü sertliğe karşı aşılmaz ve aşınmaz kalkan olduğu asla unutulmamalı!...

 

 

Mustafa Özcan ÜLTANIR, 12 Nisan 2017

 

HAYIRRR!..

 

Neye, neden, niçin “Hayır”?

• Referandumla getirilmek istenen çarpık anayasa değişikliğine HAYIR.

• Millet egemenliğinin temsilcisi Meclisin etkisizleştirilmesine HAYIR.

• Tarafsız olmayacak partili Cumhurbaşkanlığına HAYIR.

• Seçilmişler yerine atanmışlar sistemine HAYIR.

• Hükümetlerin kurulmasında Meclisin güvenoyunun kaldırılmasına HAYIR.

• Hükümetlerin Mecliste gensoruyla hesap vermesinin engellenmesine HAYIR.

• Beşer yıllık Meclis dışı denetimsiz hükümetler oluşumuna HAYIR.

• Yetkileri tek adamda toplayacak kuvvetler birliğiyle otoriter yönetime HAYIR.

• Çoğulcu demokrasiden diktaya sapma tehlikesine HAYIR.

• Cumhurbaşkanlığının saygınlığını korumak adına HAYIR.

• İsteklilerin “Hayır” yanlılarını teröristlerle aynı safta göstermesine HAYIR.

• Milletimizin “Evetçiler” ve “Hayırcılar” diye iki safa ayrılmasına HAYIR.

Yukarıdaki bir düzine nedenle Atatürk Cumhuriyetinin temeline ters ve çoğulcu demokrasinin ilkelerine aykırı “Türk Tipi Cumhurbaşkanlığı” adlı Başkanlık Sistemi’ne HAYIRRR!.. Çünkü, geleceğimizin güvencesi için 15 Temmuz 2016 akşamı sergilenen milli iradenin oluşturduğu birlik ve beraberlik ruhu ile 7 Ağustos 2016 günü Yenikapı mitinginde sergilenen siyasal uzlaşmanın sürdürülmesi gerekiyor…

 

Mustafa Özcan ÜLTANIR, 1 Mart 2017

KIBRIS’TA HAYIRLI KAPI ÇARPMASI SONUN BAŞLANGICI OLMALI…

 

Kıbrıs müzakerelerinde masa devrildi. 17 Şubat 2017 tarihli görüşmede, Rumların ENOSİS saplantısını kaygıyla dile getirenKKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’ya kızan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Anastasiadis bağırarak, kapıyı vurup çıkarak masayı terk etti.Rum Meclisi’nin “1950 ENOSİS (Ada’nın Yunanistan’a bağlanması) Plebisitinin Rum okullarında kutlanması” kararına karşı gösterdiği tepkide Akıncı haklıdır. Ancak, Rum Meclisi’nin aldığı karar Türk tarafı ve KKTC yöneticileri hele hele Cumhurbaşkanı için hiç de şaşırtıcı olmamalıydı. Rumların ENOSİS idealinden vazgeçmediğinin bilinmesi gerekir. Rumların çözümden anladıklarıENOSİS yolunda engellerin kaldırılmasıdır. O nedenle Türkiye’nin garantörlüğünün sona ermesini, Türk askerinin çekilmesini istiyorlar. Annan Planı Kıbrıs için Sevr planı gibiydi, KKTC bu badireyi Rumların referandumda “hayır” demeleriyle atlattı ve Türkler için hayırlı oldu. Şimdi Rum tarafının kapı çarpması da müzakerelerin bir daha başlatılmamak üzere kesilmesiyle “hayırlı sonun başlangıcı” olmalı. Rum liderin hareketini bir bahaneyle yumuşatmak, görüşmelere kalınan yerden devam etmek Türk kesimi adına talihsizlik olur. AKP iktidarı Annan Planı’nı Denktaş’a rağmen destekleyerek tarihi bir hata yapmıştı, bu kez KKTC üzerine baskı kurarak görüşmelerin devamını sağlarsa hatasını tekrarlamış olur. Yıllardır ENOSİS hayaliyle onca çözüm sürecini engelleyen Rumların oyalama oyunu bozulmalı, devrik masa Türkiye ve KKTC tarafından kaldırılmamalı. Türkiye KKTC’nin uluslararası platformda tanınması için harekete geçmeli. İzlenmesi gereken ulusal yol önerimiz;“Yavru Vatan Kıbrıs ve Mavi Vatan Parçası Doğu Akdeniz” adlı makalede (http://www.ultanirplatformu.com/06-02-2017.html)yer almaktadır.

 

Mustafa Özcan ÜLTANIR, 21.02.2017

 

 

DENETİMSİZLİĞE KOŞMAK …

 

‘Türk Tipi Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ diye Meclis’in denetleyemeyeceği bir hükümet modeli getirilmek isteniyor. Anonim Şirket yapısıyla devlet denetimi dışında kalan ve özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösterecek olan Varlık Fonu’na devletin kıymetli ve değerli varlıkları aktarılıyor. Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun parası ile Milli Piyango ve At Yarışları’nın ardından, Ziraat Bankası, BOTAŞ, TPAO, PTT, Borsa İstanbul, TÜRKSAT, Türk Telekom Hazine hissesi, ETİ MADEN, ÇAYKUR daha sonra THY ve Halk Bankası Hazine hissesi, son olarak da İzmir Limanı bu fona aktarıldı. Bu kadarla kalmayıp başka varlıklar da aktarılabilir. Varlık Fonu devir aldığı kurumları işletebilir, özelleştirebilir, ipotek edip proje finansmanı diye dış borç alabilir. Osmanlı’yı batıran Duyunu Umumiye gibi faaliyet gösterecek demiyoruz, ama kötü yönetimle onu da yapabilir. Partili bir Başkan’ın Meclis’in etken denetiminden korunmuş hükümetine bağlı olacak Varlık Fonu ile devletin malının mülkünün kamu denetimi dışında kullanımı isteniyor. Bu denli denetimsizliğe egemenliğin kayıtsız şartsız sahibi milletimiz evet diyebilir mi? Dememeli elbette! Milletimizin demokrasi ve 15 Temmuz Milli İrade Şuuru ile denetimsizliğe yol vermeyeceği ‘HAYIR’lı aydınlık günler dileğiyle…

 

Mustafa Özcan ÜLTANIR, 14 Şubat 2017

MECLİS TARİHİNİN EN TARTIŞMALI KARARI

 

“Cumhurbaşkanlığı Sistemi” adı altında getirilmek istenen “Başkanlık Sistemi” için Meclis’ten 20 Ocak 2017 oturumuyla geçirilmiş olan anayasa değişikliği, 97 yıllık Meclis’in, hatta 141 yıllık Meclisli yaşam tarihinin en çok tartışılacak kararıdır. 97 yıl önce kendi hükümetiyle Kurtuluş Savaşı’na bayraktarlık ederek Gazi Meclis unvanını kazanmış, her zaman başta olmayı bilmiş bir Meclis, her nasılsa önemli yetkilerini öyle ya da böyle bir kişiye devretme kararını verebilmiştir. Kendisine dayalı hükümet dönemini sona erdirmeye rıza gösterebilmiş, kuvvetler ayrılığının kuvvetler birliğine dönüşmesini kabul edebilmiştir. Hukuk devleti yerine kanun devletine gidecek yolu açabilmiştir. Oysa kanunlar bazen şiir gibi güzel yazılabilir, ama hukuki olmayabilir. Yapılmak istenene ister rejim isterse sistem değişikliği denilsin, işin gerçeği köklü bir yasama, yürütme ve yargı değişikliğidir. Bu açıdan bakılınca kimin Cumhurbaşkanı olacağının da hiç önemi yok. Çünkü çağdaş devletlerin rejimi ya da sistemi artık bir adama göre değil, egemenliğin çoğunlukçu ya da çoğulcu demokrasi anlayışıyla nasıl kullanılacağına göre yapılandırılıyor. İster çoğunlukçu isterse çoğulcu olsun, her ikisinin tabanında da aydınlanma sürecinin olgusu demokratik parlamenter sistem yatar. Ülkemizin eksikliği ise aydınlanma sürecinin yeterince yaşanmamış olması, halkın pek çok demokratik hakka uğraşı vermeksizin tepeden inme ulufe gibi kavuşmasıdır. Halkımızın hep sözü edilen güvenilir sağduyusunda egemenlik, demokrasi, hukuk devleti bilinci ne kadar yer etmiştir acaba? İşte şimdi onu bu değişikliğin referandum sonucuyla yaşayarak göreceğiz. Umarız kazanımlar yıkılmaz, pekiştirilir.

 

Unutmayalım ki ulus yaşamında aydınlıklar hayırlı, karanlıklar hayırsızdır.

 

Mustafa Özcan ÜLTANIR, 21 Ocak 2017

ATLANTİK YAKASI LAİK-MUHAFAZAKÂR ÇATIŞMASI PEŞİNDE

 

Yeni yılın ilk saatini henüz geride bırakmışken İstanbul’da bir gece kulübü katliamıyla terörün yüzünü göstermesi, süregelen karanlığın bir sonucu. Bu karanlığı Arayış ve Gündem’de 31 Aralık günü dile getirmiştik (http://www.ultanirplatformu.com/31-12-2016.html). Atlantik yakasının emperyalisti 15 Temmuz darbe girişimiyle Türkiye’yi karıştıramadı, etnik çatışma çıkaramadı, Türkiye’yi mezhep savaşına sokamadı, Rusya İle çatıştıramadı, tam tersi Rusya ile dostluğunun pekişmesine neden oldu, Suriye’de Fırat Kalkanı harekâtıyla açmaya çalıştığı koridor kesildi, bu ortamda Suriye Halep’te çeteleri temizlenmekle kalmadı, oluşturup beslediği IŞİD-DAEŞ adım adım kazınıyor, YPG vuruluyor ve Fırat’ın sadece batısının değil, doğusunun da kazınacağını görüyor. Türkiye’yi geri çekebilmenin, birliğinin bozulması ve iç karışıklığıyla olabileceğini düşündüğünden, şimdi “Laik-Muhafazakâr Çatışması” çıkarma peşinde görünüyor. Bunun için yılbaşı eğlencesinde katliam tezgahladı ve bir IŞİD militanına tetik çektirdi. Ancak, sağduyu sahibi Türk halkının birliğini bozamaz, niyetini gerçekleştiremez. O militanın arkasında gizli servis örgütleri ve CIA’nın olduğundan kuşku duyulmamalı. Gizlenebilmek amacıyla “saldırıyı aydınlatabilmek için yakın işbirliği” teklif ediyor. Atlantik yakası timsahının ne gözyaşına ne de teklifine kanmalı…

 

Mustafa Özcan ÜLTANIR, 02 Ocak 2017

Kategoriler

DUYURULAR