RUSYA İLE STRATEJİK DOSTLUĞA DEVAM

 

 

5 Mart 2020 günü Moskova’da gerçekleşen Erdoğan-Putin Zirvesi’nden çıkan önemli olgu, “Rusya ile Stratejik Dostluğa Devam” olmuştur. “İdlib’de Ateşkes” kararı bu dostluğun sonucudur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi, aramıza bir yerden kara kediler sokulmuş olsa bile arabozucular amaçlarına ulaşamamışlardır. Rusya Devlet Başkanı Putin’in dediği gibi de Suriye sorununda yer yer farklı görüşlere sahip olsak da Erdoğan ve Putin ikilisi sorunları aşarak stratejik dostluğu korumasını bilmişlerdir.

 

Türkiye’nin ve Rusya’nın çıkarları için olduğu kadar, Avrasya’nın geleceği için de bu stratejik dostluğu korumak ve sürdürmek önemlidir. İdlib kriziyle Türkiye-Rusya stratejik dostluğu test edildiği gibi, Türkiye’nin askerî gücü de bir kez daha sınanmıştır. Türkiye-Rusya dostluğu 100 yıl öncesinde Atatürk ve Lenin tarafından oluşturulmuştu. Bu dostluk oluşturulurken, Çarlık Rusya’sı ile Osmanlı İmparatorluğu’nun düşmanlıkları tarihe gömülmüştü. Bugün gelinen noktada, Avrasya’nın iki önemli ülkesinin dostluğunun süreceği kara kedilere karşın bir kez daha gösterilmiş oldu.

 

Türkiye-Rusya Arasına Kara Kediler Girememeli

 

Türkiye ile Rusya’nın arasına giren kara kediler, Atlantik yakasından ve Batı cephesinden gönderilmektedir. Bu kez de Amerikan, Fransız ve Alman kedileri bir anda sahneye çıkıverdiler. İdlib’de çatışmalar başlayıp da ilk şehitlerimizi verdiğimizde, Türkiye’ye koşan Amerika’nın Suriye temsilcisi Jeffrey, “Şehidimiz var” diye boy gösterip kışkırtıcılığa başlamakta gecikmedi.

 

Türkiye ve Rusya aracısız her konuyu görüşüp tartışabilirken, Fransız Cumhurbaşkanı Macron ile Alman Şansölyesi Merkel, sanki üzerlerine vazifeymiş gibi, Putin ve Erdoğan’ı kendilerinin katılacağı dörtlü zirveye çağırarak pozisyon alma, inisiyatif kapma çabasına girişiverdiler. Emperyalist blokun oyunları ve kumpasları hiç bitmez, sadece mutasyona uğrayarak şekil değiştirir.

 

Türkiye İdlib’de Kendi Sınır Güvenliği İçin Konuşlandı

 

Türkiye, Astana sürecinde Soçi Mutabakatı ile İdlib’de çatışmasızlık bölgeleri oluşturma, teröristlerin elindeki ağır silahların bölgeden çıkarılmasını sağlama gibi çetrefilli bir görev üstlenmişti. Bu Türkiye’nin benim işim değil diyerek kenara çekilebileceği, vazgeçebileceği bir görev değildi. Çünkü, İdlib’deki terör cerahati temizlenmezse, yarınlarda o sorun Hatay sınırından Türkiye topraklarına taşınacak bir tehlikeydi. Kaldı ki İdlib’den Hatay sınırımıza ciddi bir göç tehlikesi de vardı.

 

İdlib’de bir düzine İslâmî terör örgütlerine bağlı teröristlerle iç içe dört milyon Suriyeli yaşıyordu. Teröristlerin üçte ikisi Heyeti Tahrir el-Şam (HTŞ) adlı Sünni Müslüman kardeşler örgütüne bağlıydı. Suriye rejimi ile aralarındaki mezhep farkı düşmanlığı körüklüyor, sorunu büyütüyordu. Türkiye bu tehlikeyi barışçıl yöntemlerle ve zamana yayarak çözmeye çalışıyordu. Rejim ve Rusya onları hızla etkisizleştirme çabasındaydı. Rusya Türkiye’yi üstlendiği görevi yerine getirmemekle eleştiriyor, rejim ise Sünni HTŞ gruplarına yardım yapmakla suçluyordu.

 

İdlib’de çatışmalar bir türlü bitmiyor, rejim ve radikal muhalifler arasında ateşkes uzlaşmalarına uyulmuyordu. Sonunda rejimin teröristleri etkisizleştirmek için başlattığı büyük harekâtı katliama dönüştüğünden, İdlib’den Türkiye sınırına ciddi göç akımı başlamıştı. Türkiye gözetleme kuleleriyle bölgede duruma hâkim olabilmek için önemli bir askeri gücü İdlib’e göndermek zorunda kaldı. Rejimden ve Rusya’dan Soçi mutabakatı sınırlarına uyulmasını istedi, ama isteği karşılık bulmadı. Türkiye’nin uyarısına karşın hava harekâtlarıyla gözetleme kulelerine ateş açıldı, Mehmetçiğimiz şehit edildi. Şiddetlenen çatışmalar, Türkiye sınırına yoğun bir göç akımını başlattı.

 

5 Mart 2020’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin, Türkiye ve Rusya’nın Stratejik Dostluğunu korumasını bildiler. Putin “Stalin Hatası” yapmadı.

 

Türkiye-Rusya İlişkisinde Gerilme ve Dış Politikada Yalpalama Yaşandı

 

Her geçen gün şiddeti artan çatışmalar karşısında, Türkiye rejimin İdlip’deki bu harekâtını hemen durdurmasını isteyince, Rusya ile de görüş ayrılığına girmekle kalmadı, birdenbire ve gereksiz yere Türkiye-Rusya ilişkisi gerildi. Saldırılardan Rusya’nın birinci derecede sorumlu tutulması gerginliği artırıyordu. Türkiye’nin istekleri karşısında Rusya’nın pasif kalışı, çatışmaları terör mücadelesi diye desteklemeyi sürdürmesi Ankara-Moskova arasında soğuk rüzgârları estiriyor, Türkiye’de diplomatik karmaşa yaşanmasına neden oluyordu.

 

Türkiye bu kez Rusya’dan umudunu kesmişçesine Amerika’dan, NATO’dan ve Batı’dan yardım istiyordu. Amerika, Fransa ve Almanya bu fırsatı değerlendirerek, Türkiye-Rusya stratejik dostluğunu bozabilmek amacıyla, sözde Türkiye’yi destekler görünerek inisiyatif kapmak için sahneye fırlayıverdiler. Türkiye’nin Amerika’dan ve NATO’dan yardım istemesi onları, Türkiye dün olduğu gibi yeniden Atlantik cephesi ve Batı kampına dönecek diye umutlandırırken, Türkiye-Rusya ilişkisini de ister istemez gölgeliyordu. İçeride ve dışarıda “Rusya’ya güven olmaz” düşüncesi işleniyordu.

 

Böyle bir diplomatik karmaşa ortamında, Türkiye İdlib’de askeri önlemlerle sınırına yönelik göçü engelleme çabası içindeyken, Suriye rejim uçaklarının saldırısı sonucu bir günde 34 askerimiz birden şehit edilince, ülkemiz haklı olarak 27 Şubat’ta yasa bürünüyor, Türkiye İdlib’de Bahar Pınarı Harekâtı’nı başlatıyordu. Saldırıyı yapan rejim, Türkiye’nin misli ile ödetme kararı karşısında ciddi askerî kayıplar veriyordu. Akıttıkları Türk kanı yerde bırakılmadı. Ancak gerginlik bir anda zirve yapmış, Rusya’nın ve Türkiye’nin askerî olarak çatışma olasılığı tartışılır olmuştu.

 

Böylesine gergin bir ortamda, Erdoğan ve Putin ikilisi telefon görüşmesi yapıyorlardı, ama çözüm bulamıyorlardı. 5 Mart’ta yüz yüze görüşmeleri gündeme gelmişti, ancak Macron ve Merkel’in gereksiz ortaya çıkışı karşısında Putin tepki koyuyor, 5 Mart belirsizliğe iteleniyor, Kremlin’den o tarihin Putin için uygun olmadığı açıklanıyordu. Bu arada Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkanı Trump’dan ve NATO’dan yardım arayışındaydı, Patriot füzeleri istiyordu. Amerika ise bir şey vermeden önce Türkiye’den ödün koparmak, Türkiye’yi kapısına bir daha kopmayacak şekilde bağlamak isteğindeydi.

 

Sonuçta ABD ve NATO Türkiye’ye somut bir destek vermiyor, her zaman olduğu gibi oyalama uyguluyorlardı. Sorunun çözümü için Rusya’nın Türkiye ile Batı misyonerlerini ortak etmeden ikili görüşmenin gerektiği bir kez daha ortaya çıkıyordu. Stratejik dostluğun gereği de buydu. Kaldı ki ABD ve NATO’dan çok Rusya önemliydi. Suriye’de Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği biçimde yasal olarak bulunan Rusya ile uzlaşmadan, sürdürülen Astana sürecine uygun adım atmadan krizin çözülmesi olanaksızdı.

 

Platformumuzda yer alan “Kararsız Sapma Türkiye’ye Kaybettirir” ve “Amerika ile Birlikte Olmak ya da Olmamak” başlıklı Arayış ve Gündem makalelerimizde vurguladığımız gibi; Türkiye, Rusya ve Amerika arasında yalpalayarak sorunlarına çözüm bulamazdı. Nitekim bu kez de öyle oldu. Amerika, aynada kendine bakmayarak, “Rusya’dan güvenilir dost olmaz” öğüdünü vermekle yetindi. Talep ettiğimizde satmamasına bakmaksızın, “Rusya’dan S-400’leri aldığınız için bizden Patriot alamazsınız” demekten çekinmedi. NATO ise sözden öte hiçbir adım atmadı.

 

Moskova Zirvesi Öncesi Türkiye Rusya’ya Karşı Kışkırtılmak İsteniyordu

 

Atlantik yakası ve Batı Cephesi müttefiklerimizin, yani tescilli emperyalist dostların iki yüzlüğü bir kez daha ortaya çıkınca, Rusya 5 Mart tarihli Moskova Zirvesi’ne onay verdi. Zirveye kadar olan kısa süreçte Türk Silahlı Kuvvetleri rejim karşıtı ılımlı muhalifler ve Suriye Milli Ordusu ile işbirliği yaparak, masaya Türkiye’nin güçlü oturabilmesi için İdlib’de gereken askerî adımları attı. Zirve’nin yapılmasına ramak kalmışken, Atlantik Yakası ve Batı Cephesi’nin kışkırtmaları sürüyordu.

 

Zirveden bir gün önce Türkiye’ye gelen Jeffrey, Amerika’nın Türkiye’ye içeriği bilinmez mühimmat yardımı yapacağını söylüyordu, aslında “yeter ki savaşı sürdürün” demek istiyordu. 5 Mart zirve günü ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, “NATO ortağımız Türkiye’nin Esad, Ruslar ve İranlıların Suriye içinde yaptıklarının yarattığı riske karşı kendini savunma hakkına sahip olduğuna inanıyoruz… Türk Hükümeti bizden birkaç şey talep etti, taleplerini değerlendiriyoruz” diye sözde desteğini açıklıyordu. Onun amacı da Jeffrey’nin söylemek istediğinden farklı değildi.

 

Amerika’nın açık kışkırtmalarının yanısıra, Türkiye içinde de Amerikan yandaşlarının, sözde milliyetçi görünümle Rusya karşıtı kışkırtmaları görülüyordu. Boğazdan geçen Rus savaş gemilerinin adı ile 93 Türk-Rus Savaşı komutanları arasında bağlantı kuruluyordu. Rusya bu gemileri seçerken kasıtlı davranmadıysa, özen göstermeyerek hata yapmıştı. Çarlık Rusya’sı karşısında 93 Harbi’nde hezimete uğrayan Osmanlı İmparatorluğu bugün yoktu, Atatürk’ün kuruluşunda Lenin ile de işbirliği yaptığı Türkiye Cumhuriyeti vardı. Rusya’nın bu özensiz yanlış tutumu, Amerikan yandaşlarının “Moskof düşmanına güven olmaz” sözleriyle ortaya çıkmalarına neden oldu. 15 Temmuz sonrası başlayan Türkiye-Rusya yakınlaşması son mu bulacaktı?

 

Putin “Stalin Hatası” Yapmadı

 

5 Mart Zirvesi öncesi “Ateşkes çıkar mı çıkmaz mı, yoksa Türkiye ve Rusya çatışmaya mı sürüklenir?” endişesi tartışma konusuydu. Ancak iki ülke arasındaki stratejik dostluğa dayalı olarak, liderlerin aklıselimle konuyu masaya yatırmaları çözümü getirdi. Erdoğan-Putin ikilisi 5 Mart akşamı kameralar karşısında sonucu açıklarken, anlaşılıyordu ki Putin “Stalin Hatası” yapmaktan kaçınmıştı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Stalin’in Türkiye’ye karşı yanlış politikası, Türkiye’yi Amerika cenahına itmişti. Tarihten ders çıkaran liderler büyük devlet adamlarıdır. Putin, 15 Temmuz sonrasında olduğu gibi, 5 Mart’ta da Türkiye’nin yanında yer alarak, Amerika’ya meydanı bırakmadı.

 

5 Mart mutabakatı, tarafların dengeli çıkarlarına uygun bir anlaşma olarak görünüyor. Öncelikli hedef elbette çatışmanın önlenmesiydi. Radikal unsurlardan temizlenmiş M4 karayolunun 6 km güneyinde ve kuzeyinde güvenli bölge oluşturulması, Türkiye sınırına yönelik göçü önlemeye yarayacak bir önlemdir. Bu yol üzerinde Türk ve Rus askerleri ortak devriye görevi yapacaklardır. Rejimin yapacağı herhangi bir ilerleme ve saldırıya karşı Türkiye’nin müdahale hakkı kabul edilmiştir. Türkiye’nin gözlem noktaları da kalacaktır. Barışa gidebilmek için önemli bir adım olan bu ateşkes anlaşmasının, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından desteklenmesinin Amerika tarafından veto edilmesi ise düşündürücüdür.

 

Türkiye’nin Rusya ile stratejik dostluğunu bozamayan, kışkırtmaları boşa çıkan Amerika, 5 Mart mutabakatını olumlu ve umut verici bulduğunu söylerken riyakarlığını koruyordu. Çünkü, daha sonra Başkan Trump seçmenleri ile yaptığı görüşmede “Bırakalım Türkiye ve Suriye savaşsın” diyordu. Büyük İsrail’e yol açmak için Türkiye’nin ve Suriye’nin savaşarak birbirilerini zayıflatmaları, “Haçlı-Siyonist” ittifakının ortak arzusudur elbette. Atlantik yakasının ve Batı cephesinin beklentisi, İdlib’de sağlanan ateşkesin sürdürülebilir olmayacağı, yakın zamanda bozulacağı şeklinde sürüyor. Öte yandan Amerika böyle bir ateşkes sonucu, Esad güçlerinin Fırat’ın doğusuna yönelerek PYD/YPG üzerine harekât yapmalarından da endişeli.

 

İdlib’de korunması gereken ateşkes ve yeni bir statüko oluşturulmuş bulunuyor.

 

İdlib’de Yeni Statüko Korunmalıdır

 

İdlib’de 5 Mart saat 0.01’den itibaren başlayan ateşkes sürdürülmelidir. Bunu sabote etmek isteyenler olacaktır. İdlib’deki İslâmî terör örgütlerinin ve başta HTŞ’nin içinde Amerika CIA örgütünün eli vardır. Oyunlarına gelinmemelidir. İdlib’de öncekinden farklı yeni bir statüko oluşmuştur, artık yeni statükonun korunması esastır. 5 Mart Moskova anlaşmasıyla varılan mutabakat Türkiye için kazançtır. Ateşkesin bozulmayarak sürdürülmesi, Türkiye’nin eksik kalan Barış Kalkanı Harekâtı’nın kilit noktalarının tamamlanarak, PYD/YPG güçlerini etkisizleştirmek için yeni fırsatlar doğurabilir.

 

Bundan sonra yapılması gereken, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı uyarınca, Suriye sorununa çözüm getirici siyasi sürece işlerlik kazandırmak olmalıdır. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılıdır ve bu sürece giden yolda, Rusya ve İran ile birlikte hareket etmenin yanısıra, Suriye yönetimi ile de diyaloğu geliştirmelidir. 5 Mart sonrası Esad’ın basına Türkiye ile ilgili olumlu demeçler vermesi, yeni bir kapı aralanmasına neden olabilir. Bu kapı aralanmadığı sürece, Suriye’de sözde Ermeni soykırımını tanımak, Libya’da Hafter ile işbirliği yapmak gibi Türkiye’yi rahatsız edici eylemlerin sonu gelmeyecektir.

 

İdlib’in radikal unsurlardan temizlenmesi sorunu varlığını koruyor. Ateşkesi tehdit eden en önemli sorun da bu. Rusya ve rejim Türkiye ile çatışarak değil, ancak anlaşarak bu temizliği yapabileceklerini 5 Mart öncesi yaşananlardan görmüş olmalılar. Yaşananlardan alınan dersle ateşkesin devam ettirilmesi, tansiyonun düşürülmesi, kısa bir süre sonra İdlib bölgesinden Türkiye sınırına göç eden Suriyelilerin geriye dönmesine neden olacaktır. Ancak taş taş üstünde kalmamış denilebilecek İdlib’in yeniden onarılması, ama öncesinde geçici yerleşim yerlerinin oluşturulması gerekiyor. Yıkılan yaşam ortamlarının onarılmasına yardımcı olunması, acı çeken o insanlara kolaylık sağlanması, bölge ülkelerinin işbirliğiyle gerçekleşecektir. Bu da Astana sürecinin yarınlardaki işleviyle olanaklıdır.

 

İdlib’den Doğu Akdeniz’e ve Libya’ya Uzanan Stratejik Ortaklık

 

5 Mart’ta 5 saat 40 dakika süren Erdoğan-Putin Zirvesi’nde tartışılan sadece İdlib sorunu olmamış, Doğu Akdeniz ve Libya konusu da tartışılmıştır.  Böyle olması da gerekiyordu. Çünkü İdlib’deki anlaşmazlık, olumsuz olarak Doğu Akdeniz’e ve Libya’ya yansıyacaktı. Türkiye Libya’da ve Doğu Akdeniz’de karşılıklı ve dengeli çıkarlar ilkesinde Rusya ile ortak hareket etmelidir. Rus Strateji uzmanı Dugin de buna işaret ediyor ve öneriyor. Doğu Akdeniz’de Türkiye ve Rusya ortak enerji projeleri gerçekleştirebilir. Libya’da ise Hafter virüsü etkisiz hale getirilip, petrol ve gaz kokusu peşinde koşarak Libya’yı karıştıran emperyalistlerin oyunları boşa çıkarılabilir. Stratejik dostluk böyle projelerin gerçekleştirilmesine olanak sağlayacaktır.

 

Temelde Her Şey Türkiye’nin Gücüne Bağlı

 

Buraya kadar Türkiye-Rusya stratejik dostluğunun önemini vurgulayıp, iki ülkenin Suriye’de, Libya’da Akdeniz’de barışa katkı yapacağına değindik. Tabii ki dostluk güven gerektirir. Güven de tarafların dikkatli davranışıyla sağlanır ve korunur. Türkiye ve Rusya aralarındaki güveni artırarak stratejik dostluğu sürdürmek zorundadırlar.

 

Türkiye açısından son İdlib krizini de göz önünde tutarak çıkarmamız gereken bir sonuç daha var. Türkiye ne Amerika’ya ve ne de Rusya’ya ya da Çin’e dayanarak sorunlarını ulusal çıkarlarına göre çözümleyebilir. Sorunlarını kendi gücüyle çözümlemek zorundadır. Bunun için güçlü Türkiye gerekir. Güçlü Türkiye ise, “Güçlü Devlet” ve “Güçlü Ordu” demektir. Milli ve yerli güç eksikliğini hiçbir ithal-yabancı güç karşılayamaz, o nedenle gücümüzü sürekli artırmak zorundayız. Ancak, güven duyacağımız stratejik ortaklıklara da her zaman ihtiyacımız olacağı bir gerçektir.

 

 

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 08 Mart 2020

AKINCI’NIN YAPTIĞI VATAN HAİNLİĞİ

 

Makamını da Soyadını da Hak Etmeyen Akıncı

 

Rum yandaşı Akıncı, bundan böyle Türk lider sayılamaz, yaptığı Rum’a uşaklıktır ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası’nın 103’üncü maddesindeki tanımla vatan hainliğidir. Böyle bir kişiye KKTC Cumhurbaşkanı denilemez ve kimse de dememeli.  Çünkü ona Cumhurbaşkanı demek, KKTC Cumhurbaşkanlığı koltuğuna ilk oturan devletin kurucusu, Rum’a karşı savaşmış Türk büyüğü Rauf Denktaş’ın anısına saygısızlık olur, Denktaş gibi rahmetli bir kahramanın ruhunu rencide eder.

 

Akıncı’ya Türk diye de bakılamaz, vatanına ve ulusuna ihanet yolunu seçmiş kişi Türk olamaz, hiçbir Türk ulusu böyle bir kişiyi lider diye başında taşıyamaz. Bu açıdan Kıbrıs Türklüğü adına silinmesi gereken kara bir lekedir Akıncı. Soyadı “Akıncı” bir Türk ismi, “Düşman ülkesine akın yapan savaşçı” demek, ama bu kişi taşıdığı isme de layık değil, düşmana teslim olup, ondan medet bekleyen akıncı olmaz.

 

Rum yandaşı Akıncı, İngiliz gazetesi The Guardian’da yayınlanan röportajında kendi yandaşlarını ve Rumları kast ederek, “Bizim aceleye ihtiyacımız var (We need to hurry up) diyor. Peki, acelesi nedenmiş? “Federal çözüm içeren anlaşmaya tez zamanda ulaşılmazsa, Ada’daki bölünmüşlük kalıcı hale gelecekmiş. O zaman Kuzey Kıbrıs Ankara tarafından yutulacak, de-facto olarak Türkiye’nin bir iline dönüşecekmiş”. Söylediği korkusu bu da söylemediği korkusu, iki ayrı devlet oldukça, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ya da Akıncı’ya göre Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Türk kesimini, Yunanistan’ın Enosis ile Kıbrıs’ı yutamayacak olması, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası ortamda bağımsız devlet olarak tanınacağını görmüş bulunması.

 

Akıncı’nın daha ilk günden ne olduğu belliydi, okuyucularımızın bildiği gibi sitemizde ondan hep Rum yandaşı diye söz ettik. Ancak, yandaşlık kelimesinin onu tanımlamak için hafif kaldığı son röportajıyla ortaya çıktı. Onu tanımlayacak başka sıfatı işgal ettiği makama saygımızdan kullanmadık. On gün önce sitemize koyduğumuz “Libya Anlaşması Sonrası Doğu Akdeniz, Girit ve Kıbrıs” başlıklı Arayış ve Gündem yazımızda (http://www.ultanirplatformu.com/25-04-02-2020.html), Mavi Vatan adına Ana Vatan ve Yavru Vatan ilişkisinde Akıncı sorununa, Kıbrıs’ta Nisan’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimine ve adayların seçilme olasılıklarına değinmiştik. O yazımızın hemen ertesinde Akıncı’nın İngiliz gazetesindeki küstah çıkışı yayınlandı.

 

Akıncı’nın The Guardian Röportajı İhanetin İtirafı ve Belgesidir

 

The Guardian gazetesinin 6 Şubat 2020 tarihli uluslararası nüshasında yayınlanan “Kıbrıs Türk lideri Kıbrıs’ın kalıcı bölünme ile karşı karşıya olduğu konusunda uyarıyor(Turkish Cypriot leader warns Cyprus is facing permanent partition) başlığıyla Mustafa Akıncı’nın röportajı yer alıyordu. Başlığın altında, “Mustafa Akıncı, Ada’nın iki kesimi arasındaki farklılıkların köklü hale geldiğini söyledi” saptaması bulunuyordu.

 

İngiltere’nin The Guardian gazetesinin uluslararası nüshasında çıkan röportaj Anastasiadis ve Akıncı fotoğrafı ile süslenmiş. Fotoğraf ikilinin anlaşmış olduğunu göstermek amacıyla seçilip konulmuş. Geri plandaki sarışın kadın, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres’in Kıbrıs için görevlendirdiği Geçici Özel Danışmanı Jane Holl Lute. Rum-Yunan ikilisinin çıkarına emperyal odakların istekleri doğrultusunda görüşmeleri kotarmış, oyunu tezgâhlamış olmanın mutluluğu içinde Mrs. Lute mutlu gülümsemeyle bakıyor (Berlin, 25 Kasım 2019).

 

Bu küstah çıkışında Akıncı, federal çözüme tez zamanda ulaşılmazsa bölünmüşlüğün kalıcı hale geleceğini söylemekle yetinmemiş, Kıbrıs Türklerinin de kendisi gibi düşündüğünü iddia edercesine, Kıbrıslı Türklerin laik, demokratik ve çoğulcu kimliğini koruma adına, Türkiye’ye bağlanma ihtimalini “korkunç” olarak nitelendirmiştir. Bu açıklamasıyla Kıbrıslı Türkleri töhmet altında bırakmakla kalmıyor, aslında onları kendi yanındaymış gibi göstererek hakaret etmiş oluyordu.

 

Türkiye’ye bağlanma ihtimalini korkunç bulan Akıncı, 1939’da referandumla Türkiye’ye bağlanan Hatay Devleti’nin tek ve son Cumhurbaşkanı olan Sökmen’e atıfla, “İkinci bir Tayfur Sökmen olmayacağım” demiş. Akıncı’nın Tayfur Sökmen’e benzeyen hiçbir yanı yok ki, Sökmen olabilsin. Sökmen, İskenderun sancağındaki Fransız işgaline karşı direniş hareketini örgütleyen bir istihbaratçı, gıyabında Fransızların idama mahkûm ettikleri bir Türk kahramanı, Atatürk ile birlikte Hatay’ın stratejisini çizmiş bir lider, Hatay 1939’da Türkiye’ye bağlanınca Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 1975 yılına dek Hatayı temsil etmiş değerli bir parlamenter ve Türk siyasetçi. Kısacası Sökmen bir Türk büyüğü, Akıncı ise Türk düşmanı ve Rum’a teslim olmayı kabul eden bir siyasetçi.

 

Türkiye-KKTC ilişkisinin Anavatan-Yavru Vatan diye tanımlanmasına koltuğa ilk oturduğu günden beri karşı çıkan Akıncı, hükümetin faturalarını ödeyen Türkiye’ye ekonomik bağımlılığın azaltılması için Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin desteğine ihtiyaç olduğunu da söylemiş. Rumlar Türklerin kara gözü için yardım yapmayacağına göre, Akıncı Türk kesiminin para karşılığında Rumlara satılmasını KKTC hükümetine öneriyor. Ancak, Kıbrıs’ta bugün kendisine taban tabana zıt vatansever Ersin Tatar’ın hükümeti var. Akıncı’nın bu önerisini Annan Planı yanlısı ve federasyoncu Mehmet Ali Talat’ın izinden yürüyen eski Başbakan Tufan Erhürman bile reddederdi.

 

Akıncı, Guardian röportajında Kıbrıs’ta anlaşmaya varılmasının, Doğu Akdeniz’de yükselen gerilimi yatıştırabileceğini söylemiş. Anlaşılan ona göre gerilim, Rumların sıkıntısı. Akıncı Yunan ve Rum ikilisinin istekleri doğrultusunda, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetlerini sonlandırmasını istiyor ki, Rumlar rahatlasınlar.

 

Akıncının çözüm için umudu da İngiliz Başbakanı Johnson imiş. Akıncı, Osmanlı kökenli olan Britanya Başbakanı Boris Johnson’ın Ankara ile iyi ilişkilerini kullanarak Kıbrıs müzakerelerini yeniden canlandıracağı umudundaymış. Osmanlı kökenli Boris Johnson kim derseniz, Damat Ferit Paşa hükümetinin nazırı ve milli mücadele karşıtı, Atatürk düşmanı Osmanlı siyasetçi ve gazeteci vatan haini Ali Kemal’in torunu. İhanet yolundaki Akıncı çıkışı bir hainin torunun yapacağı yardımda görüyor!...

 

Kıbrıs’ta Oynanan Çok Yönlü Oyun ve Akıncı Piyonu

 

Kıbrıs’ta 46 yıldır sürdürülen federasyon görüşmeleri sonuç vermedi. Ancak, Annan Planı ile federal yapıdaki Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti az daha gerçek oluyordu. Annan Planı’na Nisan 2004 referandumunda Türk tarafı yüzde 65 oyla “Evet” demiş, ama, Rum tarafı yüzde 75 oyla “Hayır” dediğinden bu tehlike atlatılmıştı. Rumların gemlenemeyen hırsı, hep daha fazlasını istemeleri, Ada’daki Türk etkinliğini ve varlığını orta-uzun süreçte silebilecek planı böylece rafa kaldırmıştı. Oysa planın kabulü için Türkiye’ye ve Türk tarafına Atlantik cephesi ile Avrupa Birliği onca baskı uygulamış, Kıbrıs Türk kesiminde oy satın almak için rüşvetler dağıtılmıştı.

 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ABD, İngiltere Avrupa Birliği Kıbrıs sorununun çözümünü istiyor ve Türkiye’ye kırk yılda kırk bir türlü baskı uyguluyorlardı. Çözüm anlayışları da hep Rum yanlısı çözümdü. Annan Planı Rum yanlısıydı, ama Rumlar yetersiz bulmuşlardı. Annan Planı’nı reddettikleri halde Avrupa Birliği’ne üye yapılarak ödüllendirildiler. Ağabeyleri ve Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanlılar öyle olsun istemişti.  Federasyonun bir türlü gerçekleşmemesinden ise, Nisan 2005’e kadar Rauf Denktaş sorumlu tutuldu ve “Denktaş ile bu iş olmaz” denildi.

 

AK Parti iktidarınca da dışlanan Denktaş, Nisan 2005’de Cumhurbaşkanlığını bıraktı, yerine ödün vermekten kaçınmayacak federasyon yanlısı Mehmet Ali Talat geldi. 2005-2010 arasında Talat, federasyona dayalı bir çözüm için Başbakan Erdoğan’ın ve AK Parti iktidarının tam desteğini almıştı. Türkiye için Avrupa Birliği önünde engel görülen Kıbrıs sorunu ne pahasına olursa olsun aşılmak isteniyordu. 2010 yılına kadar yapılan görüşmelerde, Rumlar ödün değil, Kıbrıs’ın tümünü istedikleri için yine sonuç çıkmadı. Nisan 2010’da milliyetçi tutumuyla bilenen Derviş Eroğlu koltuğa oturdu, 2015 yılına kadar Rumların çözüme endeksli haksız istekleri reddedildi.

 

Nisan 2015’de Akıncı geldi, masaya toprak ödün haritasını koydu, ama Rumlara yetmedi, Temmuz 2017’de Cenevre Crans Montana’da Rum lider Anastasiadis konferans masasını terk etti, çözüm umudu çöktü. Rumların ve Rum yandaşlarının beklentisi, Talat döneminde yapılamayanın Akıncı döneminde yapılacağıydı. Akıncı da gönülden bunu istiyordu. Rumlar ise Kıbrıs’ın tümü ile Enosis’i istediklerinden hırsları bir kez daha ayaklarına dolandı. Crans Montana’da devrilen masa Birleşmiş Milletler’in sözde çözüm sürecine nokta koydu, ancak bunu anlamak istemediler. Ne federasyon ne konfederasyon, iki ayrı devletten başka çözüm olamayacağı ortaya çıkmıştı.

 

 

Anastasiadis ve Akıncı, biri Rum diğeri sözde Türk, ama yok aslında birbirinden farkları ve ikisi de Türkiye ve Türklük karşıtı ruh ikizi kardeşler. Akıncı’nın yüzü kardeş sevgisiyle dolu.

 

Barışa temel olan gerçekçi tek çözümün iki ayrı devletli çözüm olarak ortaya çıkması, Enosis sevdalısı Rum ve Yunan ikilisinden başka onları destekleyen, Türk düşmanı emperyalistleri de rahatsız eden bir olgu oldu. Doğu Akdeniz’e hidrokarbon için üşüşen Atlantik ve Batı cephesinin emperyal güçleri, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den, Ortadoğu’dan ve Kuzey Afrika’dan uzak tutmak istiyorlar. Bu coğrafyadaki jeostratejik konumu nedeniyle Kıbrıs üzerinde çok yönlü oyun oynanıyor. Vatanına ihanet sürecine girmiş olan Akıncı’yı kolayca yanlarına çekerek, bu oyuna piyon olarak sokmak, Rum ve Yunan hamisi emperyalistler için herhalde zor olmamıştır.

 

Akıncı’nın Çıkışı Dünya Kamuoyunda Türkiye’yi Zorda Bırakma Amaçlıydı

 

Rum ve Yunan ikilisi Türkiye’yi Kıbrıs’ta işgalcilikle suçluyorlar ve dünya kamuoyunun olayı böyle görmesini istiyorlar. Akıncı’nın Barış Pınarı Harekâtı’nı bahane ederek 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nı kan döken bir harekât olarak göstermesi, Rum-Yunan yanlısı emperyalistlerin maşası olarak The Guardian’daki gibi tehlikeli çıkışlar yapacağının ilk işaretiydi. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın Kıbrıs’ta Rumların Türklere uyguladığı katliam karşısında yapıldığını, Kıbrıs’a barış ve demokrasi getirmekten öte, Yunanistan’da cunta yönetiminin yıkılmasıyla demokrasi dönemini başlattığı gibi gerçekler örtülmek ve planlı şekilde Türkiye karalanmak isteniyordu.

 

Kıbrıs Barış Harekâtı’nda ve sonrasında, Ada’nın taksimiyle bir parçasını Türkiye’ye bağlama niyeti olmamasına karşın, sanki gizli amaç varmışçasına Akıncı, “Türkiye’ye bağlanmak korkunç olur” diyor. Dünya kamuoyuna Türkiye’yi Kıbrıs Türk kesiminde baskı uygulayan ülke gibi göstermek istiyor. Oturduğu koltuğu, yaşadığı demokrasiyi Türkiye’ye borçlu oluşunu gözlerden kaçırıyor. Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vereceği tepkiyi, “doğruyu söylediğim için beni etkisizleştirmek, ezmek istiyorlar” diye şikâyet konusu yapacağı aşikâr ve bu tepkileri dört gözle bekliyor. Rumların istekleri doğrultusunda Türk askerinin Kıbrıs’tan çıkarılması için dünya kamuoyundan destek arama oyunu oynanıyor, Akıncı da transfer edilen yeni oyuncu.

 

Türkiye’nin ekonomik yardımıyla ayakta durmasını, kursağındaki ekmekte Türkiye’nin parasının olmasını esaret bedeli gibi gösterme amacıyla Akıncı, Kıbrıs Rum kesiminin ekonomik yardımıyla Türkiye’nin Ada’daki etkinliğini kaldırma hayali güdüyor. Parayı veren Türkiye Kıbrıs’ta düdüğü çalıyor, bir ekmek parası veriyor, ama başımıza vuruyor havası yaratma çabasında. Akıncı, Türkiye’nin söz konusu bile olmayan esaretinden kurtulmak için emperyalistlerin yardımını isteyen mazlum rolünü oynuyor. Bunun bir sonraki aşaması, Türkiye’nin sözde işgaline emperyalist güçlerin Birleşmiş Milletler destekli askerî harekâtını istemek olacaktır.

 

Türkiye, Rum’a, Yunan’a ve Emperyalistlere Kıbrıs’ı Bırakamaz

 

Kıbrıs Adası Doğu Akdeniz’in batırılması olanaksız doğal uçak gemisi gibi. Kıbrıs üzerinde Türk askeri varlığının ve üslerinin bulunması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasındaki etkinliği için çok önemli olduğu kadar, Türkiye’nin savunması açısından da hayati önemde. Tarihi süreçte Haçlı Orduları Anadolu topraklarına Kıbrıs üzerinden gelmişlerdi. Türkiye dün olduğu gibi bugün de soydaşlarını korumanın yanısıra, kendi güvenliği ve çıkarları için Kıbrıs’ta bulunmak zorunda. Bu nedenle hangi aktörler oynarsa oynasın, ne tür hainlikler yapılırsa yapılsın, kimse Türkiye’nin Kıbrıs’tan ayağını kesemeyecektir.

 

Emperyalistler bir yandan da Kıbrıs Rum Yönetimi’ni silahlandırıyor. Amerika silah ambargosunu kaldırdı. Fransa Rumlara karadan ve havadan gemilere karşı kullanılan Exocet füzeleri ile Mistral uçaksavar füzeleri veriyor. Ayrıca, Fransız uçak gemisi De Gaulle harekât görünümü altında Limasol limanına demir attı vs. Fransa’nın Rum kesimiyle deniz üssü için anlaştığı haberleri var. İngilizler Kıbrıs üslerine F-35B uçağı yığınağı yapıyor. Bu askerî hareketler de birebir emperyalist destek. Bu gelişmeleri değerlendirerek önlem almak ve uyanık durmak gerekiyor.

 

Türkiye ve Türk Karşıtı Olan Akıncı’nın Anayasal Suçu

 

Akıncı, seçildiği 2015 yılında da Türklükle sorunu olan bir siyasetçiydi. Birinci turda Eroğlu’nun yüzde 2 oyla gerisinde kalmıştı, ama federasyon yanlısı Erhürman’ın oyları kendisine kayınca seçimi kazandı. Kazanınca da Ana Vatan-Yavru Vatan ilişkisine karşı çıkarak niyetini ortaya koydu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan aldığı yanıtla, hak ettiği uyarıyla susmuştu. Koltuğa yerleşebilmek amacıyla içine sindirmese de Türkiye’nin güvencesinden yanaymış gibi göründü. 2020 yılındaki Akıncı ise, 2015’deki Akıncı’dan farklı ve Türk karşıtı cepheye transfer edilmiş bir siyasetçi. Vatanına ihaneti göze almış olduğundan, Rum-Yunan yanlısı emperyalist odaklar Akıncı’yı transfer etmekte zorlanmamış olmalılar. İhanetinin bir bedeli vadedilmiştir herhalde?...

 

Akıncı’nın The Guardian çıkışı Kıbrıs Rum basınında büyük yankı uyandırmış bulunuyor. İşte bir-iki örnek: Alithia gazetesi, “Mustafa Akıncı’nın cesur açıklamaları… Türkiye’ye bağlanmaya karşı mücadele ilân etti… Kıbrıslı Türk lider Mustafa Akıncı Türkiye’nin boyunduruğu altında olmayı kabul etmediklerini açıkladı… Linç kültürüne ilişkin mücadele başladı” diye yazdı. Fileleftheros gazetesi, “Akıncı çözüm veya Türkiye’ye bağımlılık ikilemini ortaya koydu” başlığını attı. Politis gazetesi. “Adil federal çözüm… Akıncı ertesi güne ilişkin vizyonunu açıkladı” vs.

 

Akıncı’nın Rumları ve Yunanlıları mutlu eden çıkışı, KKTC Cumhurbaşkanlığı koltuğuna Nisan 2015’de otururken ettiği Anayasa yeminine aykırı. KKTC Anayasası’nın 100’üncü maddesine göre şöyle yemin etmişti:

 

Devletin varlığını ve bağımsızlığını, yurdun ve halkın bölünmez bütünlüğünü, halkın kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ve Atatürk ilkelerine bağlı kalacağıma; halkımın refah ve mutluluğu için çalışacağıma; her yurttaşın insan haklarından ve temel hak ve özgürlüklerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa ve yasalara bağlılıktan ayrılmayacağıma; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma; namusum ve şerefim üzerine and içerim”.

 

Devletinin varlığını, bağımsızlığını, bölünmez bütünlüğünü korumaktan cayan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yüceltmekten vazgeçen bir Cumhurbaşkanı ettiği yemini bozarak vatanına ihanet etmiş oluyor. KKTC Anayasası’nın 103’üncü maddesinin (2) no.lu fıkrası, “Cumhuriyet Meclisi, Cumhurbaşkanını vatan hainliğinden dolayı, üye tamsayısının en az üçte ikisinin vereceği kararla suçlayabilir” diyor.

 

Cumhuriyet Meclisi 50 milletvekilinden oluşuyor ve bu maddenin işletilmesi için 34 milletvekilinin oyu gerekli. Ersin Tatar’ın Genel Başkanı olduğu Ulusal Birlik Partisi’nin Meclis’teki sandalye sayısı 21, iktidardaki koalisyonun toplam sandalye sayısı 30, muhalefetin sandalye sayısı 20. Meclis aritmetiğine göre gereken 34 oyu bulmak şu an için olanaksız görünüyor. Akıncı’ya haddini bildirip susturmak için geriye bir tek yol kalıyor, o da cezayı seçmenin sandıkta kesmesi, kesebilecek mi acaba?...

 

Nisan 2020 KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Akıncı’nın Umudu

 

Görev süresi Nisan ayında dolacak olan Akıncı, hak etmediği koltuktan kalkmaya hiç niyetli olmadığından, KKTC Cumhurbaşkanlığı seçiminde yine aday. 5 Şubat günü seçim kampanyasını başlattı, 6 Şubat’ta da The Guardian gazetesi Akıncı röportajını yayınladı. Durup dururken kendisini zor durumda bırakacak, oy kazanayım derken oylarını riske edecek bu çıkışı akıl tutulmasıyla yapmadı. Bu röportajı yalnızca oy hesabına dayalı görmek, Akıncı’nın seçim kampanyasına yönelik bir etkinlik olarak değerlendirmek yanıltıcı olur. Arka planda seçimden çok daha öte amaç içeren, hatta Akıncı’yı bile aşan emperyalist güce dayalı oyunun var olduğu kuşkusuz.

 

Akıncı’yı öne çıkaran Türkiye karşıtı ve Türk düşmanı güçler, KKTC Cumhurbaşkanlığı seçiminde Akıncı’nın tekrar kazanabilmesi için de karanlık tezgâhlarının başında olacaklardır. Vatansever Kıbrıs Türk seçmenlerin Akıncı’ya karşı aydınlatılması önem taşıyor. Çünkü Kıbrıs için asıl korkunç olan Akıncı’nın bir kez daha seçim kazanmasıdır. Böyle bir sonuç telafisi zor kayba kapı açabilecektir.  Kıbrıs’ta iki devletli yapının yıkılması, Türkiye’nin Kıbrıs’tan ayağını çekmesi için diplomatik baskılar, ekonomik ve askeri önlemlerle desteklenmiş şekilde karşımıza çıkabilecektir.

 

Bu seçim için partiler arası uzlaşma olmaksızın her parti kendi adayını çıkardığından aday çokluğu var. Ancak adaylar içinde kamuoyu yoklamasına göre öne çıkan üç aday sırasıyla Başbakan Ersin Tatar, Eski Başbakan Tufan Erhürman ve Mustafa Akıncı. Anket yoklamasına göre bu üç adayın oy potansiyelleri toplamı yüzde 70 civarında. Geride yüzde 10 oy potansiyeli gözüken KKTC Dışişleri Bakanı Kudret Özersay var. Diğer adayların oy potansiyelleri yüzde 2-6 aralığında, ama toplamı yüzde 10’un üzerinde. Birinci turda hiçbir aday yüzde 50’yi aşacak konumda değil. Bu nedenle seçim ikinci tura kalacak ve adaylardan oy kaymaları sonucu belirleyecek.

 

Birinci turda Ersin Tatar’ın yüzde 30-35, Tufan Erhürman’ın yüzde 20-25 ve Akıncı’nın yüzde 15-20 aralığında oy alması bekleniyor. 2015 seçiminde de Akıncı, Eroğlu karşısında ikinci turda seçilmişti. Seçilmesinde o zaman Erhürman’a verilen oyların Akıncı’ya kaymış olması etkili olmuştu. Çünkü Erhürman da federatif çözümden yana, ustası Mehmet Ali Talat gibi Annan Planı yanlısı. Annan Planı mevta oldu, ne yazık ki Akıncı ve Erhürman gibi siyasetçiler sayesinde iki devletli gerçekçi çözüme karşı Türk kesiminde alternatif yol diye siyasi malzeme olarak halen kullanılıyor. Akıncı kendi oy potansiyeline, Erhürman’ın oylarını ekliyor ve geriye kalan yüzde 30’luk paydan yüzde 5-10 oy alıp seçilme umudunu taşıyor olmalı.

 

Akıncı’yı umutlandıran; arkasına aldığı Rum yanlısı emperyalist güçlerin kendisini bu seçimde akçeli olarak öyle ya da böyle destekleyecek olması, ayrıca Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası gibi federasyon yanlısı, solculuğu Türklük karşıtlığıyla karıştıran sivil toplum kuruluşlarının ve Batı hayranı genç seçmenlerin etkisi. Kıbrıs’ta her zaman İngiliz ve Rum hayranı sözde Kıbrıslı Türkler vardı, bugün onların uzantısı Batı hayranı, Avrupa Birliği yanlısı gençler var. Bu kitleden gelebilecek oylarla yüzde 50 barajını aşmak Akıncı’nın umudu.

 

Rum’un ve Yunan’ın Sevinci Kursaklarında Kalmalı, Oyun Bozulmalı

 

Kurulan tezgâhla Akıncı’nın küstah çıkışı, Rumları ve Yunanlıları eteklerine zil takıp oynatacak duruma getirdi. Akıncı bir kez daha seçim kazanacak olursa, herhalde Yunanistan’ın zaten etekli olan efsun askerleri zil takıp Lefkoşa’nın ana caddesinde oynayarak geçit töreni yaparlar. Emperyalistlerin oyununun bozulması, Rum-Yunan ikilisinin sevincinin kursaklarında kalması için Başbakan Ersin Tatar’ın Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması gerekiyor. Peki kazanabilir mi?...

 

Akıncı’nın The Guardian çıkışı etki ve tepkisiyle oy oranlarında değişikliğe neden olmuşsa da henüz anketle ortaya konulabilmiş değil. Normal koşullardaki baz değerlere göre değerlendirme yapılacak olursa, Ersin Tatar’ın birinci turda önde çıkması ve yüzde 30’a yakın oy alması normal beklenti. İkinci turda işbirliğine dayalı iki devletli çözüm modelini destekleyen Özersay’ın yüzde 10 civarındaki oyunun da Tatar’ın oyuna eklenmesi beklenmekte. Adı geçen adayların dışında geriye kalan yüzde 30’luk oy kotasından Tatar’ın yüzde 10’u aşkın oy çekmesi gerekiyor. Elbette bunun başarılması olanaklı, ama iyi bir çalışma yapılmalı, temkinli olunmalı, Türkiye Tatar’ı en ufak bir tereddüt bırakmayacak şekilde desteklemelidir.

 

Emperyalist oyun, Türkiye’nin Suriye’de ve Doğu Akdeniz’de Libya gerginliğini yaşadığı zaman dilimine bilinçli şekilde sokulmuş görünüyor. Türkiye başka yerlerde meşgulken, Kıbrıs’ta ne yapabilirsek yapalım, burada da başına çorap örelim gibi anlayışla tezgâhlandığı ortada. Türkiye’nin Suriye’den, Libya’dan çok daha büyük bir önemle Kıbrıs’a eğilmesi, oyunu boşa çıkarması, Kıbrıs Türk kesiminin, Türkiye’nin ve Doğu Akdeniz’in geleceği açısından çok önemli.  Teyakkuzda olmalıyız…

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 14 Şubat 2020

BARIŞ PINARI VE ZİKZAKLI DİPLOMASİ

 

 

 

Amerikan Vesayetinde Yanlış Diplomasi

 

Fırat’ın doğusunun terörist PKK-PYD/YPG (kısaca YPG) unsurlarından temizlenmesi gerektiğini uzun bir süredir bu platformdaki yazılarımızda dile getirmiştik. Böyle bir temizliğin gerektiğini başta iktidar olmak üzere, HDP hariç siyasi partilerimiz de dile getiriyordu. Gerçi ana muhalefet Y-CHP’nin kafa karışıklığı sürüyordu. YPG gibi PKK’ya göbekten bağlı HDP ise, Fırat’ın doğusunda yapılması gereken temizliği karabasan gibi görüyor ve istemiyordu. İşgalci güç ABD’nin oyalama diplomasisiyle Türkiye aylarca engelleniyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan neredeyse bir yıldır, “Bir gece ansızın gelebiliriz” demeyi sürdürüyor, ama o gece bir türlü gelemiyordu. Yitirilen zaman Türkiye için kayıp oluyor, ABD teröristleri güçlendiriyordu.

 

ABD, özel müttefiki YPG’ye ağır silahları içeren 30 bin TIR yükü askerî malzeme vermiş, Türkiye’ye karşı sınırda tünellerle dolu mevziler oluşturulmuş ve tahkimat yapılmıştı. Türkiye Fırat’ın doğusunda 30-35 km (ortalama 32 km) derinlikte ve Irak sınırına kadar uzanacak 444 km uzunlukta Güvenli Bölge oluşturma projesinde kararlı olmakla birlikte, NATO müttefiki ABD’nin vesayetinden kurtulamıyor ve ekonomik yaptırım tehditlerine karşı Türkiye’deki ABD üslerini kapatma kartını öne süremiyor, oyalanma süreci uzuyordu. Milli Savunma Bakanı Akar ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey, günlerce havanda su dövdüler. Son olarak ABD askerleriyle karada ve havada göstermelik sözde ortak devriye kandırmacası bile yapıldı.

 

Türkiye’nin 444 km uzunlukta ortalama 32 km derinlikte Güvenli Bölge projesi alanı (haritada çizgili mavi alan) YPG’den temizlendikten sonra, Türkiye’ye iltica etmiş Suriyeli mültecilerin bir kısmının iskân edileceği kuşak olarak kullanılacaktır.

 

ABD, Türkiye’nin beka sorunu için gerek duyduğu Güvenli Bölge’yi, YPG’yi koruyacak bir kuşağa dönüştürme çabasındaydı. Türkiye hedefini Güvenli Bölge olarak açıklamıştı, ama söz konusu bölgeden YPG’yi temizlemek, ABD’nin hedefi Kürt garnizon devletini engellemek adına yeterli sayılamazdı. Güvenli Bölge birinci hedef olsa bile, ana hedef elbette terör devletini engellemek olduğundan, hedefin genişletilmesi ileriki aşamalarda kaçınılmazdı. Yoksa YPG güçleri geri ve içerilere çekilerek, ABD’nin desteğinde varlığını sürdürebilecektir. Bu da Türkiye’nin karşısındaki tehdidin gelecekte süreceği anlamına gelir. Türkiye bekasıyla ilgi bu sorun karşısında oyalama sürecini keserek harekât kararını veriyordu.

 

Harekât öncesi ABD Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a içeriği tam açıklanmayan telefon konuşmasında bazı kırmızı çizgiler koyarak, karşı çıkmayacaklarını ve karışmayacaklarını söylemişti. Yalnız bölgedeki DEAŞ militanları sorununu masaya sürmekten, Türkiye’ye yüklemekten geri kalmamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan harekâtın başlamasından önce Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin’i de telefonla arayarak bilgilendirmişti. Birleşmiş Milletler kurallarına göre Suriye’deki yasal yabancı güç olan Rusya, Türkiye’nin harekâtına yeşil ışık yakmış görünmekle birlikte, Rus Dışişleri Bakanı Lavrov, “Suriye’nin kuzeyindeki tüm sorunların diyalog yoluyla çözülmesi” gerektiğini söylüyordu.

 

Türkiye, Suriye rejimiyle diyalog kurmadığından, Suriye’yi ve rejimi korumak adına bulunan Rusya ile harekâta ilişkin görüşmesi uluslararası hukuk açısından gerekliydi. Üstelik Rusya, Türkiye’nin Astana sürecindeki ortağıydı. Suriye’de işgalci güç ABD ile yanlış diplomasi zikzakları yapılırken, Rusya ile diplomasi doğru olanıdır. Türkiye’nin yanısıra YPG’yi terörist tanımlayan Suriye rejiminin meşru hükümetiyle doğrudan diplomatik ilişki kurulabilirdi, bu iş bakanlar düzeyini aşmadan yapılabilirdi. Türkiye’nin önü pürüzsüz açılır, YPG’li teröristlerin rejime sığınma seçeneği ortadan kaldırılır, ABD’nin Kürt devleti projesini tam anlamıyla çökertilirdi. Operasyonun temel dayanağı sayılan Adana Mutabakatı açısından da bu ilişki gerekliydi.

 

Mehmetçik Vurunca Amerika ve Türk Düşmanları Ayağa Kalktılar

 

ABD’nin kontrolündeki YPG’nin sahada olduğu Suriye’nin kuzeyi ve Fırat’ın doğusunun temizlenmesi, vazgeçilemez ulusal stratejimizdir. Bunun için Cumhurbaşkanı ve Başkomutan Erdoğan’ın Milli Savunma Bakanı Akar’a Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nden telefonla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekâta başlaması için verdiği direktif sonucu, 9 Ekim 2019 saat 16.00’da Türk jetleri havadan, obüsler karadan vurmaya başlıyordu. Altı saat süren bombardımanın ardından gece Mehmetçik bölgeye giriyordu. Özgür Suriye Ordusu (Suriye Milli Ordusu) yine ordumuzun komutasında, Mehmetçiğin yanındaydı. Türk Ordusu bir kez daha destan yazmaya adım atmış, Türk ulusu Mehmetçiğin arkasında tek yumruk olmuştu.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD oyalamasını 9 Ekim saat 16.00’da verdiği harekâtı başlatma komutuyla sonlandırıyor, Türk Ordusu karadan ve havadan bombardımana başlıyordu.

 

Kendi kamuoyuna ve dünyaya çelişkili twitter mesajları atmakla ünlü ABD Başkanı Trump, daha ilk anda “Operasyon kötü bir fikir. ABD Türkiye’nin Suriye operasyonunu onaylamıyor” diyordu. Trump’ın karşı çıkışı bu kadarla kalmamış, harekâtın başlayacağı 9 Ekim günü Beyaz Saray’dan hakaret içeren küstah bir mektubu Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yollamıştı. Trump’ın küstah mektubu 16 Ekim’de Amerikan medyasında yer alınca, Türk kamuoyu konuyu öğreniyordu. Yazılı yanıtlanmayan mektup için Cumhurbaşkanlığı kaynakları, “Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından reddedilerek çöpe atıldı” diyorlardı. Adalet Bakanı Gül’ün açıklamasına göre iktidar, verilen net yanıtı Barış Pınarı Harekâtı olarak kabul etmişti.

 

Kremlin Sözcüsü Peskov, “Bu tip bir dil kullanımına devlet liderlerinin yazışmalarında pek rastlamazsınız. Hiç alışık olunmayan türden bir mektup” diyordu. Konu mektubun çöpe atılmasıyla geçiştirilecek boyutta değildi. 1964 yılında Kıbrıs’ta Rumlar, Türkleri katletmek için hücuma geçtiklerinde, Türkiye müdahale kararı almıştı. O zamanın ABD Başkanı Johnson, Başbakan İnönü’ye diplomatik dille hakaret içermeyen baskı amaçlı bir mektup yollamış, NATO’da Türkiye ve Yunanistan’ın karşı karşıya gelmesinin sakıncası üzerinde durmuş, ABD’ye danışmadan Türkiye’nin harekât yapamayacağını, Amerika’dan aldığı silahları kullanamayacağını yazmıştı. İnönü mektubu yanıtlayarak, “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır” yanıtını vermişti.

 

Trump küstah mektubunda, “Binlerce kişinin katledilmesinden sorumlu olmak istemiyorsan, ben de Türkiye ekonomisini mahvetmekten sorumlu olmak istemem” diye tehdidini yapıyor, Türkiye’nin başına ödül koyduğu ve kırmızı bültenle aradığı YPG elebaşısının mektubunu ekleyerek, onunla görüşülmesini öneriyor, “Eğer iyi şeyler olmazsa seni sonsuza dek şeytan olarak göreceğim” diye hakaret ediyor, “Sert adam olma” diye uyarıyordu. Bırakınız diplomatik kuralları hiçbir etik kurala uymayan mektup, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kişisel hakaretle kalmıyor, Sayın Erdoğan anayasa gereği Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milleti’ni temsil ettiğinden, Cumhuriyetimize ve Türk Milleti’ne hakaret etmiş oluyordu. Bu hakaret yasal olarak yanıtsız bırakılamamalıydı.

 

Küstah mektubu ve Trump, çöpe atılan mektup yanıtsız kalmamalıydı.

 

120 km’lik sınır alanında Tel Abyad ve Resulayn temizleniyordu. Operasyonun başlamasıyla Türkiye’ye karşı atağa geçenlerin başında ABD vardı, onu İsrail, İngiltere, Fransa, Almanya, Mısır’ın ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap Birliği ve diğerleri ile Astana ortağımız İran’da bir grup, Erbil’in postal yalayıcısı Barzani, oturduğu koltuğu Türkiye’ye borçlu olan KKTC’nin Türkiye ve Türk karşıtı Cumhurbaşkanı Akıncı izliyordu. Akıncı’nın “1974’de biz adına Barış Harekâtı desek de savaştı ve akan kandı. Şimdi Barış Pınarı desek de akan su değil kandır” demesi esef vericidir. Rum yandaşı Akıncı Kanlı Noel’de, Erenköy’de ve Kıbrıs’ın diğer yerlerinde akıtılan Türk kanlarını herhalde su varsayıyor. Böyle bir kişi artık o koltukta oturamamalı.

 

Bu arada Rusya, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Barış Pınarı Harekâtı’nı durdurma çağrısı içeren ortak açıklamasını veto ederek engelliyordu. NATO da rahatsızlık duyuyor, ama daha temkinli davranıyordu. Harekâtın dördüncü gününde Suriye’nin doğusuyla batısını birbirine bağlayan, teröristlerin ikmal yolu M4 Türk askeri tarafından kesilmişti. İsrail, YPG’ye silah desteği vereceklerini açıklarken, Şansölye Merkel Türkiye’nin askerî operasyonu derhal durdurmasını istiyor, Almanya, Fransa ve İngiltere’nin Türkiye’ye silah satmayacağı açıklanıyordu. Geçmişe takılı bu ülkeler Türkiye’nin kendi milli ve yerli silahlarıyla operasyonu yaptığını göremiyorlardı. Üstelik emperyalist Batı’ya karşı yeni dünya kurulurken, Türkiye yeni yerini seçmişti.

 

120 Saatlik Birinci Ara Amerika’nın Çaresizliğinin Sonucuydu

 

Barış Pınarı Harekâtı birinci haftasında başarılı biçimde ilerlerken, Atlantik yakası ve Batı telaş içindeydi. Avrupa Birliği, Operasyonun durdurulması çağrısında bulunurken, Brüksel’deki sözcüleri Türkiye’yi işgalcilikle suçluyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Operasyonun işgal olarak nitelendirilmesi durumunda 3,6 milyon mültecinin Avrupa’ya gidebilmesi için kapıları açarız” yanıtını veriyordu. ABD Kongresi’nde Türkiye karşıtı hava güçleniyor, Trump yaptırım kartını öne sürerek, “ateşkes” istiyor, gelişmelerin görüşülmesi için Başkan Yardımcısı Pence ve Dışişleri Bakanı Pompeo’yu heyetleri ile birlikte Ankara’ya gönderiyordu. Erdoğan ve Pence görüşmesi sonucu 17 Ekim 2019 tarihli 13 maddelik mutabakat metni ortaya çıktı ve harekât durduruldu.

 

Barış Pınarı Harekâtı başarılı şekilde ilerliyor, Tel Abyad ve Resulayn temizleniyor, teröristlere ikmal için kullanılan M4 karayolu Mehmetçik tarafından kesiliyordu. Teröristlerden yana çıkan ABD ve Avrupa Türkiye’den harekâtı durdurmasını istiyordu.

 

Türk-Amerikan mutabakat metninde; ABD’nin Türkiye’nin kaygılarını anladığından, ortak çıkarlar temelinde eşgüdüm gerektiğinden, NATO ilişkisinden, DEAŞ ile mücadeleden, harekâtın sadece terör unsurlarına yönelik olacağından, sivillerin ve sivil alt yapının zarar görmemesi için azami dikkat gösterileceğinden, Suriye’nin toprak bütünlüğünden ve Birleşmiş Milletler siyasi sürecine bağlı kalınacağından söz edildikten sonra, YPG’nin ağır silahlarının toplanarak, mevzi ve tahkimatlarının  tahrip edilerek Güvenli Bölge’nin kurulmasında mutabık kalındığı vurgulanıyordu. Güvenli Bölge’nin Türkiye’nin kontrolünde olacağı, ancak uygulanmasında eşgüdümden söz ediliyordu. Mutabakatın 11’inci maddesiyle harekâta 120 saatlik ara verilmişti:

 

11. Türk tarafı Barış Pınarı Harekâtı’na, Güvenli Bölge’den YPG’nin 120 saat içinde çekilmelerini teminen ara verecektir. Barış Pınarı Harekâtı bu geri çekilmenin tamamlanmasına müteakip durdurulacaktır”.

 

Bu maddenin ardından harekâta ara verildiğinde ABD tarafından yeni yaptırımlar getirilmemesi, konulan yaptırımların kaldırılması hükmü vardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Güvenli Bölge’nin teröristlerden arındırılması için 120 saatte mutabık kaldık. Çekilmezlerse harekâta kaldığı yerden devam edeceğiz” diyordu. Her iki taraf birlikte çalışmayı taahhüt etmişti. Ancak, ABD ile yapılan mutabakatın yanlış olduğu ortaya çıkacaktı. 120 saat ara başlarken Erdoğan, 22 Ekim’de Rusya’da Putin ile bu konuları görüşeceklerini açıklıyor, “Harekât bölgemizin bir kısmında malûm Rusya’nın koruması altındaki rejim güçleri bulunuyor. Bu meseleye bir hal çaresi bulmamız lâzım. Olmazsa kendi planlarımızı uygulamaya devam ederiz” diyordu.

 

YPG’yi koruyamama çaresizliğine düşen Trump, Yardımcısı Pence başkanlığında bir heyeti Ankara’ya yolluyor, YPG’nin bölgeyi terk etmesi için harekâta 120 saat ara veriliyordu.

 

ABD, silahlı gücü ve müttefiki kabul ettiği YPG’yi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önünden çekip kurtarma fırsatı yakalamış olsa da planları bozulduğundan hezimete uğramıştı. Tüm çabalarına rağmen Türkiye’nin karşısında tutunacak bir terör ordusu oluşturamamış, Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyini Kürt koridoruyla birleştirme stratejisi sonuç vermemişti. 120 saatlik bekleyişin son gününde Cumhurbaşkanı Erdoğan Soçi’de Putin ile buluşuyordu. ABD-Rusya rekabetinde, Rusya diplomasiyle öne geçme fırsatı yakalamıştı. Her iki süper gücün elbette Suriye üzerinde çıkarlarına dayalı gizli planları vardı, ama Rusya ABD’ye kıyasla bu sahnede kazanan taraftı. Soçi’de yeni bir perde açılıyordu. Barış Pınarı ile bölgede dengeler değişiyordu.

 

150 Saatlik İkinci Arayla Açılan Güvenli Temizlik ve Adana Mutabakatı Yolu

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin heyetleriyle birlikte, 22 Ekim’de Soçi’de yaklaşık altı saat süren uzun bir görüşme yaptılar. Aynı gün saat 22.00’de ABD’ye verilen 120 saatlik süre doluyordu. Rusya ile 23 Ekim saat 12.00’de başlayacak 150 saatlik yeni bir sürede YPG’li teröristlerin Güvenli Bölge’den çekilmeleri için mutabakata varılıyordu. Rusya ile imzalanan mutabakat metni, Erdoğan-Putin ikilisinin basın açıklamasının ardından Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov tarafından Rusça, Dışişleri Bakanımız Çavuşoğlu tarafından Türkçe okunarak dünya kamuoyuna açıklandı. 10 maddeden oluşan mutabakatla anahattı aşağıda özetlenen anlaşma sağlanmıştı:

 

Suriye’nin toprak bütünlüğü ve Türkiye’nin milli güvenliğinin korunması teyit edilmiş, terörizmle mücadele etme, ayrılıkçı gündemleri boşa çıkarma amaçlanmıştı. Tel Abyad ve Resulayn’ı (Ras Al Ayn) içine alan 32 km derinliğinde statükonun korunması kararlaştırılmıştı. Türkiye-Suriye arasındaki Adana mutabakatının uygulanmasının kolaylaştırılmasını Rusya üstlenmişti. 23 Ekim öğlen 12.00’den itibaren Rus askeri polisi ile Suriye sınır muhafızları, Barış Pınarı harekât alanı dışında ve sınırın Suriye tarafında, YPG unsurlarının ve silahlarının sınırın 30 km dışına çıkartılmasını 150 saat içinde sağlayacaklardı. Sonrasında harekât alanı sınırlarının batısında ve doğusunda 10 km derinlikte, Kamışlı kenti dışında Türk-Rus ortak devriyesi başlayacaktı.

 

Fırat’ın batısında kalan Münbiç ve Tel Rıfat’tan da tüm YPG unsurları silahlarıyla birlikte çıkarılacaktı. Ayrıca her iki taraf terörist unsurların sızmalarının önlenmesini temin için gerekli tedbiri alacaktı. ABD ile yapılan mutabakatta hiç değinilmeyen, ama Türkiye’nin önemli bir amacı olan mültecilerin güvenli ve gönüllü şekilde temizlenen bölgeye geri dönüşlerini kolaylaştırmak için ortak çalışma yapılması kabul olunmuştu. Mutabakatın uygulanmasını gözetmek ve koordine etmek amacıyla ortak denetim ve doğrulama mekanizması oluşturulacaktı. Mutabakatın son hükmü, Suriye anlaşmazlığına çözüm bulmak için Astana sürecinin sürdürüleceğini ve Anayasa Komitesi’nin faaliyetlerinin destekleneceğini içeriyordu.

 

Güvenilmez ABD mutabakatının sonuç vermeyeceği bilindiğinden, Türkiye Rusya ile mutabakat sağlamaya yöneldi. Erdoğan-Putin görüşmesi doğru ve gerekli olanıydı.

 

Rusya’nın uygulanmasını kolaylaştıracağı Adana mutabakatına gelince, ilk şekliyle 1998’de imzalanan beş maddelik bir anlaşmaydı. Burada PKK kamplarının, üyelerinin ve elebaşısı Öcalan’ın faaliyetlerinin engellenmesine ilişkin maddeler yer alıyordu. 21 Aralık 2010 tarihinde Terör ve Terör Örgütlerine Karşı Ortak İşbirliği Anlaşması’na dönüştürülerek kapsamı genişletildi. PKK/KONTRA-GEL terör örgütü ve diğer terör örgütlerine karşı ortak mücadele tabanında yeni hükümler eklendi. Üç yıl yürürlükte kalması öngörülen 23 maddelik anlaşma, amaç ve kapsamıyla tarafların hiçbir terör örgütünü topraklarının kullanmasına izin vermeyeceğini hükme bağlıyordu. Üç yıl dolmadan halen 8 yıldır yaşanan Suriye iç savaşı 2011’de başladı.

 

Bu anlaşmaya karşın savaş sürecinde, PKK/YPG 2012’de Suriye’de ilk toprak kazanımını rejimin devri sayesinde elde etti. Böylelikle Afrin’de yuvalandı, Haseke’yi rejimle birlikte yönetti. Kamışlı da yine rejimin yanında yer aldı. Bu arada petrol kuyularının ve enerji barajlarının işletilmesinde rejimle birlikte çalıştı. Adana Mutabakatı’nın ya da Terör ve Terör Örgütlerine Karşı Ortak İşbirliği Anlaşması’nın uygulamasının kolaylaştırılması, öncelikle bu anlaşmanın günün koşullarına göre yenilenmesiyle olanaklıdır. Gerek yenileme ve gerekse uygulama, Türkiye ile Suriye arasında diplomatik ilişkilerin yeniden başlatılmasını gerektirir. YPG’nin Suriye Ordusu saflarına katılma ve rejimle işbirliğinin gerçekleşmesi ise bu anlaşmayı çökertir.

 

Amerika Yapamadı Değil Yapmadı, Rusya Yaptı

 

Rusya ile sağlanan mutabakat Türkiye, Rusya ve Suriye için kazanımlar içeren tutarlı bir diplomatik başarının ürünü oluyor, bazı yorumcuların dediği gibi, ABD mutabakatını tamamlayıp onun üzerine oturmuyor, aksine ABD mutabakatını çöpe atıyordu. ABD’nin tepkisini ve değerlendirmesini Jeffrey dile getiriyor, “Kürtleri bu bölgeden çıkarmayı başarmaları mümkün değil” diyerek, Rusya’nın YPG’yi bölgeden çıkartamayacağını iddia ediyordu. Oysa asıl başarısızlığı gösteren iki yüzlü ABD olmuş, 120 saatlik ilk aranın sonunda Pompeo yazılı olarak YPG’nin bölgeden çekildiğini Çavuşoğlu’na bildirmişti, ama bölgeden çekilmemişlerdi. Çekilmenin tam olarak yapılmadığını Cumhurbaşkanı Erdoğan, Soçi görüşmesi sonrası Rusya’da açıkladı.

 

Güvenlik kaynakları 22 Ekim günü teröristlerin 120 km’lik bölgeden çekilmelerinin sürdüğünü, ancak 444 kilometre uzunluğunda ve 30 km derinliğindeki alanda 10-15 bin teröristin bulunduğunu, ABD’nin TIR’larla gönderdiği silah ve teçhizatın ise 35 bin kişilik güce yetecek büyüklükte olduğunu söylüyorlardı. Bölgeden çekilen YPG unsurları Amerikan askerleri tarafından Rakka’ya yönlendirilmişti. Trump bir kez daha Amerikan askerlerinin de Suriye’den çekileceğini belirtiyor, “Suriye’de petrolü koruma altına aldık, askerlerimizi eve getiriyoruz” diyordu. 22 Ekim öncesi Suriye’den çıkan Amerikalı askerler Irak’a geçiyordu. 120 saatlik süre içinde YPG’li teröristler 42 taciz ateşi açmışlardı ki, bu bölgede gizlenerek kalma niyetinin göstergesiydi.

 

Millî Savunma Bakanlığı’ndan yapılan resmî açıklamaya göre;120 saatlik süre sonu itibariyle 160 yerleşim yeri, 2200 kilometre karelik alan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne girmiş, 775 terörist etkisiz hale getirilmiş, 7 Mehmetçik ve 84 Suriye Milli Ordusu mensubu şehit olmuştu. 136 aracın bölgeden çıkış yaptığı da açıklamada yer alıyordu. YPG’nin önemli bir bölümünün çıkış yapmadığı ortadaydı. 15 bine yakın teröristin silahları bir yana kendilerinin bile 136 araçla çıkarılması olanaklı değildi. Amerika bilerek ve isteyerek bölgede terörist gizlenmesine aracılık ediyor, Rusya’nın da başarmasını engellemeye çabalıyordu. Gizlenen teröristler 150 saatlik ikinci süre başladıktan sonra bölgede dört Mehmetçiği daha şehit ettiler.

 

Rusya, YPG’li teröristlere bölgeden çekilmeleri koşulunda Suriye rejimiyle aralarını bulma sözü vermişti. Rus askeri polisinin yönlendirmesiyle teröristlerin Kamışlı’nın güneyindeki Haseke’ye gittikleri söyleniyordu. 150 saatlik süre 29 Ekim saat 18.00’de dolmadan, Rusya Savunma Bakanı Şoygu, “Güvenlik Koridoru oluşturulacak bölgeden silahlı güçlerin çıkarılması planlanandan önce tamamlandı. Bu bölgeye Suriye sınır muhafızları ve Rus askeri polisi girdi” açıklamasını yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda, “Rusya terör örgütlerinin buradan tamamıyla çıkarıldığı bilgisini yetkili mercilerimize vermiş bulunuyor” diyordu. Daha sonra Millî Savunma Bakanlığı beş maddelik bir açıklama yaptı.

 

Millî Savunma Bakanlığı’nın açıklamasında; Soçi Mutabakatı kapsamında Türkiye’nin gerekli hassasiyeti gösterdiği, 150 saatlik süre sonunda Rusya tarafından YPG’nin ağır silahlarıyla birlikte Türkiye-Suriye sınırından 30 km dışına, ayrıca Münbiç ve Tel Rıfat’ın da dışına çıkarıldıklarının bildirildiği, Türk-Rus ortak devriyelerine başlanacağı, mayın ve el yapımı patlayıcı temizlik faaliyetleriyle keşif uçuşlarına başlandığı vurgulanıyordu. Türkiye’nin sınırlarının güneyinde terör koridoru oluşumuna izin vermeyeceği, DEAŞ ve PKK/YPG başta olmak üzere terör örgütleriyle mücadelenin sürdürüleceği, barış koridoru oluşturmak suretiyle yerlerinden edilmiş Suriyelilerin gönüllü ve güvenli şekilde geri dönüşlerinin sağlanacağına yer verilmişti.

 

Rusya Savunma Bakanlığı’nın Suriye’deki Tarafları Uzlaştırma Merkezi Direktörü Borenkov, “Rus tarafı 22 Ekim 2019 tarihli Türkiye-Rusya Mutabakatı’nda öngörülen önlemleri tamamen uygulamıştır. 29 Ekim saat 18.00 itibariyle 34 bin kişiden oluşan 68 YPG Birliği ile üç binden fazla silah ve askeri teçhizat Türk Silahlı Kuvvetler ile temas hattından 30 km uzağa çekilmiştir” açıklamasını yaptı. Borenkov, Suriye rejimine ait güçlerin sınırda 84 karakol kurduğunu, bunlardan 60’ının Kamışlı kentinde 24’ünün ise Ayn el-Arap (YPG’nin üssü Kobani) kentinde bulunduğunu söyledi. Harekât alanının batısında ve doğusunda, Kamışlı kenti hariç 10 km derinlikte yapılacak ortak devriyeler sahadaki durumun açıklamalara ne denli uyduğunu gösterecekti.

 

Borenkov’un açıklamasında önemli olan bir husus, 34 bin YPG’li teröristin Türkiye’nin Güvenli Bölge alanından çekilmiş olduğuydu. Bu ABD’nin teröristlerin çekildiğine ilişkin Pompeo imzasıyla verdiği yazılı metnin yalan ifade olduğunu gösteriyordu. Zaten ABD’nin bölgeye yaptığı yığınağın 35 bin kişilik silahlı güce yetecek büyüklükte olduğu biliniyordu. Demek ki ABD bölgeden 1000 kadar terörist çekerek, 34 bin teröristi uyuyan hücre olarak gizlemek istemiş. 30 Ekim günü Milli Savunma Bakanı Akar, beraberinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Güler ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Dündar olmak üzere sınırın sıfır noktasında askeri birlikleri denetleyip askerlere, “Burada bir şey bitmiş değil her an her şey olabilir” diye sesleniyordu.

 

1 Kasım’da ilk Türk-Rus devriyesi harekât alanının doğusunda, Resulayn’ın 40 km doğusu ile Kamışlı’nın 30 km batısında kalan bölgede bir insansız hava aracı da kullanılarak, sekiz zırhlı aracın katılımıyla yapıldı. Bu devriyede 400’den fazla mayın ve el yapımı patlayıcı madde ile bomba yüklü bir aracın tahrip edildiği, Tel Abyad’ta Türkiye’ye yönlendirilmiş 75 roketin saptandığı açıklandı. Sivil halk arasına karışmış olan teröristlerin ise terör faaliyetleri ne yazık ki sürüyor. ABD’nin desteğiyle aşırı silahlandırılmış ve eğitilmiş teröristleri temizlenmesi zaman alacaktır. Bundan sonraki devriyenin harekât alanının batısında Ayn el-Arab bölgesine yapılacağı açıklandı. Oralarda ağır ve daha fazla silah bulunması şaşırtıcı olmayacaktır.

 

Soçi Mutabakatı sonrası Güvenli Bölge’deki son durum.

 

Terör Kuşağının Haritada Yer Değiştirmesi Yeterli Olamaz

 

Türkiye, ülke güvenliği için Güvenlik Koridoru’nu teröristlerden temizlemek isterken, gelecekte bu kuşağın tekrar teröristlerce kullanılamaması ve ülke içinde sorun oluşturan Suriyeli mültecilerin bir bölümünün burada iskân edilmesini planlamıştır. Pek tabii, Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyini birleştirecek Kürt ya da Amerikan koridorunu engellemek ilk stratejik hedefti. Türkiye’nin bekası için ana hedefi ise, Atlantik yakası ve Batı’nın desteğiyle ABD-İsrail ikilisinin daha sonra Büyük İsrail’e dönüştürmek için kurmayı amaçladıkları Bağımsız Kürdistan projesinin önlenmesidir. Ralph Peters’in lanetli haritasında sınırları çizilen Bağımsız Kürdistan için Türkiye’den de toprak koparılmak istenmektedir. Türkiye bu projeye çomak sokmuştur.

 

Osmanlı’ya Sevr Antlaşması ile dayatılan Kürdistan, 21’inci yüzyılın başında Türkiye’nin karşısına Büyük Ortadoğu Projesi ile çıkarıldı. Bu lanetli proje için eşbaşkanlığına soyunanlar zamanında gerçeği göremiyor, ABD’yi demokrasi havârîsi varsayarak, vesayetinden medet umuyorlardı. ABD’li yöneticiler havârî değildi, Büyük İsrail sevdalısı evanjelistlerdi. Türkiye’de gözler ABD destekli 15 Temmuz FETÖ darbesiyle açılıyordu. ABD, 20’nci yüzyılın başında İngiliz ve Fransız işbirliğiyle ve düz çizgilerle çizilmiş Sykes-Picot sınırlarını Ralph Peters’in haritasıyla değiştirmek için ataktaydı. Eğer, Ortadoğu’da Sykes-Picot sınırları değiştirilecekse, bunun Ralph Peters haritasına göre değil, Türkün Mîsâkı Millî’sine göre olması gerekir.

 

ABD, İsrail ve Batı cephesi ile Türk düşmanlarının koruması altında olan PKK/YPG terörü, ne kadar ezilirse ezilsin kolay bitmeyecektir. Elbette bitirinceye kadar mücadele sürdürülecektir. Bugün Amerikalıların Rakka ve Deyrizor, Rusların Haseke çevresinde, topladıkları teröristler tehlike oluşturmaya devam ediyor. Güvenli Bölge sınırlarının 30 km dışına çıkarılarak terör kuşağının haritada yer değiştirmiş olması tehdidin bittiği anlamına gelmez. Bu ağır silahlı teröristler Türkiye’yi rahatsız etmeye devam edecektir. Nitekim, Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Gerekirse 30 km’nin altına ineriz” demektedir ve bunun gerekeceği de görülüyor. Ancak, daha aşağılarda yapılacak harekâtların Suriye rejimiyle diyalog ve işbirliği içinde gerçekleştirilmesi gerekir.

 

Türkiye-Rusya işbirliği sonucu Güvenli Bölge’nin ABD’nin müttefiki terörist YPG’den temizlenmesi, ABD için hezimettir. ABD, şimdi İngilizlerden miras devraldığı Anglosakson oyunlarıyla Türkiye’ye hücum ediyor. Avrupa’daki hava da buna uygun. Emperyalist Batı topyekûn Kürt teröristleri mazlum ve özgürlük savaşçısı, Türkiye’yi Kürt düşmanı ve işgalci görmeye, göstermeye çalışıyor. Böyle bir ortamda zaten diplomatik yalnızlık içinde olan Türkiye, ABD Temsilciler Meclisi’nce köşeye sıkıştırılmak istenmiştir. Kasıtlı olarak 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı günü, ABD Temsilciler Meclisi’nde ezici çoğunlukla kabul edilen Ermeni Soykırımı ve Yaptırım tasarıları bunun sonucudur. ABD Türkiye’nin sahte müttefiki, gerçek düşmanıdır.

 

Türkiye’ye karşı düşmanlığın ürünü olarak Temsilciler Meclisi’nden geçirdikleri her iki tasarının ABD Senatosu tarafından kabul edilmesi ve Trump tarafından imzalanması sürpriz olmayacaktır. Bu sayede bir yandan dünyada “Dün Ermenileri katledenler bugün Kürtleri katlediyor” algısı oluşturmaya çalışıyorlar, diğer yandan da Türkiye’yi ekonomik çökertme ile dize getirmeye çabalıyorlar. Oysa Trump daha dün diyebileceğimiz 120 saatlik aranın ardından yaptırımları kaldırdığını açıklamıştı. Ancak, ABD her zaman için iki yüzlü ve güvenilmez bir devlet. Yaptırımlarına misliyle karşılık verilmeli, her iki tasarı yasalaşınca ilk yanıt TBMM kararıyla, başta İncirlik ve Kürecik olmak üzere Türkiye’deki, ABD askeri üslerinin kapatılması olmalıdır.

 

ABD Suriye’den Çekilmedi ve Petrol Bölgesine Çöktü

 

ABD Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG garnizon devletçiği yani Suriye Demokratik Kürt Devleti kurma planını gerçekleştirme olanağını yitirdi, ama bundan vazgeçmiş değil, haritada yer değişimini kabul etmek zorunda kaldı. Çünkü bu silahlı gücü İran ve Türkiye’ye karşı kullanmayı planlıyor. Başarabilirse Rakka ve Haseke’yi içine alacak, her ne kadar çöl coğrafyasında kalsa da petrol bölgesi Deyrizor merkezi olacak garnizon devleti peşinde koşuyor. ABD’nin sözde Suriye petrolünü koruma isteğinin arkasındaki neden bu. 20 Ekim’de yaklaşık 170 araç ve 17 zırhlı araçla, helikopterler eşliğinde Deyrizor’a askerî sevkiyat yaptığı biliniyor. Suriye rejiminin kullanmasını engellediği petrolü terörist Kürt garnizon devletçiği adına koruyor.

 

Suriye, Ortadoğu’nun bir petrol ülkesi sayılamaz, çünkü ispatlanmış rezervi 2018 yıl sonu itibariyle 2,5 milyon varil (0,3 milyon ton) olup, Ortadoğu rezervinin binde üçü kadardır. 2010 yılında 18,5 milyon ton ham petrol üretimi olan Suriye’de bu üretim iç savaşla sürekli azalarak 2018 yılında 1,1 milyon ton düzeyine düşmüştür. Suriye’nin ispatlanmış doğalgaz rezervi 300 bcm (milyar metreküp) olup, Ortadoğu rezervinin yine binde üçü oranındadır. 2010 yılında 8,4 milyon metreküp doğalgaz üretilmişken, sürekli düşüşle 2018 yılında 3,6 milyon metreküpe düşmüştür. 2010 yılında petrol ve doğalgaz Suriye ihracatının yüzde 35’ini oluşturuyor, devlet gelirinin yüzde 20’sini sağlıyordu. Yine de Suriye ve hayal edilen garnizon devletçiği için önemli sayılacak bir kaynak.

 

Suriye’de rejimin kontrol alanı dışında kalan petrol ve doğalgaz yatakları; Deyrizor ve doğusunda Haseke çevresinde, Kamışlı ve güneyinde bulunuyor. 2020 yılı bütçesinde YPG’ye 550 milyon dolar ayıran ABD, bu parayı Suriye petrolüyle elde etme çabasında. Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü Konaşenkov, Amerika’nın Suriye’den çıkarılan petrolü diğer ülkelere kaçak yoldan sattığını açıkladı. Dünya ham petrol fiyatları Brent petrolünde 60 US Dolar/varil, Batı Teksas petrolü için 56 US Dolar/varil düzeyinin üstünde iken, ABD’nin çalıp sattığı petrolün fiyatı, Konaşenkov’un açıklamasına göre 38 US Dolar/varil. Her ne kadar Suriye petrolü fazla kükürtlü ve kalitesiz olsa da fiyatının düşüklüğünün asıl nedeni hırsızlık malı olması.

 

Suriye’nin petrol alanlarına çöken Amerika, kaçak petrol ticaretiyle YPG’yi finanse ediyor.

 

Önce Suriye’den çekileceği yalanını söyleyen, bir birliğini Irak’a geçiren ve petrol bölgesi Deyrizor’a çöküp askeri birlik gönderen ABD, Türk-Rus ortak devriyesi başlarken tekrar Suriye’ye dönüyordu. Barış Pınarı Harekâtı ile birlikte Suriye’nin kuzeyinde YPG işgalindeki bölgelerde boşalttığı üslere geri dönüş sürüyor. Rakka’nın batısındaki üssünü boşaltmışken, çekilen teröristleri yolladığı Rakka’ya zırhlı araç ve askeri personel sevk ederek Cezre üssüne yeniden oluşturuyor. Daha önce de Ayn el-Arab’ın (Kobani’nin) güneyinde ve Türkiye sınırından 30 km uzaktaki Sırrin beldesinde yer alan ve kullanılmasın diye bombaladığı eski üssüne de dönüş yapmıştı. Irak’a geçen askerinin geri dönüş yaptıkları da belirtiliyor.

 

ABD’nin lanetli Suriye haritası, Suriye’yi eyaletlere ve Kürt kantonlarına bölmeyi hedefliyordu. Türkiye’nin güneyinde Akdeniz’den Irak sınırına kadar uzanacak Kürt koridoru üzerinde sırasıyla Afrin Kantonu, Şahba Kantonu, Kobani Kantonu ve Cezire Kantonu oluşturmaya çalıştılar. Türkiye’nin Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtları sıraladığımız bu kantonların yerleşeceği alanları temizlemiş bulunuyor.  ABD ve YPG işbirlikçileri için büyük bir kayıp. Ancak, bunların dışında Rakka Kantonu ve Haseke merkez olmak üzere Şeddadi kantonu tasarlanmıştı. Şimdi yenilenen planları Rakka Kantonu, Şeddadi Kantonu ve Deyrizor bölgesini kapsayan Kürt garnizon devletini kurabilmek. Olabilirse bağımsız, olamazsa federasyon içinde.

 

ABD, Suriye’yi eyaletler ve kantonlarla böyle parçalamayı hayal ediyordu.

 

Bu oyunun bozulması için Astana sürecinin sürdürülmesi de yeterli olmayıp, ayrıca Suriye-Türkiye ve Irak bölgesel güvenlik işbirliğini gerektirmektedir. ABD Kürt devletine ekonomik güç katmak için Suriye petrolü üzerine çöktü. Deyrizor’a asker yollamakla yetinmedi, Haseke ve Kamışlı yakınındaki Rimelan petrol bölgelerinde de devriye faaliyeti başlattı. Kürtlerin çoğunlukta olduğu ve Soçi mutabakatının kapsamı dışında bırakılan Kamışlı’dan 40 km uzaklıkta Irak sınırına yakın Rimelan’daki üssünü koruyor. Kamışlı-Rimelan bölgesi tasarlanan Cezire kantonu sınırları içinde kalıyordu. Bunu şimdi bir yolunu bulup Şeddadi kantonu ile birleştirmek isteyebilir. Bu nedenle Kamışlı ve Irak sınırına kadar uzanan bölge de kesinlikte temizlenmelidir.

 

ABD ve Rusya YPG Teröristbaşıyla Diyalog İçinde

 

Suriye’de yasal olarak bulunan Rusya ile işgalci güç Amerika, Suriye sınırları içinde birbirlerinin ayağına basmamaya özen gösteriyorlar. Bu tutumları, Suriye üzerinde ortak gizli planları olup olmadığı kuşkusunu doğurdu ve tartışılır oldu. Her ikisi de farklı ve hatta birbirine zıt amaçlarla Suriye coğrafyasında etken ve var olma çabasında. Bu istekleri doğrultusunda sırası gelince kendi çıkarları uygun kullanabilecekleri bir Kürt yapılanması için anlaşmış olabilirler mi? Suriye devletinden koparılmış bağımsız bir Kürt devleti olmasa bile, anayasa sürecine Birleşmiş Milletler’in müdahalesiyle Suriye federasyon çizgisine çekilerek, Irak’takine benzer bir federatif yapı oluşturma konusunda anlaşmaya varmış olmaları olasılığı yok değil.

 

Omurgasını ve ezici çoğunluğunu PKK/YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) başkomutanı denilen, Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı Mazlum Kobani (Mazlum Abdi, Ferhat Abdi Şahin, Şahin Cilo) diye tanınan teröristbaşı, PKK kurucusu mahkûm Öcalan’ın “manevi oğlum” dediği bir kişi. ABD bu teröristi “general” olarak lanse ediyor. Oysa ne eğitimi ve ne de askerlik kariyeri olan bu kişinin sadece teröristlik kariyeri var. ABD Temsilciler Meclisi, Amerika’ya davet ediyor, Trump Beyaz Saray’da ağırlamaya hazırlanıyor. Trump, gönderdiği küstah mektubuna bu teröristin mektubunu ekleme terbiyesizliğini bile gösterdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, Trump’dan bu teröristbaşını istiyor, ama FETÖ’yü vermeyen bunu verir mi?

 

Trump, Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı teröristbaşı Mazlum Kobani’yi kahraman general sıfatıyla Beyaz Saray’da ağırlamak istiyor.

 

Amerikan kamuoyuna özgürlük savaşçısı, DEAŞ’a karşı savaşan kahraman diye tanıtılan Mazlum Kobani aşkıyla Trump, “Seni yakın zamanda görmek için can atıyorum” diye davet tweeti yollarken, Moskova’da PKK/YPG bürosunu kollayan Rusya da bu teröristbaşıyla konuşuyor. 22 Ekim’de Soçi’de Erdoğan-Putin görüşmesi sürerken Rusya Savunma Bakanı Şoygu, yanında Rusya Genelkurmay Başkanı Gerasimov da olmak üzere Mazlum Kobani ile internet üzerinden canlı görüşme yapıyordu. Bu görüşmeye ilişkin haber daha sonra Rus televizyonunda yer alıyor, dünya kamuoyuna biz de YPG ile bağlantı içindeyiz mesajı veriliyordu. Teröristbaşının Rus bayrağı önünde oturduğu görüşmede ne konuşulduğu açıklanmadı.

 

Rusya YPG’nin 30 km güneye çekilmesini, Haseke yöresine ve diğer yerlere geçişini bu görüşmeyle mi sağladı acaba? Teröristbaşına ne vaat edildi? Mazlum Kobani’nin Amerika’ya güveni sarsılmışken, Rus bayrağının önünde oturması, Rusya himayesine sığınmasının ifadesi mi? Bu tür sorular çoğaltılabilir.  Kaldı ki ne konuşulduğu, ne vaat edildiği de o kadar önemli değil. Süper devletler kendi çıkarlarını ön planda tutarak her zaman ikili oynayabilirler. Belli hedeflere ulaşmak için terör örgütlerini de kullanırlar. Bu nedenle süper güçlerle ilişkide teyakkuzu elden bırakmamak gerekiyor. ABD kadar Rusya da SDG(YPG) kartı olsun ister. Gönül arzu ederdi ki Rusya ve ABD ile 120 ve 150 saatlik aralar verilmeden Barış Pınarı Harekâtı tam sonuca ulaştırılsaydı.

 

22 Ekim’de Erdoğan-Putin görüşürken, Rusya Savunma Bakanı Şoygu ve Genelkurmay Başkanı Gerasimov internet üzerinden teröristbaşı Mazlum Kobani ile canlı bağlantıda konuşuyorlardı. Rus bayrağı önünde oturan Kobani, büyük bir olasılıkla Rusya’nın himayesini isterken, Şoygu karşılığında Türkiye’nin Güvenli Bölgesi’nden çıkmalarını istemiştir.

 

Gelişmelerin Işığında Yapılması Gerekenler

 

ABD’nin çekilmediği, Kürt garnizon devleti projesini rafa kaldırmadığı ortada iken, Suriye’de yeni anayasal düzen oluşturma çalışmalarının nasıl sonuçlanacağı da belirsizliğini korurken, Türkiye’nin Suriye’de uzun süre kalması ve yeni operasyonlar yapma zorunluluğuyla karşılaşması olası. 30 Ekim’de Cenevre’de yapılan Suriye Anayasa Komitesi Toplantısı’na Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ve İran Dışişleri Bakanı Zarif ile birlikte katılan Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Şam yönetimi Rusya, Türkiye ve İran’ın bu ülkedeki askeri varlıklarını kabul ediyor” diyordu. Bu çok önemli bir açıklamaydı. Esad yönetiminin Türkiye’ye ılımlı bakışının, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve terörü temizlemek için orada olduğunu kabul edişinin ifadesiydi.

 

Ilımlı bakışın devamı Esad’ın 31 Ekim’de Suriye devlet televizyonuna verdiği röportajda geliyordu. Esad, bugüne dek söylediklerinin aksine “Komşu ülke olan Türkiye’den bir düşman yaratmak istemiyorum” diyordu. BBC’nin Türkçe haberine göre, “ABD askerlerinin çekildiği Kürtlerin kontrolündeki bölgelerde devlet otoritesinin yeniden kurulacağını” açıklıyor, Suriye Ordusu’nun ülkenin kuzeydoğusuna geri dönüşünü “bu doğrultuda atılan ilk adım olarak” tanımlıyor, “sahada oluşan yeni gerçekliğe saygı duyacağını” vurguluyordu. Bu demeçle Moskova’nın, Şam’ı doğru çizgiye çekmiş olduğu anlaşılıyor. Rusya’nın uygulanmasını kolaylaştıracağı Adana mutabakatının yenilenmesiyle, gereken Ankara-Şam diplomatik ilişkisi başlayacak görünüyor.

 

Barış Pınarı Harekâtı ile yaşadığımız baş döndürücü süreç, ABD ve Avrupa, kısacası topyekûn Batı dersek abartmış sayılmayız, NATO müttefiki ve AB üyesi ülkelerin dost olmadığını, ABD’nin ise Türkiye düşmanlığında başı çektiğini gösterdi. Terör mücadelesinde yardımcı olmayan NATO, Türkiye karşıtı çatlak seslere karşın Türkiye’ye karşı konum alamıyor, Genel Sekreteri “Türkiye’nin en çok teröre maruz kalan ülke” olduğu gerçeğini söylemekten öte geçemiyor. AB ise açıkça Türkiye’yi düşman görüyor ve dışlıyor. Türkiye’nin NATO ve AB ilişkileri onarılamayacak, güven tazeleyemeyecek biçimde sarsılmış durumda. Türkiye’nin yerinin dün olduğu gibi artık Batı değil, bundan sonra Avrasya ve Asya olduğu açık bir jeopolitik gerçek.

 

ABD’nin eğitip donattığı, “kara gücüm” diyerek desteklediği PKK/YPG terör örgütünden vazgeçmeyeceği, onu Türkiye’ye karşı koruyacağı, bölgedeki Sykes-Picot sınırlarını Ralph Peters’in lanetli haritasına göre değiştirmek üzere elinin altında kolay kullanılabilir ucuz güç olarak tutacağı görülüyor. Bu da Kürt teröristlerin zaten olmayan kişiliklerine uygun bir strateji. ABD’nin Irak’tan çıkmadığı gibi, Suriye’den de çıkmayacağı, gerek Irak ve gerekse Suriye’deki askeri varlığını ve üslerini İran’ı kuşatmak, Türkiye üzerindeki baskıyı sürdürmek, İsrail’in güvenliğini tahkim etmek, Bağımsız Kürdistan’ı kurmak, petrol ve doğalgaz kaynak ve güzergâhlarını denetlemek için koruyacağı anlaşılıyor. Ne yazık ki emperyalist ABD’nin Türkiye’nin iç ve dış politikası, sivil ve asker bürokrasisi, ekonomisi ve iş alemi üzerindeki etkisi sürüyor.

 

Türkiye’nin ilk yapması gereken Amerikan etkisinden ve vesayetinden kendini soyutlamaktır. Bu soyutlanış Türkün kendine gelişi, Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal’in güç bulduğu özbenliğine dönüşü olacaktır. İşte o zaman atılması gereken adımlar birbiri ardınca kolayca atılabilecektir. Uydurma ithamlarla Ermeni katliamı yasası çıkaranlar, yaptırım ve silah ambargosu uygulamaya kalkanlar gereken yanıtı o zaman alacaklardır. Türkiye’ye karşı güç konumlandıranların, İncirlik ve İsrail’in koruyucu gözcülüğünü yapan Kürecik gibi üsleriyle birlikte NATO’ya bağlı diğer askeri üsleri o zaman kapatılacaktır. Türkiye’yi kapısında el avuç açan ülke olarak görmek isteyen AB de o zaman hak ettiği tokatı yiyecektir.

 

Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, Türkiye’nin ekonomisini düzlüğe çıkarabilecek potansiyeli vardır, her türlü silahı yerli ve milli olarak yapabilecek teknolojik birikime ve teknik eleman potansiyeline de sahiptir, kahraman Mehmetçik sayesinde başaramayacağı harekât ve kahredemeyeceği düşman yoktur. Atlantik yakası ve Batı Cephesi, Atatürk sonrasında Türkiye’yi adeta afyonlamış, atılımını sanayileşmesinden ileri ve nükleer teknolojiye sahip olmasına kadar, hatta açık denizlere çıkmasını mavi vatanını korumasını bile engellemiştir. Atlantik yakasının ve Batı cephesinin bugünkü karşıt tutumu, Türkiye’nin Amerikan vesayeti ve Batı tutsaklığı zincirini koparması için olumlu bir fırsattır. Ancak, doğru değerlendirilerek yapılması koşuluyla.

 

Türkiye, diplomasi alanında dikkatli ve teyakkuzda olmalı, kendisine karşı yapılan haksız uygulamalara, terör saldırılarına karşı yaptığı gibi misliyle karşılık vermelidir. Bu ulusal birlik ve ulusça dik duruş gerektirir. Böyle bir duruş adına Cumhurbaşkanı Erdoğan, 13 Kasım’da Trump’ın davetine gitmemelidir. Eğer Trump Erdoğan ile görüşmek istiyorsa, Türkiye’yi temsil eden Erdoğan’ın ayağına Ankara’ya gelmelidir. ABD Wilson prensiplerine uygun Sevr haritasıyla Türkiye’yi parçalama hayalinin peşinde koşuyor. Türkiye 1919’da Amerikan mandasına hayır deyip, Kurtuluş Savaşı vererek o haritayı yırtmıştı, ama İkinci Dünya Savaşı sonrası yanlış siyasetle ABD vesayetine sokulmuştu. Şimdi o vesayetin de yırtılıp atılma zamanı geldi.

 

Böyle bir görüşme yapılmamalı, Cumhurbaşkanı Erdoğan Trump’ın davetine gitmemelidir. Trump görüşmeyi çok istiyorsa, Ankara’ya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ayağına gelmelidir.

 

ABD’nin Suriye ve Ortadoğu planları Doğu Akdeniz’i de içermektedir. ABD ile birlikte AB de Doğu Akdeniz’de egemenlik oluşturma, Türkün mavi vatanını gasp etme çabası içinde bulunuyor. Doğu Akdeniz’in en büyük adası Kıbrıs hedeflerinde. Kıbrıs’ta Türk varlığını silmek için kullanıma hazır Mustafa Akıncı gibi işbirlikçileri de var. BM Genel Sekreteri Guterres oyunun orkestra şefi. Türkiye, Suriye’de ve Ortadoğu coğrafyasında olduğu gibi, Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta hiçbir ödün veremez. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vazgeçilemez üssümüzdür. Bu konuda federasyon görüşmelerine set çekilmeli, 25 Kasım’da Berlin’de yapılacak Akıncı-Anastasiadis ve Guterres üçlü görüşmesinin legal olarak tanınmayacağı açıklanarak, hak ettikleri tokat atılmalıdır.

 

Ne mutlu Türküm diyene” derken içiniz titriyorsa, genelde yapılması gerekenler olarak özetle sıraladıklarımızı onaylarsınız. Yakın zamanda “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü dağdan taştan silmeye kalkanlar olmadı değil, ama o söz damarlarımızdaki asil kanın dolaştığı öz benliğimizdeki genlerimizde varlığını koruyor.

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 5 Kasım 2019

 

DOĞU AKDENİZ’DE SONDAJ DÜELLOSU

 

 

İşin özü, Türk-Yunan/Rum hidrokarbon (petrol ve gaz) düellosu, ama düellonun gerçekleştiği Doğu Akdeniz’e gaz kokusuyla üşüşen emperyalist ülkeler karşımızda. Karşımızdakiler Osmanlı’nın son döneminde de karşımıza çıkmış olan ve haddini bildirdiğimiz yedi düvelin günümüzdeki torunları. Bu kadim millet, Çanakkale’de Kurtuluş Savaşı’nda o zamanın yedi düveline nasıl haddini bildirmişse, bugün de aynını yapmaya hazır. Yunan ve Rum bu işi kotardık umuduyla hiç el-avuç ovuşturmasınlar, biz mavi vatanımızı ne onlara ne de başkalarına kaptırırız.

 

Kıbrıs’ın Legal ve İllegal Devletleri Karşı Karşıya

 

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) illegal bir devlet. Londra ve Zürih Antlaşmaları çiğnenerek kuruldu, ama ne yazık ki bugün dünya onu Kıbrıs Cumhuriyeti diye tanıyor. Türkiye bir garantör devlet olarak Londra ve Zürih Antlaşmalarını hep savundu, çiğnenmesine 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile karşılık verdi. Oysa, garantör Yunanistan o antlaşmaları çiğnerken, garantör İngiltere seyirci kaldı. Yunan-Rum ikilisinin Kıbrıs Adası’nın tümüne göz dikerek, Türklere yaşam hakkı vermek istemedikleri tarihi bir gerçek. İşte bu nedenle sınırları kanla çizilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) kurulmuş bulunuyor. ABD, KKTC’nin uluslararası tanınmasına engel oldu. İllegal olan Kıbrıs Cumhuriyeti Avrupa Birliği (AB) üyesi yapıldı. Legal KKTC, birleşme planlarıyla o potada yok edilmek istendi ve hâlâ sürdürülmeye çalışılan oyunla bu isteniyor.

 

Kıbrıs Çevresinde Denizsel Hidrokarbon Arama Alanları

 

İşte bu illegal Kıbrıs Cumhuriyeti (GKRY) 2007’de Doğu Akdeniz’de hidrokarbon arama sürecine yine illegal bir Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) alanıyla ve bu alan için açtığı uluslararası ihale ilanıyla girdi. Afrodit adını verdikleri parselde 2011’de Amerikan şirketinin sondajıyla 7 tcf (trilyon feet küp), yani 190 bcm (milyar metre küp) doğalgaz rezervi bulup, 2017’de işletmeye aldılar. Rumlar 13 parsele ayırdıkları MEB alanlarında yabancı şirketlere verdikleri ruhsatlarla aramalarını geliştiriyorlar. GKRY bulgusundan önce başta Mısır ve ardından İsrail de Doğu Akdeniz’de doğalgaz bulgulamışlardı. İsrail gazı ile Kıbrıs Rum gazını, Yunanistan ve İtalya’nın katıldıkları offshore boru hattı projesini gerçekleştirerek, Avrupa’ya taşıma çabasındalar.

 

Türkiye MEB ilan etmeksizin, kendi kıta sahanlığı üzerinde olacak olası MEB sınırları içinde, dolayısıyla kendi offshore yetki alanında, Kıbrıs’ın doğusunda Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) 2007 yılında ilk arama ruhsatlarını vermişti. Rumların illegal biçimde Kıbrıs Türkünün haklarını gasp ederek hidrokarbon arama sondajını başlatmaları üzerine, KKTC Hükümeti 2011 yılında kendi deniz yetki alanı olarak kabul ettiği Kıbrıs çevresinde TPAO’ya arama ruhsatları verdi. Bu konunun ayrıntılarını Platformumuzda bulunan, “Çırpınıyor Akdeniz, Bakıp Türkün Bayrağına” adlı Güncel Kitabımızda ya da Platformumuzda yer alan Kıbrıs ile ilgili diğer makale ve duyuru yazılarımızda bulabilirsiniz.

 

Doğu-Akdeniz’de ve Kıbrıs çevresinde hidrokarbon arama alanları, yapılan çalışmalar, FATİH ve YAVUZ sondaj gemilerimizin sondaj yaptığı yerler.

 

Hidrokarbon Arayan TPAO ve Çokuluslu Şirketler Karşı Karşıya

 

İşte bugün TPAO’nun ruhsatlı alanı üzerinde TPAO’ya ait Fatih Sondaj Gemisi (Deepsea Metro II) Kıbrıs’ın doğusunda, Yavuz Sondaj Gemisi (Deepsea Metro I) Kıbrıs’ın batısında sondaj çalışması yapıyor. Rumlar gemi personelini tutuklama çabasına bile kalkıştılar, ama Türk Donanması’nın etkin koruması altında çalışmalar güvenle yürütülüyor.

 

Rumların uluslararası ihaleyle uluslararası şirketleri işe katarak, onların devletlerini yanlarına çekme stratejisiyle yürüttükleri aramalara karşı, Türkiye, bu arama işini kendi ulusal şirketi ve kendi ulusal olanaklarıyla yapma stratejisini izlemiştir. GKRY’nin uluslararası ihaleyle yanına çektiği şirketler ve bağlı oldukları ülkeler şöyle: Noble Energy (ABD), ExxonMobil (ABD-çok uluslu) ENI S.p.a (İtalyan), Total SA (Fransa), Cairn Oil & Gas Ltd. (Hindistan), Kogas (Güney Kore), Qatar Petroleum (Katar) vb.

 

Yunan destekli Rum stratejisi ve hidrokarbon kokusu emperyalist ABD’nin yanısıra şirketleriyle birlikte Fransa, İngiltere ve İtalya gibi ülkeleri Doğu Akdeniz’e çekmiş durumda. Adalar Denizi (Ege Denizi) nedeniyle kuşkulu olan Yunanistan, zaten hep Rumlarla birlikte. Bunlara İsrail ve Mısır’ın katılımıyla, Suudi Arabistan ve Katar desteğiyle, Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’deki şer cephesi oluşturulmuş bulunuyor.

 

GKRY ve Yunanistan ABD ve AB koruması altında. Yunanistan, GKRY, İsrail, Mısır ve Fransa askeri işbirliği içinde. Kıbrıs’taki İngiliz üslerinin dışında İsrail’in kullanımına açık üs bulunuyor. Fransa, Kıbrıs ile ilgili hiçbir hakkı olmadığı, garantör devlet niteliği bulunmadığı halde, Güney Kıbrıs’ta deniz üssü kurmaya kalkışıyor. Rusya’nın ilişkilerini giderek geliştirdiği Türkiye’ye karşı GKRY yanlısı çıkışları ise dış politika açısından düşündürücü. Türkiye Doğu Akdeniz’de yalnız demek yanlış olmaz.

 

 Kıbrıs’ın batısında sondaj yapan FATİH ve doğusunda sondaj yapan YAVUZ.

 

Türk Kıta Sahanlığı Kıbrıs’ın Doğusundan Girit’in Güney Batısına Uzanıyor

 

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı ve olası MEB alanı, 23 derece 20 dakika doğu boylamına kadar uzanıyor. Bu Girit Adası’nın batı kesimi demektir. Zaten uluslararası hukuk açısından, Osmanlı’dan günümüze geçerli antlaşmalar incelendiğinde, Girit’in dörtte birinin Yunanistan’a, dörtte üçüyle çevresindeki 14 ada, adacık ve kayalığın Türkiye’ye ait olması gerekiyor. Çünkü, 1913 Londra Antlaşması ile Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan ve Yunanistan’a bölüştürülen Girit Adası’nın statüsü Lozan’dan sonra değişmiş, Bulgaristan, Karadağ ve Sırbistan haklarından feragat edince, söz konusu paylar aslına rücu ederek, Türkiye’ye dönmüş oluyor. Çevresindeki ada, adacık ve kayalıklar ise zaten 1913 Londra Antlaşması’nda Osmanlı’da kalmıştı ve Lozan’da bunların verildiğine ilişkin bir hüküm de yok.

 

Dışişleri Bakanlığı’nın Doğu Akdeniz için Birleşmiş Milletler’e (BM’ye) sunduğu 18 Mart 2019 tarihli resmi mektupta, Türkiye’nin çıkarlarının olduğu deniz alanı 32 derece 16 dakika 18 saniye doğu boylamıyla 28 derece doğu boylamı arasında gösterilmiştir (1). Bu kesim Girit’i kapsamıyor. BM’ye sunulan söz konusu mektupta, Girit’i kapsayan kesim için, “28 derece doğu boylamının batısı da daha sonra gelecek sınırlamalara esastır” diye belirsizliğe itilmiştir, ama zımnen de olsa Türkiye’nin çıkarının daha öteye uzanacağı vurgulanmıştır. Bu yıl NATO tatbikatında SAS deniz komandolarımızın Girit’in sularında sualtında Türk bayrağı açmaları gelişi güzel bir eylem değil, hakkımıza dikkat çeken bir gösteridir.

 

Türkiye’nin kıta sahanlığı ve olası MEB alanı Girit Adası’nın batısına kadar uzanıyor. Osmanlıdan kalan ve halen geçerli olan antlaşmalara göre, Girit Adası’nın dörtte üçü ile çevresindeki ada ve adacıklar, Türkiye’ye miras kalmış ata toprakları.

 

28 derece doğu boylamı sınırı, George Soros’un Uluslararası Kriz Grubu tarafından, Türkiye’nin olası MEB sınırının ucu olarak Mart 2012 yılında haritalara geçirilmişti. Bu nedenle 1 Mayıs 2019 tarihli Arayış ve Gündem makalemizde “Kıta sahanlığımıza neden 28 derece sınırı?” diye soruyor ve “Sakın Soros sınırı olmasın!” diye de yanıtlıyorduk. (2) İşte bu Soros sınırının şimdilik çıkar alanımız dışında bıraktığı Girit’in çevresinde, Yunanistan arama parselleri belirleyip uluslararası ihaleye çıkarmış bulunuyor. GKRY’nin illegal bir MEB ilanı var, ama Yunanistan’ın MEB ilanı da yok. Şimdi bu alanda Total ve ExxonMobil şirketlerine verdiği arama ruhsatlarıyla sondaj çalışması yaptırmayı planlamış durumda. Bu ruhsatların 23 derece 20 dakika doğu boylamına kadar uzanması gereken olası Türk MEB sınırına ve kıta sahanlığına tecavüz eden kısımları var.

 

Ne yazık ki Batı’nın tezgahıyla Girit, 1913’den bu yana Yunan işgalinde bulunuyor. Oysa dedelerimiz, 1908 yılında “Girit bizim canımız feda olsun kanımız” diye Girit’e sahip çıkmaya çalışıyorlardı, ama Osmanlı yönetimi sahip çıkamadı ve haksız Yunan işgali bugüne kadar sürüp geldi. Bugün de durum iç açıcı değil, son 10 yılda 18 küçük adamızı ve bir kayalığımızı iskânla işgal eden Yunanistan, bugünlerde 19’uncu adacığı işgal etme hazırlığı içinde görülüyor. O da yine yerleşime açarak işgal etmek istediği Girit’in kuzey batısındaki Çuha (Cerigo) Adası. Çuha adası Girit ile Mora arasında yer almakta olup, deniz yolu üzerinde stratejik bir öneme sahiptir. Gerek Lozan ve gerekse Lozan öncesi antlaşmalara göre Türkiye’ye ait olması gerekiyor.

 

Yunanistan’ın Girit çevresinde aramaya açtığı denizsel parseller ile Türkiye’nin kıta sahanlığı ve olası MEB alanı sınırları.

 

Türkiye’nin Hakkı Olan Sondaj Çalışmalarına Karşı AB Yaptırımı

 

Yukarıda belirttiğimiz gibi, şu anda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de iki sondaj çalışması var. Sondajlardan biri Fatih Sondaj gemisiyle GKRY’nin MEB alanı dışında ve Kıbrıs Adası’nın doğusunda, Türkiye’nin kendi kıta sahanlığı ve olası MEB alanı üzerinde, TPAO’ya verilen ruhsatlı sahadaki offshore hidrokarbon sondajı olup başarılı şekilde sürdürülüyor. Diğeri ise Türkiye’nin Yavuz sondaj gemisiyle Kıbrıs Adası’nın batısında, GKRY’nin MEB alanı dışında, KKTC’nin yetki alanı ilan ettiği kesimde, KKTC’nin TPAO’ya verdiği ruhsatla yapılan offshore hidrokarbon sondajı.

 

GKRY, korsanca ilan ettiği kendi MEB alanında arama çalışmalarını sürdürürken, TPAO’nun ruhsatlı alanlarında yaptığı yasal sondajlardan tedirgin olmaktan öte şikâyetçi. Türkiye’yi hem BM’ye ve hem de AB’ye şikâyet etti ve AB Türkiye’ye bu nedenle yaptırım kararı aldı. Yunanistan ise Girit’in güney batısında yine illegal biçimde belirlediği parsellerde Total-ExxonMobil ortaklığına verdiği ihaleyle sondaj çalışması yaptırma aşamasında. Yunanistan’ın burada belirlediği parseller Türkiye’nin Kıta sahanlığı ve olası MEB alanına tecavüz ettiği gibi, Libya’nın MEB hakkına da tecavüz ediyor. Ancak, ABD, AB ve Fransa bu sondajları kendi çıkarlarına gördüklerinden, GKRY ve Yunanistan’ın arkasında durmayı sürdürüyorlar.

 

Girit Adası’ndaki Yunan parselleri ile Türk kıta sahanlığının çakışan bölümleri ve Yunanistan-Libya arasında sorunlu olacak MEB sınırı.

 

AB Dışişleri Bakanlarının uzlaştığı yaptırım önlemleri kapsamında, AB-Türkiye üst düzey ilişkileri ve “Kapsamlı Hava Taşımacılık Anlaşması” müzakereleri askıya alınıyor. Türkiye’nin AB’den 2020’ye kadar alması öngörülen 145,8 milyon Euro’luk üyelik öncesi mali fonda da kesintiye gidiliyor. Türkiye AB’nin bu kararını tepkiyle karşıladı, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Çok da ciddiye almaya gerek yok, Rum kesiminin baskısıyla kıytırıktan kararlar aldılar. Uygulanamayacağını kendileri de biliyor” diyerek, kararın önemsizliğini vurguladı. Gerçek böyle olmakla birlikte, AB Rum kesimine teslim olmuş görünüyor. Kimin kayıp kimin kazanç yaşayacağını zaman gösterecek. Türkiye’nin uluslararası hukukla bağdaşan egemenlik haklarından taviz vermesini kimse beklememeli, Türkiye ulusal çıkarını koruyacaktır.

 

Avrupalılarda şifa bulmaz Türk fobisi var. AB’ye kulak asmadan sondaj çalışmalarını yürüten Türkiye’ye son yaptırım, bu yazımızı hazırlarken 24 Temmuz’da geldi. Avrupa Yatırım Bankası (EIB) Türkiye’de devletle bağlantılı kurumlara yeni finansman sağlama faaliyetini yıl sonuna kadar durduracağını ve Türkiye stratejisini gözden geçireceğini açıkladı. Kısacası, yıl sonuna kadar kredi vermeyi kesti. Banka zaten bu yıl Türkiye’ye kredi vermiyordu. Hidrokarbon sondajını durdurmak adına sembolik bir misilleme yapıyorlar, ama zaten biz sondajları onların parasıyla yapıyor değiliz.

 

Kaldı ki, AB-Türkiye ilişkilerinin tam üyelikle sonuçlanması olmayacak bir hayal. AB’nin “Türkiye gerekli şartları yerine getirsin, Kıbrıs sorununu çözsün, üye yapalım” şeklinde bir siyasi iradesi zaten yok. Türkiye tüm demokratik kuralları da işler duruma getirse, AB’nin Türkiye’yi kabul etme niyeti de yok. Çünkü, Türkiye’nin Avrupa’da yeri olmadığı kanısındalar. Öte yandan, AB’nin hukuk kurallarını kabul ederek kendi egemenliğinden vereceği tavizler, Türkiye’yi istiklâlinden edip AB mandası altına sokar. Bu nedenle, sonlanamayacak AB üyelik ilişki sürecinin kopması Türkiye’nin lehine olur. Türkiye bu bahaneyle AB ile Gümrük İşbirliği antlaşmasını feshedip, dengeli bir ticaret antlaşmasıyla Birlik pazarında ticaret hakkına sahip olabilmeli.

 

ABD’nin Türkiye’ye Karşı Gizli Planında Yunanistan Var

 

S-400 ve F-35 anlaşmazlığı yüzünden ABD ile Türkiye ilişkileri gerilmiş bulunuyor. ABD’den de yaptırım sesleri geliyor. Başkan Trump iyi polis rolünü soyunmuştu, ama F-35 projesi ortaklığından Türkiye dışlanırken, Trump senatörlerle yaptığı gizli toplantıda uygulanacak yaptırımları tartışıyor. Amerika Türkiye’nin müttefiki olmaktan çoktan çıktı, hatta beka sorunu oluşturan düşman kimliğine büründü.

 

ABD’nin bir de kışkırtma senaryosu var.  ABD, Suriye’de Kürdistan ve dolayısıyla Büyük İsrail Projesine çomak sokan Türkiye’yi etkisizleştirmek için, Türkiye ve Yunanistan’ı Adalar Denizi’nde (Ege’de) çatışmaya sokmak istiyor. Amerika’yı tatmin edecek böyle bir çatışma, Yunanistan’ın çok aleyhine olur. 1915’de İngiltere’nin oyunuyla Anadolu’yu işgale kalkan Yunanistan, nasıl büyük hezimete uğramışsa, Amerika’nın göz kırpması ve sırtını sıvazlamasıyla yeni bir yanlış yapacak olursa, bugün kullanım hakkıyla elinde olan bazı adaları kaybedecek şekilde yeniden büyük hezimete uğrar.

 

Emperyalist Batı’ya bel bağlayan Yunanistan, Doğu Akdeniz’de suni gündem oluşturarak Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışırken, bir yandan da askeri statüde olmaması ve silahlardan arındırılmış bulunması gereken adalarda, ayrıca haksız işgal ettiği Türk adalarında savaşa hazırlık gösterisi yapıyor. Yunanistan Kara Kuvvetleri Komutanının bu hazırlık çalışmalarıyla ilgili olarak Temmuz başında Limni ve Bozbaba adalarını denetlediği biliniyor. Her iki ada da Lozan antlaşması gereğince silahtan arındırılmış olması gereken yerler. Yunanistan korkak-ürkek, ama yine ateşle oynamaya niyetli görünüyor. Çünkü, ABD kışkırtması sürüyor.

 

18 Temmuz’da medyada ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ile Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias’ın bir araya gelip, Doğu Akdeniz konusunu görüştükleri haberi vardı. Bu görüşme aslında Pompeo’nun Yunan Bakana Doğu Akdeniz için destek vermesiydi.  Basına yansıyan bilgilere göre, görüşmede Pompeo’nun Yunanistan’ın Doğu Akdeniz ve Balkanlarda istikrarın ana direği rolüne vurgu yaptığı, güçlü savunma işbirliğinin süreceğini söylediği bildiriliyor. Görüştükleri ana konu aslında Doğu Akdeniz’deki enerji projeleri. Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı askeri hazırlıklarına Amerika’nın desteği zaten biliniyor. Ancak, Türkiye’nin henüz aktif durumda olmasa bile S-400 hava savunma sistemini almış olması, Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi’ndeki denklemi değiştiriyor.

 

AB ve ABD Yunanistan’ın arkasında. AB Dışişleri Bakanları Türkiye’ye Doğu Akdeniz faaliyetleri için yaptırım kararı alırken, ABD Dışişleri Bakanı Pompeo Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias’a “Doğu Akdeniz’de ve Ege’de yanınızdayız” diyerek kışkırtıyordu.

 

KKTC’de Akıncı Sorunu Sıkıntı Yaratıyor

 

Bu süreçte bir çatlak ses KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’dan geldi. Bağımsız bir KKTC’yi görme engelli olan Akıncı, hâlâ bitmeyen senfoni federasyon hayalinde olduğundan, Rum tarafına çekici görünebilmek umuduyla, Doğu Akdeniz gerilimini çözücü diye, “Ortak Gaz Komitesi” önerisi yaptı. Akıncı’nın önerisinde Kıbrıslı Rumların ve Türklerin doğalgaz kaynaklarında eşit haklara sahip oldukları vurgulanıyor, kararların konsensüs ile alınacağı, iki toplumun eşit temsil edileceği, BM gözetiminde ve AB’nin de gözlemci olacağı, ortak bir komite kurulması isteniyordu. Ortak Komite’nin gelir paylaşımını kararlaştırması, bu gelirlerle ortak bir fon oluşturularak her iki tarafın dengeli gelişimine yönelik projelerin desteklenmesi önerilmişti.

 

Türkiye, TPAO eliyle ve kendi Yavuz gemisiyle KKTC’nin çıkarına sondaja başlamışken böyle bir önerinin yapılması, Türkiye’nin elinden inisiyatifin alınıp, Rumlara söz hakkı verilmesi oluyordu. Gerçek bu iken ve KKTC Hükümeti Akıncı’nın önerisini benimsemezken, Türkiye Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun öneriye destek çıkması anlaşılır gibi değildi. Nasıl ki Annan Planı’nı Rumlar reddedip, Kıbrıs Türklerini ve Türkiye’yi çok büyük bir badireden kurtarmışlarsa, bu kez yine aynısı oldu. Konuyu görüşen Rum Başkanlık Konseyi Akıncı’nın önerisini kabul edilemez bularak reddetti. Rumlar Akıncı’nın önerisini, çözüme yönelik esas sorundan sapma olarak değerlendirmişlerdi. Zaten Kıbrıslı Rumlar, federasyon da olsa Kıbrıs Türkleriyle aynı devlet çatısı altında birleşmek istemiyorlar. Çözüm arayışını da istenmeyen zorlama olarak değerlendiriyorlar.

 

Akıncı’nın KKTC ve Türkiye’ye ters “Ortak Doğalgaz Komitesi” önerisini Anastasiadis başkanlığında toplanan Rum Başkanlık Konseyi kabul edilemez bulup reddetti.

 

Türkiye’nin İzlemesi Gereken Politika ve Strateji

 

Türkiye için izlenecek yol, taviz vermeden Doğu Akdeniz’deki haklarını savunmak ve kullanmak, KKTC’nin de Rumlarla federasyon arayışına girmeksizin bağımsız devlet olarak tanınmasını sağlamaktır. Bugünkü KKTC Hükümeti, Akıncı’ya bakmaksızın zaten bağımsız ayrı bir devlet olma kararlığında. Olmayacak arayışlar peşinde koşan Rum yandaşı Akıncı ise, BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Temsilcisi ve Kıbrıs’taki BM Barış Gücü Misyon Şefi Spehar’ın ev sahipliğinde 9 Ağustos’ta bir araya gelip, federasyon yolunda nasıl ilerleyeceklerini konuşacaklar.

 

Türkiye Doğu Akdeniz’de yalnız kalmamalı, kendisine destek ülkeler bulmalıdır. Yunanistan, ABD, GKRY ve İsrail ile ilişkiler kötü denecek kadar bozuktur. Rusya, bu konuda Türkiye’ye destek vermiyor. Bunun nedeni, Suriye ve özellikle İdlib sorunudur. Türkiye İdlib sorununu çözmeden Moskova’dan aradığı desteği bulamayacak görünüyor. Şam yönetimiyle ilişkiyi ısıtmak buna bağlıdır. Suriye’nin Doğu Akdeniz ülkesi olduğu unutulmamalı, Şam yönetimiyle ilişkiler ısıtılmalıdır.

 

Suriye ile barışacak bir Türkiye’nin Rusya ve İran ile birlikte olması, ABD, İsrail, GKRY karşısında etkili bir cephe oluşturur. Türkiye’nin Kırım konusunda Rusya’ya destek vermesi, Rusya’nın KKTC konusunda Türkiye’yi desteklemesine yol açar. Kaldı ki Türkiye’nin Kıbrıs konusunda haklı tutumu ile Rusya’nın Kırım konusundaki haklı tutumu arasında benzerlikler var. Türkiye’nin Ukrayna’yı desteklemekten herhangi bir kazancı yok, ama Kırım’da Rusya’nın haklı tutumunu desteklemekten, başta Kıbrıs’ta Rusya desteğini sağlamak gibi kazanacağı çok şey var.

 

Bu ay İngiltere, Fransa ve Almanya’nın da aralarında bulunduğu 22 ülke Çin’i Uygur bölgesindeki gözaltılar için kınarken, Türkiye’nin buna katılmaması, Tayyip Erdoğan-Şi Cinping görüşmesinden sonra iki ülke arasında çok önemli olumlu bir gelişme oldu. Türkiye ve Çin Uygur sorununda uzlaşmış görünümü ortaya çıktı. Çin’in Uygur Türklerine baskı uyguladığı yaygarası, aslında ABD’nin Çin’i karıştırmak için kullandığı bir istismar konusu. Çin ile Uygur Türkleri arasındaki ilişkide Türkiye tüm gerginlik ve yanlış anlamaları giderecek ülke olup, bu Doğu Akdeniz’de Çin’i yanımıza çekmek için bir fırsattır. Doğu Akdeniz, Çin’in İpekyolu projesi için de önemli bir deniz yolu.

 

Türkiye’nin petrolcü-gazcı ülkeler olan Azerbaycan ve Venezuela’yı da şirketleriyle işbirliği yaparak Doğu Akdeniz’e çekmesi gerekir. Her iki ülkeyle zaten iyi olan ilişkilerimiz, Doğu Akdeniz offshore alanında verimli bir işbirliği oluşturacaktır. Her iki ülkeden arama ve sondaj çalışmalarında teknik destek alınabilir. Şu anda özelleştirme için Varlık Fonu’na devredilen ve anlaşılmaz biçimde sondaj ve kuyu tanımlama daire başkanlıkları kapatılan TPAO’nun böyle bir işbirliğine ihtiyacı da var. Bugün Türkiye, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile hidrokarbon düellosu yaparken, milli şirketimiz TPAO güçlendirilmeli, özelleştirilmesi düşünülmemeli, kadroları deneyimli elemanlarla ve yabancı uzmanlarla takviye edilmelidir.

 

 

Türkiye, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs için Batı’ya karşı desteği Avrasya’dan bulabilir. Türkiye’nin Avrasya’da yerini alması bunun için önemli, Erdoğan-Putin ve Erdoğan-Şi görüşmeleri bu politikanın güçlendirilmesi açısından umut verici görünüyor ve Batı bundan tedirgin.

 

AK Parti’nin Sorunlu Tutumu Türkiye’nin Çıkarı İçin Değişmeli

 

Öte yandan dış politika duygusallık ve dini inançlarla yapılacak bir politika değildir. Suriye’de Esad (Esed) saplantısı ne kadar yanlışsa, Mısır’da Mursi saplantısıyla Sisi’ye cephe alma siyaseti de o kadar yanlıştır. Müslüman kardeşler-İhvan anlayışıyla dış politika yapılmaz. İktidardaki AK Parti bu anlayışını değiştirebilir mi derseniz, zor.

 

Amerikan mandasının “Ya istiklal ya ölüm” diye reddedildiği Sivas Kongresi’nin yapıldığı tarihi binanın önündeki İstiklal Caddesi’nin adını bile, Mısır’ın İhvancı devrik cumhurbaşkanının adıyla Mursi Caddesi’ne dönüştürmeye kalkışmak AK Parti anlayışı değil miydi?  Oysa, Türkiye yönetiminin Mısır yönetimiyle uzlaşması iki ülkenin de çıkarınadır. Mısır’ın GKRY ile yaptığı MEB antlaşması kendi aleyhinedir, kaybını o anlaşmayı iptal edip Türkiye ile anlaşma yaparak düzeltebilir. Bu yolun açılması için ülke yönetimleri arasında düşmanlığa dönüşen soğukluğun giderilmesi gerekiyor.

 

Öte yandan, Türkiye-Libya ilişkisi de hızla ısıtılmalı ve olumlu yönde geliştirilmelidir. Şu anda Girit çevresinde hidrokarbon arama çalışmalarını başlatan Yunanistan’ı korkutacak gelişme, Türkiye ile Libya arasında imzalanacak bir MEB antlaşması olacak ve Yunanistan’ı zora sokacaktır. Üstelik geçmişte imzalanmış mevcut antlaşmalara göre Girit’in hâlâ dörtte üçü Türkiye’ye Osmanlı’dan kalmış miras olduğuna göre, bugüne kadar bu mirasa sahip çıkamamış olsak bile, çevresindeki kıta sahanlığımızı örtecek MEB alanına sahip çıkmamız gerekiyor.

 

Avrasya’da Güçlü Olmadan Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Sorunu Çözülemez

 

Türkiye Doğu Akdeniz’i ve Kıbrıs’ı Batı’ya bağlı kalarak değil, Batı karşısında Avrasya’da yerini alarak koruyabilir. Ne yazık ki Türkiye’nin Avrasya’ya yönelmesini kâbus gibi görenler var. Emperyalist Batı karşıtı Avrasyacı yurtsever kesim ile Batılılaşma aldatmacasıyla kamufle edilmiş misyoner aşısının bağışıklık kazandırdığı Avrasya karşıtı kesim görüş ayrılığı içinde. Rusya, Çin, Azerbaycan, İran, Hindistan gibi ülkeleri kendi çizgimize paralel tutabilmek, Avrasyacı politikalar gerektiriyor.

 

Son Bir Barışçıl Öneri

 

Doğu Akdeniz’deki ve Adalar Denizi’ndeki çıkarlarımızı taviz vermeden ve savaşa girmeden korumalıyız. Bunun için diplomaside gereken adımları duygusallıktan öte akılcı stratejilerle atmak zorundayız. Gerektiği yerde Türk donanmasının gücünü göstermek için elbet gambot politikası da uygulamalıyız. Kıbrıs Adası’na da en kısa zamanda Türk Deniz ve Türk Hava üslerini kurmak zorundayız. Kıbrıs’ta kurulacak Türk Askeri üsleri düşmanlarımıza karşı caydırıcılık sağlayacaktır.

 

(1) & (2): http://www.ultanirplatformu.com/22-01-mayis-2019.html

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 25 Temmuz 2019

 

 

Şafağın Sökmesiyle Yeni Dönem Başladı

 

23 Haziran 2019 günü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin sandıktan çıkan sonucuyla Türkiye’de demokrasi şafağı söktü. İstanbul seçmeni tarih yazdı. Bilinçlenen, hak yenmesini hazmedemeyen, genç ve dinamik lider isteyen, eski ve çağdışı kalıplara hapsolmak istemeyen seçmen, parti bağlarını ve sınırlarını aşarak demokrasi aşkıyla sandığa koştu. Demokrasiye akın vardı. Sandıklar gün batımıyla açılıyor ve demokrasi şafağı parlıyordu. Şafağın sökmesi, Türk siyasetinde yeni bir dönemin, gelecekteki iktidar değişiminin müjdecisi oldu.

 

 

İmamoğlu, eşi ve oğluyla ikinci kez İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmak için 23 Haziran günü oy verirken.

 

Uğraşmaları Fayda Sağlamadı İstanbul’u Kaybettiler

 

İstanbul sadece Türkiye’nin değil, Avrupa’nın da büyük kenti. Türkiye nüfusunun yaklaşık beşte biri İstanbul’da yaşıyor. Bu kentimizde kökeni ile İstanbullu olandan çok Türkiye’nin diğer tüm kentlerinden gelmiş vatandaşlarımız var. Dolayısıyla, Türk toplumunu temsil eden seçmen kitlesine sahip. İşte bu nedenle, “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” sözü seçimler için geçerli bir saptama oluyor.

 

İstanbul Belediyesi 25 yıldır AK Parti’nin elindeydi, AK Parti, can suyunu da sonraki büyümesini ve beslenmesini de İstanbul Belediyesi’nden sağlamıştı. Orayı arpalık gibi kullandığı biliniyor. 23 Haziran’da seçmen, temelde AK Parti’ye “yeter artık” dedi. Aslında bu yeter deyişin nedeni, 17 yıllık siyasetiyle ve kullandığı siyaset diliyle AK Parti iktidarının seçmenin gözünden düşmüş olması.

 

Kızıp bağıran, azarlayan, küçümseyerek tepeden bakan, hakaret eden ve nefret içeren siyaset dilini tasvip etmeyen seçmen, kendisini samimiyetle ve sevgiyle kucaklamasını bilen İmamoğlu’na inanıp oy vermekle, AK Parti’nin siyaset çizgisini kırdı ve iktidarı düşüşe iteledi. Türk seçmeni milli ve manevi değerlere sahip olduğu gibi, bunların gereksiz şekilde sömürülmesine karşı da duyarlıdır. 31 Mart öncesi beka sorunu diye ortalığı ayağa kaldıran AK Parti, 23 Haziran’a giderken Öcalan’dan medet umacak kadar acze düşünce, ne yapacağını bilemez oldu. Siyasette sendeleyip düşüş başladı mı, toparlanıp yükselişe geçmek mucize gerektirir, kolay olmaz.

 

 

23 Haziran saat 19.40 sandıkların yüzde 90’ı açılmış, İmamoğlu açık ara önde, televizyondan İstanbul seçmenine ve Türk halkına sesleniyor.

 

AK Parti’nin kaybetmesinin ardında, Partili Cumhurbaşkanı Yönetim Sistemi’nden ve bu yönetimin neden olduğu ekonomik açmazdan duyulan rahatsızlık var. Büyük hezimete uğrayan AK Parti, bu yenilgiden gerekli dersi almadan, kendi cenahında yeni siyasi parti oluşumlarıyla karşılaşacak görünüyor. AK Parti’nin sırtından kazanan, ama ona kazandırmayan hatta yenilgide ciddi payı bulunan ittifak ortağı MHP ise, değişiklik olmaksızın mevcut durumun devamından yana. İktidar cenahı atalet içerisinde iken, ana muhalefet partisi CHP ve ittifak ortağı İyi Parti, zafer rehavetine ve sarhoşluğuna kapılmadan ele geçirdikleri psikolojik üstünlüğü değerlendirmeliler.

 

Yine Ne Olduğunu Anlamadıysanız, Erdoğan’a Rakip Çıktı

 

Bu sütunumuzda, İstanbul Belediyesi seçimi üzerine yazılmış iki yazımız daha var. 9 Nisan 2019 tarihli “31 Mart Seçiminin Kopardığı Fırtına” başlıklı birinci yazımızda, AK Parti iktidarı için sonun başlangıcına işaret eden kırılma noktasından söz ediyor, bu seçimle Türkiye’nin umudu olacak genç bir lider kazandığını vurguluyorduk. “İmamoğlu, aydınlık bir aile reisliğinden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na yürüdü, yarınlarda CHP’nin başına ve devletin zirvesine yürümesi, Çankaya’da otağ kurması olası. Fikri hür-vicdanı hür, imanlı ve laik, Kuvâ-yi Milliye ruhuna sahip, milliyetçi genç bir lider” demiştik.

 

Lider çıkmıyor diye yakınılan Türkiye’de mahalli seçimle genç bir lider bulunuyordu. Millet İttifakı’nın adayı Ekrem İmamoğlu’nun karşısında, Cumhur İttifakı’nın adayı Binali Yıldırım değil, gelecekte tarihin cilvesi denileceği kuşkusuz olsa bile, bugünkü siyasi sürecin cilvesi olarak AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yer alıyordu. 31 Mart’ta İmamoğlu seçim zaferini Erdoğan’a karşı kazanmış ve ikili arasında siyasi yarış başlamıştı. Erdoğan bunu gördü ve rakibini büyümeden ezmek istedi, ama yanlış siyaseti ters tepti, 23 Haziran seçimiyle rakibi çok daha güçlenip İstanbul dışında da halkın gönlüne yerleşiverdi.

 

 

23 Haziran akşamı, İstanbul Beylikdüzü’nde İmamoğlu görülmemiş derecede coşkulu çok büyük kalabalığa zafer konuşmasını yapıyor.

 

Duyurular sütunumuzda konuya ilişkin ikinci yazımız, 20 Mayıs 2019 tarihli olup, başlayan yarışın niteliğini tanımlıyor, “Cumhurbaşkanlığı Seçimi Provası” başlığını taşıyordu. Erdoğan ve yakın çevresi yarışın hedefini düşünerek, 31 Mart yenilgisini kabullenememişti. Yürütmenin yasama üzerindeki baskısı sayesinde Yüksek Seçim Kurulu (YSK) eliyle hak, adalet ve hukuk dışlanmış, aynı zarf içinde sandığa atılan dört oy pusulasından biri cımbızla çekilmişçesine, yalnızca Büyükşehir Belediye Başkanlığı oyları akıl dışı işlemle iptal edilmişti. Oysa, AK Parti’nin haksız ithamındaki gibi 31 Mart’ta İmamoğlu çalıntı oylarla değil, hak ederek kazanmıştı, ama 6 Mayıs’ta 18 günlük Başkanlıktan sonra mazbatası hukuksuzca çalındı.

 

Seçmen Kirli Siyaset Diline Kulağını Kapattı, Sırtını Çevirdi

 

Daha önce seçim hezimeti yaşamamış AK parti, kazanmaya yönelik seçim oyunlarına yabancı değildi. 7 Haziran 2015’de Genel Seçimi kazanamayınca, beş ay sonra ülkeyi yeniden Genel Seçime sürüklemiş, yeni tezgâhla ikinci seçimde çoğunluğu elde etmişti. 16 Nisan 2017 Cumhurbaşkanlığı Sistemi Anayasa Referandumu’nu her nasılsa yüzde 1-2 farkla ya da foto finişle kazanmıştı. Kumpasçı geçmişi ve deneyimleriyle, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini öyle ya da böyle halledeceğinden emindi. Hak yemenin, kaynamayan tencerenin, tek adam yönetiminin, çağdaş yaşam ve düşünce karşıtlığının, maneviyat sömürüsünün sonucu seçmenin demokratik tepkisiyle bu kez halledemedi. 23 Haziran’da büyük hezimete uğradı.

 

Demokrasilerde bir oy farkla seçim kazanılır, ama 31 Mart sonrası AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, İmamoğlu’nun oy farkını küçümseyerek “13 bin oyla İstanbul Belediye Başkanlığı seçimi mi kazanılır?” diyordu. İmamoğlu ise “Erdoğan’a armağan olsun” dercesine, 23 Haziran seçiminde oy farkını 800 binin üzerine çıkardı, hem de AK Parti tabanından oy alarak.

 

Seçim sürecinin son haftasına kadar İmamoğlu’nun karşısında sanki sadece Yıldırım vardı. Partili Cumhurbaşkanı sahaya inmemişti. 16 Haziran’da İmamoğlu-Yıldırım ikilisinin televizyon tartışması, İmamoğlu’nun üstünlüğüyle sonuçlanınca, Erdoğan sahaya inmek zorunda kaldı. Sözünü ettiğimiz, Başkanlık seçiminin İstanbul ölçeğindeki provasını böylece hep birlikte gördük. 17 yıllık AK parti iktidarında görülmeyen, bu nedenle tüm Türkiye’yi televizyon başına çeken tartışma, aslında Erdoğan ile İmamoğlu arasında yapılmalıydı. Öyle bir tartışma gerçekleşseydi bile, İmamoğlu’nun üstün performansıyla sonuç değişmezdi. Çünkü, İmamoğlu-Yıldırım tartışmasında ne de olsa Yıldırım’ın siyasi suflörü Erdoğan idi.

 

Partili Cumhurbaşkanının sahaya inmesi yetmedi, İmamoğlu’na haksız suçlamalar ve çirkin ithamlar, şiddetli dolu gibi yağdı. Oy hırsızı, yalancı gibi terbiyesiz çıkışlardan başka, Kurtuluş Savaşı Gazisi rahmetli dedesinin İstiklal Madalyası sorgulandı. Rum-Pontus çamuru atılmaya kalkışıldı. Diploma derdi olan başkası iken, üniversite diploması tartışmaya açılmak istendi. Ordu Valisi’ne hakaret kumpası tezgahlandı. Tüm bunlardan öte, ortaya çıkışını FETÖ projesi, Amerikan projesi gibi lanse etmek isteyenler oldu. Oysa, İmamoğlu kendisinin dediği gibi Cumhuriyet Projesi idi. Seçmen gerçeği görüyor, İmamoğlu’nu bağrına basıyordu.

 

Baktılar ki halkın gözünden İmamoğlu’nu düşüremiyorlar, Kürt kökenli seçmenlerin oylarını etkilemeye kalkıştılar. Hem de terörist başı Öcalan’ın sözüyle hareket edeceklerini varsaymakla, o vatandaşlarımıza hakaret edercesine. Devletin hiçbir şekilde izin vermemesi gerekirken, terör örgütü kurup yönetmiş caninin mektubu televizyon ekranlarına haber oldu, kırmızı bültenle aranan kardeşi devlete ait TRT ekranına çıkarıldı. Yasadışı davranışla suç işleyen bir caniden iktidar medet umdu, ama bir şey kazanamadı, aczini gösterdi. Bu çırpınışları, Kandil ile birlikte hareket ettiğini savladıkları HDP’nin kapatılmasına neden izin vermediklerinin, HDP’li ve Kürt kökenli vatandaşların oylarıyla siyasi oyunlar oynamak istediklerinin de bir kanıtı.

 

Hezimete Karşı Demokrasi Şafağının Aydınlattığı Zafer

 

İmamoğlu geçerli oyların yüzde 54,21’ini alarak, 806 bini aşkın oy farkıyla görkemli bir zafer kazandı. Kendisine sadece CHP’li ve Millet İttifakı’nın diğer ortağı İyi Partili seçmenler değil, HDP’li seçmenlerin yanısıra, AK Parti ve MHP ile diğer partilerin seçmenlerinden de oy geldi. Böylece bir diğer ifadeyle, seçim yelpazesindeki tüm seçmenlerle kucaklaşmış oldu. İstanbul dışında Türkiye’nin 26 şehrinde yapılan bir ankette, “İstanbul’da yaşasaydınız kime oy verirdiniz?” sorusuna ankete katılanların yüzde 59,8’inin “İmamoğlu” yanıtı verdiği açıklandı. Kısacası, Anadolu seçmenindeki desteği de yüzde 60’lara tırmanmış bulunuyor.

 

Şimdiye dek İstanbul Belediye Başkanlığı seçiminde hiç kimse yüzde 50’nin üzerinde oy alabilmiş değil. Recep Tayyip Erdoğan 1994 seçiminde yüzde 25,19 oyla Belediye Başkanı olabilmişti. 1994 yılında İstanbul’daki toplam seçmen sayısı 4 milyondan azdı, 23 Haziran’da ise İmamoğlu’na oy veren seçmen sayısı 4 milyon 741 bin 668. Bu rakamlar İmamoğlu’nun başarısının büyüklüğünü gösteriyor. 23 Haziran’da İstanbul’un 39 ilçesinin 27’si “İmamoğlu” dedi. 31 Mart’ta bu sayı sadece 13 idi. YSK hakkaniyete saygı göstererek, sadece Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı değil de İstanbul mahalli seçimini tümden iptal etmiş olsaydı, AK Parti bugün elindeki pek çok ilçeyi ve Belediye Meclisi çoğunluğunu kaybetmiş olacaktı.

 

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan seçim öncesi İmamoğlu’nu küçümseyerek, “İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin büyük bölümü, komisyonların tamamı, başkan vekilliklerinin tamamı AK Partili. Zaten bu seçilse bile, sadece vitrin süsü olarak Belediye Başkanlığı yapacak, o kadar, vitrin süsü” demişti. 31 Mart seçimi sonrasında da aynı nedenle “Topal ördek” benzetmesi yapmıştı. İmamoğlu’nun kazandığı zafer, YSK kumpası nedeniyle Meclis ve komisyonları değiştirememiş olsa bile, AK Partililerin ayaklarının altındaki zemini çekti. Siyaseten bugün bir ayakları boşta kaldığından topal ördek, süs benzetmeleri tersine döndü. İmamoğlu’nun çalışması engellenirse, AK Parti’nin gelecekteki kaybı daha büyük olur.

 

23 Haziran akşamı İmamoğlu, “Benim için sandıktan sefer-görev emri çıktı” diyor ve Partili Cumhurbaşkanı’na sesleniyordu: “İstanbul’un acil çözüm bekleyen sorunları için sizinle uyum içinde çalışmaya hazırım ve talibim”. 27 Haziran’da medyaya yansıyan habere göre, G20 zirvesi için gittiği Japonya’da Japon gazetecilerin, “İstanbul İl Meclisi’nde İmamoğlu ile çalışacak mısınız?” sorusunu Erdoğan, “Eğer İstanbul’a fayda katacak gerçekçi projelerle gelirse, elbette AK Parti grubu destekleyecektir” yanıtını vermiş. Yapılması gereken bu da huylu huyundan vazgeçebilecek mi? İflas noktasındaki Belediyeyi tezgâh ve kumpas kurarak teslim ettikleri yetmiyormuş gibi, Bakanlık eliyle Belediyenin atama yetkisini kısıtlama çabasındalar.

 

 

27 Haziran, İmamoğlu yeni mazbatasını alıyor ve makam odasına ilk başkanlığı iptal edilince indirilen Atatürk tablosunu yeniden asıyor.

 

Milliyetçilik adına mangalda kül bırakmayan ve nefret söylemi ile siyaseti gerginleştiren Bahçeli, Yıldırım’ın Kürdistan ve PKK yerine PeKeKe gevelemesine, terörist başı Öcalan’ın HDP’ye tarafsızlık öneren mektubunun medyaya haber yapılmasına, kırmızı bültenle aranan kardeşinin TRT ekranına çıkarılmasına 23 Haziran öncesinde göz yumdu. İmamoğlu’nun kazanmasını değerlendirirken, “İstanbul ehline emanet edilmemiştir” diye seçmenin milli iradesine saygısızca ve kibirle karşı çıktı. Günler sonra aklı başına gelmişçesine, “Terörist başından siyasi medet uman namerttir” çıkışı yaptı. O medeti umanın Cumhur ittifakındaki ortağı olduğunu görüp anladı mı bilinmiyor. Seçimin hezimeti gelecekte Cumhur İttifakı’nda karışıklıklara neden olabilir.

 

Şafakla Açılan Süreç İmamoğlu’nu Gelecekte Nereye Taşır?

 

Siyaset dinamik bir süreç olduğundan her zaman değişime açıktır. Rejime ve ekonomiye dayalı sıkıntılar bu değişimi hızlandırır. Siyasi istikrarın bıçak sırtında olduğu Türkiye’nin gündeminde siyasi yapı değişikliği var. Siyaset zayıfı yaşatmaz, boşluğu kaldırmaz, halka karşı zorlayıcı dayatmalara yol vermez. Türkiye siyasetinde yeni arayışların ortaya çıkmasını İstanbul seçimi tetiklemiş bulunuyor. Zorlayıcı dayatmaları seven iktidar zayıfladı, sözüyle ve özüyle demokrat lider boşluğu da yaşanıyor. Yeni arayışlar, yeni lider adayları ve yeni partiler getirebileceği gibi, mevcut partilerin de kendilerini yenilemelerine neden olabilir. Yenilenmeyen, halkın isteğini karşılayamayan siyasetçi ve siyasi parti, siyaset çöplüğüne süpürülür.

 

Ekrem İmamoğlu, halkla kucaklaşabilen demokrat kişi olarak Türk halkının, dolayısıyla Türk seçmeninin gönlüne yerleşmekte olan yeni bir lider. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nda başarı sağlar ve önemli hatalar yapmazsa, seçmenin gönlündeki yeri onu zirveye taşıyabilir. Bu zirve, CHP zirvesinden daha yüksek olabilir. Bugün CHP tabanı Kılıçdaroğlu’nu beğenmiyor, ama mahalli seçimlerdeki başarı sonucu CHP’de genel başkanlık sorunu yok. Yarınlarda böyle bir sorun ortaya çıksa bile, İmamoğlu CHP Genel Başkanlığı için ortaya atılmamalı. Bu milletin gönlünde ve/veya düşünde kendisi için CHP Genel Başkanlığı ötesinde yüce bir makam var!...

 

Cumhurbaşkanlığı seçiminde İmamoğlu gibi görünüm veremeyen Muharrem İnce, başarılı olamamış, ana muhalefetin adayı olarak seçimde ikinci sırada gelmesini başarı gibi gösterip, seçim sonrası CHP Genel Başkanlığı’na yürümek istemiş ve sahne dışına itilmişti. 2023 ya da daha öncesinde yapılacak bir Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde yine CHP adayı olma hayali ve hevesi bulunsa da artık o fırsatı yakalayamaz. Bundan böyle Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde CHP’nin adayı Ekrem İmamoğlu olacaktır. İmamoğlu, sadece CHP tabanından değil, AK Parti tabanı dahil, diğer partilerden de oy alabilir. Türk halkının İmamoğlu beklentisi de budur.

 

Batı’da belediye başkanlığından devletin zirvesine sıçrayan politikacı oldu, ama bizde olamadı. Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan gelmiş görünse bile, Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı olmasa gelemezdi. Türkiye’de demokrasi yeterince oluşmadığından, böyle bir yol açılamadı. Darbeli vesayet süreciyle 1960 sonrasında dört asker Cumhurbaşkanının ardından sivil Cumhurbaşkanına geçilebildi. Erdoğan’dan önceki dört sivil Cumhurbaşkanının ilk ikisi başbakanlık ve parti genel başkanlığından, biri kriz uzlaşmasıyla parlamento dışından, biri de eski başbakan olarak AK Parti’nin içinden geldi. Gelecekteki Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde yakaladığı trendle Ekrem İmamoğlu’nun böyle bir sıçrama yapma olasılığı var görünüyor.

 

Bugün İçin Erken Seçimden Önce Anayasa Değişikliği

 

Seçim sonucu ortaya çıkınca liderlerin ilk söylemleri şöyleydi: AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan Twitter üzerinden, “Milli İrade tecelli etti. Kazanan İmamoğlu’nu tebrik ediyorum” mesajı yayınladı. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, “Kazanan Mustafa Kemal ve arkadaşları oldu” dedi. İyi Parti Genel Başkanı Akşener, “İstanbul iktidarın kulağını kopardı” diyerek, seçmenin uyarısının sert olduğunu vurguladı. Cumhur İttifakıyla iktidar ortaklığından hak etmediği ölçüde palazlanan MHP Genel Başkanı Bahçeli, iktidarın dağılması korkusuyla olsa gerek, “Herkes sonuca saygı duymalı. Erken seçim kötülük olur” uyarısını yapıyordu.

 

Türkiye seçim yorgunu, ama Bahçeli seçim korkusuyla endişeli. Ancak, Demokrasi Şafağı’nın yansıması erken seçimle olmayacak. Zaten İstanbul seçiminden sonra erken seçim isteyen hiçbir siyasi parti ortaya çıkmadı. Önümüzdeki iki yıldan önce erken seçim siyasetin gündemine düşmeyecek gibi. İçinde bulunulan sorunların, koşullarda ve siyasi yapıda değişiklik olmaksızın erken seçimle çözümlenmesi olanaklı görünmüyor. Yeni bir seçimden önce, ülkenin rejim sorunu olan Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’nin yeni bir anayasa değişikliğiyle ele alınması en akılcı ve tutarlı yol olacaktır. Nitekim tartışması başladı, anayasa değişikliği referandumu beklenebilir.

 

Türkiye Rejim Açmazı ve Ekonomik Açmaz Kıskacında

 

AK Parti’nin hezimetine kendi oluşturduğu iki ana sorun neden oldu. Birincisi ucube bir sistem olarak da tanımlanan, dünyada örneği bulunmayan Partili Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi, buna “yönetim açmazı” da diyebiliriz. İkinci sorun, yönetim açmazının getirdiği “ekonomik açmaz”.

 

Tek adam yönetimine dayanan ve kuvvetler ayrılığını etkisizleştiren Partili Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi, Türkiye için rejim sorununa dönüştü. Türkiye iyi yönetilmediğinden, durgunluk içinde enflasyon yani stagflasyon yaşıyor. Durgunluk her an büyük bir ekonomik krize dönüşebilir. Böyle bir kriz olasılığı görünür tehlike olmaktan öte, girdap gibi Türkiye’yi içine çekmektedir. 9 Temmuz’da Parlamenter Sistemi terk edişimizin ve Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne geçişimizin birinci yılı dolacak. Zaten iyi olmayan ekonomi bu bir yılda tepetaklak oldu. Toplam 7 tane ekonomi paketi açıklandı, ekonominin düzelmesine 7 paralık faydası olmadı.

 

Erdoğan’ın bir yılını doldurmakta olan ilk başkanlık kabinesi, platformumuzda 28 Temmuz 2018 tarihiyle yer alan, “Büyük Kulpu Ülke ve Ulus Yararına Çevirebilmek” başlıklı Arayış ve Gündem makalemizde vurguladığımız gibi, beklentileri karşılamaktan uzaktı. Şimdi kabineyi yenilemek, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle bakanlıkların sayısını artırmak Hazine ve Maliye Bakanlığından damadını çekmek hiçbir şeyi düzeltmeyecektir. Temmuz sonunda beklenen kabine değişikliği ile Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’nin rehabilite veya revize edilmesi için çalışma yapıldığı AK Parti Grup Başkanı ve Başkanvekili tarafından açıklandı. Şimdi de yapılacak revizyonun sistemi değiştirici olmayacağını söylüyorlar, anlaşılan küçük rötuş peşindeler.

 

Revizyon çalışması haberini ilginç bir açıklama izledi, Partili Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’nin mimarının ABD’li McKinsey şirketi olduğu öne sürüldü. Bu iddia ismi açıklanmayan üst düzey bir AK Partili tarafından Millî Gazete’ye yapıldı. Sistemin oluşumunda hiçbir AK Partilinin görev almadığı belirtiliyor. Bu oldukça vahim bir iddia. Çünkü Amerikalılar parlamenter sistemle yönetilen çok sesli Türkiye yerine, tek sesli bir Türkiye’yi yönlendirmede kolay sonuç almayı hedeflemiş olabilirler. Bugün için sistemin güncellenmesi işinin yine aynı ABD’li şirkete verildiği söyleniyor. Güncelleme ya da revizyon veya rötuş her ne ise, bundan önce Türk halkının “sisteme tamam ya da devam” isteğinin araştırılması gerekmiyor mu?...

 

Partili Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi, 2017 yılındaki referandumda yüzde 51,4 “evet” oyuyla kabul edilmişti. Sonuç tartışmalıydı. Bugün olsa yüzde 65 “hayır” oyuyla reddedileceği iddiası var. Türk halkı partili değil, partiler üstü Cumhurbaşkanı görmek istiyor, demokrasinin kusurlarından arındırılmasını talep ediyor. İmamoğlu, ikinci mazbatasıyla, 27 Haziran’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna otururken, “Yaşasın Cumhuriyet ve Yaşasın Demokrasi” diyordu. Cumhuriyet ve demokrasi birbirini bütünleştiren kavramlar. Bizde Atatürk sayesinde birincisi var, ama ikincisi Atatürk’ün vasiyeti olmasına karşın bugüne kadar gerektiği gibi oluşturulabilmiş değil. Oysa, Türk halkı demokrasinin sadece sandık olmadığını anlamış bulunuyor.

 

The Economist’in “2018 Demokrasi Endeksi” raporunda Türkiye, 167 ülke arasında 110’uncu sırada yer aldı. Türkiye’nin genel puanı, 10 üzerinden 4,37 olup, bırakınız puanları 8’in üzerinde olan tam demokrasi ülkelerini, kusurlu demokrasi ülkesi bile sayılmayıp, “hibrid rejim” diye tanımlandı. Bu puanı oluşturan unsurların 10 üzerinden dağılımları ise şöyle: Seçim süreci ve çoğulculuk 4,50, hükümetin işleyişi 5,00, siyasi katılım 5,00, siyasi kültür 5,00, sivil özgürlükler 2,35 ve işte bunların aritmetik ortalaması 4.37 ediyor. Bu düzey Türkiye’ye yakışmıyor. Türkiye, Partili Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemiyle bu düzeyi aşamaz, Türkiye’de rejimin demokratik kalıba sokulabilmesi anayasa değişikliğiyle sistem değişikliği gerektiriyor.

 

Partilerde Yenilenme ve Yeni Partileşme

 

Kuruluş ayarlarından saptığı için YCHP (Yeni-CHP) olarak tanımladığımız Kılıçdaroğlu’nun CHP’si de İstanbul’da kazanılan başarının ardından kendine çeki düzen verme arayışına girmiş bulunuyor. CHP, Parti Programı’nı yenileme çalışmasını başlatmış durumda. Altı okunu ve ilkelerini bakalım yeniden nasıl yorumlayacak? Sadece programı yenilemesi de yetmez, kadrosunu da yenileyebilmeli. Çünkü, eski sol siyasetçilerle dinozorlaşmış kadrosu halkın tepkisini çekiyor. Taban genç, dinamik, halkla kucaklaşan, güvenilir siyasetçiler görmek istiyor.

 

CHP’nin Millet İttifakı içindeki ortağı İyi Parti, son dönemde dikkat çekici başarılı performans sergiledi. İyi Parti’nin İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu, İmamoğlu’nun başarısında pay sahibi. Başarılı bir siyasetçi olan Kavuncu ile Türkiye milliyetçi tabanda genç ve dinamik yeni bir lider kazanmış görünüyor. İyi Parti ve MHP aynı tabanın üzerinde oturan hasım partiler. MHP, bugünkü konumunu AK Parti ile oluşturduğu Cumhur İttifakı’na borçlu. Yoksa Bahçeli’nin politikası ve nefret söylemleriyle gidebileceği pek bir yer yok. AK Parti, MHP ile ortaklığını sürdürmek istemeyebilir de. Bu Bahçeli’nin liderliğini de sonlandırabilir ve İyi Parti ile MHP birleşme sürecine gidebilir. Bakalım, önümüzdeki süreç ne gösterecek?

 

 

İstanbul seçimiyle ortaya çıkan Türk siyasetinin iki genç lideri; İmamoğlu ve Kavuncu, yarınlarda Türkiye’ye önemli hizmetler verecek aydın siyasetçilerimiz.

 

AK Parti’nin kendini yenileyip yenilemeyeceği, yenilerse bunu nasıl yapacağı tartışmalı. AK Parti, parti içi demokrasiye değil, biat terbiyesine bağlı olduğundan, sağlıklı bir öz eleştiriyle kendini yenileyebilme potansiyelinden yoksun. Geçen dönem büyükşehir belediye başkanları üzerinde yapılan budama sonrası getirilen yeni adaylar tutmadı. Yani yenilemesi başarısız oldu. Kadroları yaşlandı, seçmen yaşını küçülttü, ama kendi vitrininde tutarlı genç siyasetçi sergileyemedi. Üstelik çağdışı tutuculuğu nedeniyle partinin genel görünümü genç seçmene çekici gelmiyor. AK Parti’nin küçülme sürecini büyümeye çevirmesi zor da ne kadar küçülecek?...

 

Siyaset sahnesinde yeni açılan perde, iki yeni siyasi parti oluşumunu gündeme getirdi. Birincisi, AK Parti’nin eski bakanlarından Ali Babacan’ın eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yönlendirmesiyle kurmaya çalıştığı parti. Bu partiye Özgürlük ve Hukuk Partisi – ÖHP adı verilecekmiş. İkincisi, AK Parti’nin Erdoğan’dan sonraki eski başbakanı, Türkiye’nin 26’ncı Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun kurmaya çalıştığı parti. Bu iki yeni parti girişiminin tek çatı altında toplanamayacağı belirginleşti. Babacan’ın liberal kimlikli, Davutoğlu’nun ise İslâmî kimliği ağır basan parti kuracağı söyleniyor. İstanbul seçiminde AK Parti’nin uğradığı hezimet yeni oluşumları hızlandırdı. Erdoğan, “Boş çuval gibi devrilecekler” diyor, ama hiç de öyle olmayacağı görülüyor.

 

Erdoğan yeni parti oluşumlarıyla AK Parti’den olacak kopmaları engellemek amacıyla, eski ağır topları Yüksek İstişare Kurulu (YİK) üyeliğine atadı ve maaşlarına zam yapıldı. Üyelerden Bülent Arınç, maaşını ve maaş artışını soranları edepsizlikle suçladı. Arınç, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı Ergenekon kumpasına destek çıkmış, Genelkurmay’ın Kozmik Odasına FETÖ’cü yargıç ve savcı sokulmasına ön ayak olmuştu. Kozmik Oda’dan böylece saptanan 813 yurt dışı ajanın tamamına yakınının şehit edildiği iddiası var. İşte bunun sorumlusu Arınç, YİK üyeliğine atanınca alelacele diyetini ödemeye başladı ve “Babacan, lider kişiliği olmayan biri, Davutoğlu sadece bir siyasi figür” değerlendirmesini yaparak her ikisini de küçültmeye çalıştı.

 

 

AK Parti’nin eskimiş toplarından Bülent Arınç, Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyeliğine atanınca, diyetini ödemeye başladı ve yeni parti kurmaya çalışan geçmişteki genç arkadaşı Ali Babacan’ı “lider olmayan bir kişi” diye tanımlayarak takoz koymaya kalkıştı.

 

AK Parti’nin ilk hükümeti olan Abdullah Gül Hükümeti’nde Ali Babacan Devlet Bakanı idi. O zaman içinde bulunduğum TÜSİAD Enerji Grubu olarak, Babacan’ı Hazine Müsteşarlığı’ndaki odasında ziyaret etmiştik. Bu ziyaretimizde Babacan, “Siz bizim söylediğimize değil, Genel Başkanımız Tayyip Bey’in söylediklerine bakın” deyince, bir politikacı nasıl kendini böyle geri plana atıp etkisizleştirir diye düşünmüştüm. Bu görüşmenin üzerinden on yılı aşkın bir süre geçtikten ve Babacan bakanlık görevini bıraktıktan sonra nikah şahidi olduğu bir düğünde karşılaştık. Ayaküstü sohbetimiz oldu ve anımı söyledim. Cevabı yine ilginçti, “Doğru söylemişim, bugün de öyle” dedi. Kısacası Babacan, Arınç’ın söylediği ikinci adamlıktan gocunan bir kişi değil.

 

Babacan, perde arkasında duran Abdullah Gül’ün istediği biçimde partiyi kurmaya çalışıyor. Özgürlük ve Hukuk Partisi’ne ABD Massachusetts of Technology profesörü dünyaca ünlü ekonomist Daron Acemoğlu’nun katılacağı söyleniyor. AK Parti’den kopacaklarla Meclis Grubu kuracak deniliyor, ama oluşum daha çok AK Parti dışı ünlü isimlerle sağlanmaya çalışılıyor. Kurucu lider Babacan, yerini siyasi harekete güç katacak, kitleleri peşinden sürükleyecek asıl lidere bırakacak. Bu lider perde arkasındaki 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül değil. Kulislere yansıdığına göre Adnan Menderes. Efsane Başbakan da denilen merhum Adnan Menderes’in kendisiyle aynı adı taşıyan torunu Prof. Dr. Adnan Menderes, genç bir lider.

 

 

Prof. Dr. Adnan Menderes ve Prof. PhD. Daron Acemoğlu. Menderes, Babacan’ın kuracağı partinin Genel Başkanlığı’na getirilmek isteniyor. Dünyaca ünlü ve ödüllü ekonomist Acemoğlu’nun ise partinin ekonomi ve maliye yönetiminin kurmayı olması bekleniyor.

 

Menderes’in liderliğinde Özgürlük ve Hukuk Partisi parlamenter sisteme dönülmesi için çalışacak deniliyor. Abdullah Gül, partinin gelecekteki Cumhurbaşkanı adayı. Erdoğan, İmamoğlu ve Gül’ün aday olacağı Cumhurbaşkanlığı Seçimi ilginç olacaktır. Türkiye’de Genel Seçim ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi büyük bir olasılıkla 2023’e kalmaz. 2021 erken seçim yılı olabilir. İç gelişmeler ve dış konjonktür seçmenin tercihi belirleyecektir, ama statik AK Parti iktidarının devam edemeyeceği, gelecekteki seçimlerin büyük değişiklik getireceği demokrasi şafağı sayesinde artık görülebiliyor.

 

 

Erdoğan, İmamoğlu ve Gül, gelecek Cumhurbaşkanlığı seçiminin beklenen üç ünlü adayı.

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 6 Temmuz 2019

 

 

ÜNİVERSİTE BAŞARISIZLIKLA ÖVÜNEMEZ

 

 

Bilimsel Davranış Siyasi Davranış Gibi Şaşmamalı

 

Siyaset, tekeden yani erkek keçiden süt sağma sanatı olduğuna göre, başarısızlıkla övünmek, siyasetçilere özgü bir davranış biçimi olarak kabul edilebilir. Örneğin, ekonomik büyüme sürerken cari açığı küçültmek bir başarıdır, ama küçülen bir ekonomide cari açığın düşmesi kendiliğinden olup başarı değildir. Biliyorsunuz, Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak küçülmenin göstergesi cari açık azalması ile övünebiliyor ve ekonomi bilimimin dışına çıkıyor. 31 Mart mahalli seçimlerinde Bahçeli’nin iddiasına göre, MHP’nin oyları ile AK Parti’nin oyları toplamına bir de muhalefetin oylarını eklerseniz, oyların toplamı yüzde yüzün üzerine çıkıyor. Olmaz demeyin, istatistik ve matematik biliminin dışına çıkan Bahçeli’ye göre oluyor…

 

Siyasiler bilimsel gerçekleri saptırıp, yanlışı doğru, başarısızlığı başarı gösterebilirler, ama bilim adamları ettikleri akademik yemine sadık kalıp bunu yapamazlar. Ne yazık ki “yapamazlar” demek biraz iddialı oluyor. Meğerse yapabiliyorlarmış. Cumhuriyetin ilk üniversitesi Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’nün internet sitesinin ana sayfasında Mayıs ayından bu yana aşağıdaki haber yer alıyor. Resmini de koyduğumuz haber şöyle:

QS 2019 sıralamasına göre Ankara Üniversitesi Dünyada 800-1000 bandında, Türkiye’de ise ilk 7. sırada yer aldı”.

Bu haber siteye, üniversitenin başarısı olarak konulmuş. Peki, gerçekten başarı mı?

 

ÜLTANIR Platformu’nda 3 Kasım 2017 tarihinde yayınlanan, “Arayış ve Gündem” arşivimizde görebileceğiniz, “Medrese Üniversitelerinden Araştırma Üniversitelerine mi?” başlıklı makalemizde (http://www.ultanirplatformu.com/03-11-2017-medrese-universiterinden-arastirma-universitelerine-mi.html), ülkemizin üniversite tarihine ve Ankara Üniversitesi’nin kuruluşuna, üniversite sorununa ayrıntılı değinmiştik. Daha sonra “Duyurular” sütunumuzda yer alan, 15 Mart 2019 tarihli “Türkiye’de Yok Olan Üniversiteler” başlıklı yazımızda, üniversitelerimizin bugün geldiği üzücü tabloyu anlatmıştık. Söz konusu iki yazımızı okuyanlar, Ankara Üniversitesi’nin duyurusunun başarı değil, başarısızlığı gösterdiğini anlayacaklardır. Bu yazılarıma bazı akademisyen arkadaşlarımdan gelen görüşlerin bir ortak noktası oldu. Tümü, “Yazının altına biz de imzamızı atarız” diyorlardı. Adlarını burada sıralayamayacağım dostlarıma teşekkür ediyorum

 

Başarı Gibi Gösterilmek İstenen Başarısızlık Sorumluluğu

 

QS Dünya Üniversite Sıralaması (QS World University Rankings), dünyanın önde gelen üniversitelerini başarı sırasına göre dizinlemek ve karşılaştırmak için geliştirilmiş bağımsız, sivil ve de güvenilir bir çalışmayla elde olunan dizindir. 2000 yılı sonrasında QS (Quacquarelli Symonds) dizininin yanısıra, ARWU (Academic Ranking of World Universities), THE (Times Higher Education – World University Rankings), CWUR (Center for World University Rankings) gibi başka dizinler de oluşturulmuş bulunuyor. 15 Mart 2019 tarihli duyuru yazımızda, THE dizinine göre üniversitelerimizin sıralamasına yer vermiş, Ankara Üniversitesi’nin 1001’inci sıranın sonrasında olduğunu, yani ilk bin içine bile giremediğini yazmıştık. Burada 800-1000 basamağında yer alması, belki de bunun için başarı gibi algılanmış ve övünçle üniversitenin internet sitesinin ana sayfasına haber olarak aktarılmış olabilir. Oysa övünülecek değil, üzüntüyle karşılanacak, üniversiteye yakışmayan bir düzeydir.

 

Ankara Üniversitesi için Türkiye’de 7.sıra, dünyada 800-1000 basamağında yer almak başarı sayılamaz, ne yazık ki başarısızlık göstergesinden başka bir şey değildir.

 

Böyle bir haberi üniversite internet sitesine kim ne amaçla koymuştur ya da koydurmuştur diye sorgulamaya gerek yok. Çünkü, üniversite tüzel kişiliğini rektör temsil eder ve rektörlüğün internet sitesine böyle bir haber rektörün görüşü ve onayı olmadan konulamaz. Ben lisansını, yüksek lisansını ve akademik yükselmelerini Ankara Üniversitesi’nden almış öz be öz bir Ankara Üniversiteli emekli akademisyen olarak, bu haberden üzüntü duydum ve üniversitem adına utanılacak haber olarak gördüm. Hacettepe Üniversitesi’ndeki lisans eğitiminden sonra Ankara Üniversiteli olmuş Rektör Prof. Dr. Erkan İbiş, eğer bunu başarı olarak görmüşse, benim sayın rektöre katılmam olanaklı değil. Çünkü, öz be öz Ankara Üniversiteli olmanın ruhuyla yaklaşıldığında, Cumhuriyetin ilk üniversitesinin görevi ve misyonu, akademik sıralamada çok çok önde olmayı gerektiriyor.

 

Mayıs ayında bu haberi üniversitemin sitesinde görünce duyduğum üzüntüyle, son 25 yıllık süreçte üniversitemin en sevilen, takdir edilen, bugün aday olabilse, öğretim üyesi statüsündeki titr sahibi akademik personelin büyük çoğunluğunun oylarıyla eskiden olduğu gibi yine rektör seçilebilecek sevgili arkadaşım Prof. Dr. Günal Akbay’ı telefonla aradım. Bu arada ne yazık ki artık rektör seçimleri tarihe gömüldü ve seçilen değil, atanan rektörlerle yönetilen üniversiteler dönemini yaşıyoruz. Akademisyenliğin ilk basamağında olan genç meslektaşlarımız, üniversiteler için yönetsel özerkliğin ne olduğunu bile gereğince bilmiyorlar, çünkü yaşamadılar. Günal Hoca, şu an seçkin bir sivil toplum kuruluşu olan Ankara Üniversiteliler Derneği’nin Başkanı. Günal Hoca’ya habere ilişkin görüşünü sorunca yanıtı tek cümleyle, “Türkiye’de üniversite sistemi çöktü” oldu. Tabii ki Ankara Üniversitesi de bu çöküşten nasibini aldı.

 

Bu çöküşün iki ana nedeni var: Birincisi 12 Eylül Cuntası’nın İhsan Doğramacı eliyle getirdiği YÖK sistemidir ki, Doğramacı Hoca Cuntaya yaranmak adına üniversite sistemini ve Türk üniversitelerini doğrayan yapının mimarıdır. İkinci ana neden, aydınlanma karşıtı AK Parti iktidarının YÖK sistemini kullanarak üniversiteleri biçimlemesidir. Yönetsel özgürlüğü bütünüyle yok edilen, akademik özgürlüğü de büyük ölçüde sınırlanan üniversiteler, yüksek okul eğitim kurumları düzeyine indirgenmiş, sayıları artırılarak üniversite enflasyonu içinde büyük üniversitelerin zayıflamasına yol açılmıştır. Bugün Türkiye’de 129 devlet üniversitesi 77 vakıf üniversitesi olmak üzere 206 sözde üniversite var, ama QS ve benzeri sıralama dizinlerine bunların ancak onda biri girebilmekte. 17 yıllık AK Parti yönetiminin sonucu; 2003 yılında bu tür dizinlerinde 451-500 basamağında yer alan üniversitelerimiz, 2019 yılında 800-1000 veya 1001+ basamaklarında bulunuyor. İşte çöküş bu.

 

QS Dünya Sıralamasında Temel Alınan Kriterler

 

Eğitim konusunda uzmanlaşmış bir İngiliz şirketi olan Quacquarelli Symonds tarafından oluşturulan QS Dünya Üniversite Sıralaması dizini, altı kriter temel alınarak hazırlanmaktadır. Söz konusu kriterler ya da ölçüm çeşitleriyle katkı payları şöyle sıralanıyor:

 

1- Akademik İtibar (%40)

2- İşveren itibarı (%10)

3- Fakülte/öğrenci (öğretim üyesi/öğrenci) oranı %20

4- Fakülte başına atıf (Science Citation Index vb.) %20

5- Uluslararası Fakülte oranı %5

6- Uluslararası öğrenci oranı %5

 

Görüleceği gibi, en büyük pay yüzde 40 ile akademik itibara (reputation) verilmiş bulunuyor. İtibar, üniversiteler düzeyinde yapılan büyük bir akademik anketle ve 800 kadar uzmanın çalışmasıyla saptanıyor. Kuruluşun araştırma ve öğretim kalitesi belirleniyor. Yönetsel özgürlüğü kaldırılıp, bilimsel özgürlüğü sınırlandırılmış bir üniversitenin akademik itibarı olabilir mi? Olsaydı, bizim üniversitelerimiz de ön sıralarda yer alırdı. Olmadığı için son 17 yılda 300-400 basamak gerilere düşülmüş.

 

İşveren itibarı, işverenin üniversiteye verdiği değeri gösteriyor. Üniversite eğitiminin istihdam piyasası için gereken hazırlıkları içermesi burada esas oluyor. QS İşveren Anketi, sektörler toplamında binlerle ifade olunan soruları içeriyor. Üniversitelerin istihdam piyasasının aradığı özelliklere sahip elemanları yetiştirmesi, ülke ekonomisinin büyümesi açısından da çok önemli. Türkiye gibi diplomalı işsizlerin her yıl arttığı bir ülkede üniversitelerin işveren itibarından söz edilebilir mi?

 

Fakülte (öğretim üyesi/öğrenci) oranı, öğretimin kalitesini gösteren en temel veri. Türkiye’de 206 üniversite var, ama bu üniversitelerden bazılarının profesör titri taşıyan yeterli hocası yok. Kaldı ki YÖK dönemindeki yükseltme ve atamalarda profesörlerin nicelikleri sayısal olarak artsa bile, nitelikleri ne yazık ki düşmüş bulunuyor. Öğretim elemanları üzerindeki yükler burada önemli, ama bu yükler ek ders ücreti dağıtmaya yönelik değil, kaliteli eğitim koşullarını sağlamaya yönelik olmalı. Türkiye’de bu da sorunlu. Öğrencilerin öğretim elemanlarına anlamlı erişim sağlamaları da sorunlu.

 

Fakülte başına atıf, üniversite misyonunun önemli dayanağı olan araştırma çıktısını gösterir. Kurumsal araştırma kalitesi fakülte başına alınan atıflarla ölçülmektedir. Hocalar bazında akademik yükselmelerde de atıflar esas olmakla birlikte, Türkiye’de bu konuda kılıf uydurularak hak edilmemiş atamalar yapılmakta, üniversitelerde haksız yükselmeler gazete köşelerine taşınmaktadır. QS dizininde kurumların son beş yıllık atıfları esas alınmaktadır. 2019 sıralamasında, 2012-2017 dönemi atıflarına göre derecelendirme yapılmış olduğu ifade ediliyor.

 

Uluslararası Fakülte Oranı ve Uluslararası Öğrenci Oranı, çok uluslu üniversite amacına dayanmaktadır. Bilim ve üniversiteler üniversaldır. Tek bir ulusun ve tek bir inancın inisiyatifinde olamazlar. Uluslararası ilişkilerin geliştirilmesiyle sağlanacak çok ulusluluk üniversitelere güç katar. Uluslararası sempatiler ve küresel farkındalıklar, üniversitelerin işveren itibarını da olumlu yönde etkiler. Türkiye’nin sözde 206 üniversitesinin kaçını yabancı uyruklu öğrenciler seçip tercih ediyor ve kaç fakültenin uluslararası bağlantıları var?... Bu bağlantıların da gelişmiş üniversitelerle olması gerekir, yoksa adı şanı bilinmeyen üniversitelerle değil. Bizim üniversitelerimiz bu açıdan da pozitif görünmüyor.

 

Bir üniversitenin başarısından ve/veya başarısızlığından Rektörlük sorumludur.

 

QS 2019 Sıralamasında Üniversiteler, Türk Üniversiteleri ve Ankara Üniversitesi

 

QS Dünya Üniversiteler Sıralaması 2019 dizininin başında, (1) numara olarak ABD’nin Massachusetts Institute of Technology (MIT) kurumu yer alıyor. İlk dört üniversite de ABD’ye ait. Beşinci sırada Oxford Üniversitesi ile İngiltere geliyor. İlk 10 içinde ABD ve İngiltere’den başka İsviçre’ye ait ETH Zürich (Swiss Federal Institute) kuruluşu yedinci sırada bulunuyor. İlk 50’ye bakarsak, bu ülkelere sırasıyla Singapur, Çin, Japonya, Avustralya, Hong Kong, Kanada, Güney Kore ve Fransa ekleniyor. İlk 100 için eklenen diğer ülkeler ise sırasıyla Hollanda, Almanya, Tayvan, Arjantin, Danimarka, Belçika, Yeni Zelanda, Malezya, Rusya ve İsveç.

 

QS 2019 sıralamasında ilk Türk üniversitesi, 448’inci sıradaki Koç Üniversitesi. İkincisi 456’ncı sırada yer alan Bilkent Üniversitesi. Hemen vurgulayalım, 2010 yılında Bilkent Üniversitesi 112’nci sırada iken, 2019 yılında 344 sıra gerilemiş bulunuyor. Bu da Türk üniversitelerinin sürüklendiği süreci gösteriyor. 2019 sıralamasında üçüncü sırada 501-510 basamağında 507’nci sırayla Sabancı Üniversitesi geliyor. Buraya kadar sıraladığımız üç üniversitemiz de vakıf üniversiteleri.

 

Devlet üniversiteleri bu üç vakıf üniversitesinden sonra, 551-560 bandından başlayarak görülüyor. Türkiye için dördüncü, QS 2019 sıralamasında 554’üncü sırada Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) yer alıyor. ODTÜ 2010 yılında 183’üncü sıradaydı. 571-580 bandında 571’inci sırada yer alan Boğaziçi Üniversitesi Türkiye için beşinci sıraya oturmuş. Altıncı sırada QS dizininde 651-700 bandında yer alan ve 666’ncı olan İstanbul Teknik Üniversitesi bulunuyor. Türkiye adına ilk 10’u tamamlamak için geri kalan dört üniversitemiz ise 801-1000 bandına oturmuşlar. QS sıralamasında 812’nci gelen Ankara Üniversitesi Türkiye için 7’nci olabilmiş. Türkiye için 8’inci sırada, QS dizininde 844’üncü olan Gazi Üniversitesi, Türkiye için 9’uncu ise QS sıralamasında 846’ncı sıradaki Hacettepe Üniversitesi, hemen ardından 847’nci sırada Türkiye için 10’uncu sıraya oturan İstanbul Üniversitesi görülüyor.

 

Cumhuriyetin İlk Üniversitesi Ankara Üniversitesi

 

QS 2019 Dünya Üniversiteler Sıralaması’ndaki 812’nci sırasıyla Türkiye’de 7’nci gelen Ankara Üniversitesi, Cumhuriyet’in ilk üniversitesidir. Ankara Üniversitesi’nin önemli bir yapısal özelliği, kuruluşundan önce temeldeki fakültelerinin kurulmuş olmasıdır. Fakültelerle sağlam bir alt yapı çatıldıktan sonra üniversite oluşturulmuştur.

 

Hukuk Fakültesi’nin temelini oluşturan ve Atatürk’ün öğrenci sırasına oturup ders izlediği Hukuk Mektebi 1925 yılında, Atatürk’ün planlamasına katıldığı ve kuruluşuna büyük özen gösterdiği Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi 1935 yılında eğitime başlamıştı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin alt yapısını oluşturan Siyasal Bilgiler Okulu da 1936 yılında yine Atatürk’ün görüşleri doğrultusunda kurulmuştu. Atatürk’ün vefatından beş yıl sonra 1943 yılında da Ankara Fen Fakültesi ve Ankara Tıp Fakültesi kuruldu. Bu yapılar üzerine üniversite çatısı, Cumhuriyet’in 23’üncü yılında çatılıyordu.

 

1946 yılında Cumhuriyetin ilk üniversitesi olarak Ankara Üniversitesi; Hukuk, Dil ve Tarih Coğrafya, Siyasal Bilgiler, Fen ve Tıp fakülteleriyle beş fakülteli bir üniversite olarak kurulmuştu. 1933 yılında Ankara’da kurulan Yüksek Ziraat Enstitüsü de 1948 yılında çıkarılan Üniversiteler Kanunu ile parçalanıyor, Ziraat Fakültesi ve Veteriner Fakültesi Ankara Üniversitesi’ne, Orman Fakültesi İstanbul Üniversitesi’ne bağlanıyor, Enstitünün Tabii İlimler Fakültesi ise Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’ne katılıyordu. Sonraki yıllarda Ankara Üniversitesi diğer fakültelerine kavuştu.

 

Ankara Üniversitesi bugün 18 fakülte, bir yüksekokul, 11 meslek yüksekokulu, 14 enstitü, bir konservatuvar, 49 araştırma ve uygulama merkezi ile 48 ön lisans ve 113 lisans programında eğitim veren, yüksek lisansta 333 master ve 246 doktora programı bulunan dev bir araştırma ve eğitim kurumu. 60 bini aşkın öğrencisi, 4200 kadarı akademik olmak üzere 11500 personeli var. Bini aşkın projesi, 3300’ü aşkın yayını olduğu kaydedilse de proje ve yayınlarının niceliği ve niteliği ile yeterli sayılamaz. Çünkü, potansiyeli çok daha fazlasını üretmeye yeterli.

 

Ankara Üniversitesi fakülteleri farklı zamanlarda kurulduğu için bir kampüs üniversitesi değil, ama Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentine dağılmış fakülteleriyle tüm Ankara kenti üniversitenin kampüs alanı gibi. Türkiye Cumhuriyeti’nin, Atatürk Türkiyesi’nin simgesi durumundaki bu üniversitenin dünyada 812’nci sıraya gerilemiş olması, son yıllardaki yanlış politikaların ve etken olmayan yetersiz yönetimlerin getirdiği talihsiz sonuçtan başka bir şey değil ve asla kabul edilemez.

 

Nasıl kabul edilebilsin ki? Bazı komşu ülkelerin, hatta Ortadoğu komşularımızın başkentlerinin adını taşıyan üniversiteler, QS 2019 Dünya Üniversiteler Sıralaması’nda Ankara Üniversitesi’nin önünde yer almış bulunuyor. Ankara Üniversitesi ne yazık ki 21’nci yüzyılın ilk iki onar yıllık dilimini olması gereken biçimde karşılayamadı. Bugünkü düzeyin sorumlusu yasal olarak da gerçek olarak da elbette üniversite rektörüdür. Üst üste iki dönem rektör olan Prof. Dr. Erkan İbiş, bu görevi 2012 yılından beri sürdürmekte olup, görev süresi 2020 yılında tamamlanacaktır. Prof. Dr. Günal Akbay’ın görev süresinin dolduğu 2000 yılından sonra rektörlük yapan Prof. Dr. Nusret Aras, Prof. Dr. Cemal Taluğ da yaptıkları ve yapmadıklarıyla bu konuda bir miktar da olsa sorumlu sayılabilirler. Şimdi önemli olan 2000 ile başlayan 21. Yüzyıl’ın birinci çeyreği dolmadan bu yetersiz gidişe dur denilip denilemeyeceğidir!...

 

Ankara Üniversitesi’ne Atılım Yaptıracak Yeni Yönetim Gerekiyor

 

Ankara Üniversitesi’nin yeni bir yönetimle atılım yapması gerekiyor. 2020 yılında yeni rektör ataması yapılacak. Elbette özgür ve özerk üniversitelerin rektörlerini ve yönetim organlarını kendilerinin seçmesi gerekir. Demokrasinin geliştiği ülkelerde akademisyenler kendi yöneticilerini seçme hakkına sahiptirler. Monarşik ve oligarşik yönetimlere özgü seçimsiz atama, elbette Türkiye Cumhuriyeti’nin üniversitelerine yakışmıyor. Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi, Türk akademisyenlere ne yazık ki bu demokratik hakkı vermiyor.

 

Ankara Üniversitesi’nin nasıl bir rektöre ihtiyacı var? Bu sorunun yanıtı sayfalar doldurur. Biz bazı temel özelliklere değinelim. Her şeyden önce öz be öz Ankara üniversiteli olan bir rektör gerekiyor. Devşirme rektörlerle adım atılamayacağı geçmişte görüldü ve bunun en kötü örneği de 12 Eylül döneminde ODTÜ’den devşirilen rektörle yaşandı. Üniversitenin yurtiçi ve yurtdışı itibarını hem akademik çevrelerde ve hem de işveren çevrelerinde artıracak, bilimsel özerkliğe özen göstererek araştırma ve araştırmacı eğitim kalitesini yükseltecek, üniversiteyi tüm birimleriyle uluslararası ilişkilere açmaktan öte bu ilişkileri geliştirecek, yabancı üniversitelerle akademisyen ve öğrenci rotasyonu sağlayacak, gerçek bir bilim adamı ve eğitim psikolojisine hâkim üniversite hocası olabilmeli. Ankara Üniversitesi’nin bozulan akademik piramit yapısı da genç ve dinamik akademisyenlerle düzeltilmeli.

 

Cumhuriyetin ilk üniversitesi olan ve Atatürk Türkiyesi’ni simgeleyen Ankara Üniversitesi sadece başkentin değil, tüm Türkiye’nin gözbebeği olmalı ve Türkiye’de birinci sıraya yerleşmeli, dünyanın önde gelen ilk 100 üniversitesi arasında yer almalıdır.

 

Ankara Üniversitesi’nin Dünya ve Türkiye Hedefi Ne Olmalı?

 

Atanacak yeni Rektör yeni yönetimiyle üniversiteyi bir hedefe taşımalı. Ankara Üniversitesi’nin hedefi, Batı standartlarındaki sıralamalardan hangisi olursa olsun, dünyanın ilk 100 üniversitesi arasında yer alması, Türkiye’nin birinci üniversitesi olmasıdır. Bu sağlanmadıkça, başarıdan söz edilemez. Çünkü, Cumhuriyetin ilk üniversitesine yakışacak konum budur.

 

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 19 Haziran 2019

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ PROVASI

 

 

 

Prova, dilimize İtalyancadan geçme bir sözcük. Türk Dil Kurumu, “Bir şeyin amacına uygun, istenilen düzeyde olup olmadığını anlamak için yapılan deneme” diye tanımlıyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı (İBBB) seçimi, artık basit bir yerel seçim değil, en geç 2023 veya daha öncesinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi provası olacak görünüyor.

 

Provaya biraz sonra dönmek üzere, 31 Mart İBBB seçiminin Yüksek Seçim Kurulu (YSK) marifetleriyle bitmeyen senfoniye dönüştüğünü vurgulayalım. Geçersiz oylara yapılan itirazla başlayan sayım süreci, bazı ilçelerde oyların tamamının sayımına dönüşüverdi. Bu süreçte AK Parti sözcüsünün “Ne yapıldı bilmiyoruz; ama CHP’ye yarasın diye yapıldı… Hiçbir şey olmasa bile diyoruz ki kesinlikle bir şey oldu… Her ileri sürdüğümüz doğru olmayabilir, ama YSK incelesin istiyoruz…” gibi, akıl ve mantık dışı istekleri bitmek bilmedi. KHK ile kamu hizmetinden atılanların oylarının, kısıtlıların oylarının iptal edilmesi istendi, ama bu istek de onlara İmamoğlu ile Yıldırım arasındaki oy farkını kapattıramadı.

 

AK Parti’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı planı buydu, ama seçmen bozuverdi.

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun, AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı seçimi kazanmış olmasını bir türlü hazmedemediler. Bu hazımsızlıkla sonunda itiraz süresi çoktan dolmuş olmasına karşın, sandık kurullarının oluşumuna tam kanunsuzluk bahanesiyle itiraz ettiler. Tabii bu arada da YSK büyük bir siyasi baskı altına alındı ve ayarlandı. YSK’nın 37 günlük karanlık karar süreci 6 Mayıs’a dek uzandı, sonuçta Anayasa’ya aykırı tutumla, hukukla bağdaşmayan mantıkla, AK Parti’nin istediği iptalle noktalandı. Şimdi 23 Haziran’da İBBB seçimi yenilenecek de AK Parti ayarlayıp kazanabilecek mi?...

 

23 Haziran’da İstanbullular, Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu 31 Mart’ta seçtiklerini kabul edip etmemek için bir kez daha sandık başına gidecekler. 23 Haziran seçiminin demokrasimiz açısından bir başka önemi var. Hatta o daha da önemli. YSK’nın siyasi kararı maalesef seçimi, “Demokratik hukuk devleti mi yoksa karşıtı olan Otoriter yönetim mi?” tercihine ya da seçimine dönüştürmüş bulunuyor.

 

AK PARTİ’NİN NÜKSEDEN ATATÜRK ALERJİSİ

 

23 Haziran seçimi, gelinen noktada yerel seçimden çok, Binali Yıldırım’ın arkasındaki Erdoğan ile İmamoğlu arasında gerçekleşecek, Cumhurbaşkanlığı seçimi provası olacak gibi görünüyor. İlkokul sıralarında çocukken “prova” denildiği zaman, Ankara 19 Mayıs Stadyumu’nda yapılan 19 Mayıs tören provaları aklıma gelirdi. O yıllarda ulusal bayramlarımız coşkulu kutlanırdı. Bu yıl 19 Mayıs’ta Atatürk’ün Samsun’a çıkıp Millî Mücadeleyi başlatmasının 100’üncü yılını, iktidarın göstermelik törenleri bir yana, Türk ulusu olarak coşkuyla kutladık. Geçmişteki 19 Mayıs törenlerinin özlemini de duyduk.

 

AK Parti 17 yıldır ulusal bayramlarımızın kutlamasını opak görünüme sokmak, yani milletin Atatürk coşkusunu matlaştırmak için elinden geleni ardına koymadı. Bu yıl ise 19 Mayıs kutlamaları için, Atatürkçü kesimi yanlarına çekebilmek amacıyla, kendi propagandalarına alet edilen göstermelik törenler düzenlediler. Ancak, bir örneği Bursa’da görüldüğü gibi, AK Partili belediyenin Atatürksüz 19 Mayıs afişleri de gözden kaçmadı. Yıllardır Atatürksüz Çanakkale Zaferi kutlamaları yapıyorlardı. Şimdi Atatürksüz 19 Mayıs kutlamaları hayal ettikleri ve niyetlendikleri aşikâr, ama Atatürk sevgisini aşamıyorlar.

 

Nasıl ki İmamoğlu’na özgü, “Her şey güzel olacak” sloganıyla başa çıkamayıp kopyalayarak, “Her şey daha güzel olacak” demeye başladıkları gibi, kopya çekerek göstermelik Atatürkçü de olabiliyorlar. Aslında, Atatürk alerjilerinin boyutu o kadar büyük ki bunun son örneği, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun Başkanlık makamının boşaltılmasında görüldü. YSK, hukuk dışı ve yasa dışı siyasi bir tutumla İBBB seçiminin yenilenmesine karar verip, İmamoğlu’nun hakkını çiğneyerek mazbatasını iptal edince, tabii ki makamı da boşaltıldı. İmamoğlu’nun odaya astırdığı Atatürk tablosunu da indirip iade ettiler. İmamoğlu, “Atatürk benim ışığım” diyen bir lider, o ışığı söndürmek istedikleri görülüyor.

 

İmamoğlu makam odasına, Atatürk’ün yoksul bir vatandaşın derdini dinlerken görüntülenen tablosunu asmıştı. O tablo öyle bir Atatürk resmi ki, tüm yöneticilerin ders alması gereken bir sevecenliğe sahip. Kalp gözü mühürlü olanlar o tablodaki resmin ruhunu anlayamazlar, hiçbir zaman vatandaşı Atatürk gibi dinleyemezler. AK Partililer bu nedenle o tabloya bile tahammül edemediler. Basına ve medyaya “İmamoğlu’nun makamına astığı Atatürk tablosu kaldırıldı” başlıklı haber yansıyınca, AK Parti’nin Atatürk alerjisini bilenler için rahatsızlığının nüksetmesi şaşırtıcı olmadı.

 

Atatürk vatandaşını tüm içtenliğiyle yürekten kucaklayarak böyle dinlerdi. Ekrem İmamoğlu Atatürk’ü örnek alarak vatandaşı yürekten kucaklayan bir siyasetçi.

 

Atatürk resminin makam odası duvarından indirilmesi üzerine İmamoğlu’nun yaptığı bir cümlelik açıklama, AK Partilileri fena rahatsız etmiş olmalı mutlaka. İmamoğlu, “Tablo kalsın, ‘ben oraya tekrar geri döneceğimi biliyorumdedim, ama ısrarla geri verdiler demiş. Atatürk tablosunu indirenler için bundan sonraki sıra herhalde, Belediye binasının ön yüzündeki adının başına yine İmamoğlu’nun koydurduğu “T.C.” ibaresini indirmek olur. Hele bir Binali kazansın da. Çünkü, Cumhuriyetin temel ilkeleriyle de uzlaşamıyorlar. Bu nedenle 17 yıldır devlete karşı devlet yönetmeye çalışıyorlar, başaramıyorlar. YSK’yı AK’laştırmış olsalar da T.C.’yi AK’laştıramıyorlar.

 

İmamoğlu’nun makam odasına astığı Atatürk resmini Atatürk alerjisi olanlar kabullenmediler, YSK’nın hukuk darbesiyle mazbatası ve İstanbul seçmeninin iradesi çalınınca indirip iade ettiler. Şimdi İstanbul seçmenine yakışan o resmi tekrar oraya astırmaktır.

 

YSK AKLANDI MI AKLAŞTI MI?

 

YSK’nın İstanbul seçimiyle ilgili kararını 6 Mayıs günü vereceği açıklanmıştı. AK Parti zirvesinden YSK’ya gelen baskılar sürüyordu. En son 4 Mayıs günü Cumhurbaşkanı Erdoğan MÜSİAD toplantısında yaptığı konuşmada, AK Parti Genel Başkanı sıfatıyla İBBB seçiminde yolsuzluk ve şaibeden söz ederek, YSK’yı bu şaibeyi ortadan kaldıracak milli iradeye zemin hazırlamaya çağırıyor; “Bu şaibenin ortadan kaldırılması hem Yüksek Seçim Kurulu’nu aklayacaktır hem de milletimizin gönlü ferah hale gelecektir” diyordu. Yarım asrı aşkın süredir Cumhurbaşkanlarının tarafsızlığına ve yargıya karışmamasına alışan ulusumuz, partili Cumhurbaşkanının bu davranışıyla gönül ferahlığından çok tedirginlik duymaya başlıyordu.

 

Sayın Erdoğan’ın ifadesiyle YSK’nın “AK”lanmasından” kasıt neydi acaba? YSK’nın geçmişte de ufak-tefek yanlışları olmuştu, ama Cumhurbaşkanının yukarıda tırnak içine aldığımız konuşmasından iki gün sonra hukuk dışı ve yasa dışı kararıyla yaptığı yanlış kadar seçim tarihimize geçen bir hatası yoktu. YSK 6 Mayıs’ta siyasi karar verdi, ayni zarf içine konulan dört oy pusulasından birini iptal ederek, bir hukuk kurumu olmasına karşın hukuksuzluk tarihinde yerini aldı. 11 Mayıs akşamı İstanbul Birlik Vakfı’nın düzenlediği iftar yemeğine katılan Sayın Erdoğan, “İstanbul seçimlerinde YSK haklı kararımızı teyit etti” diyerek, YSK’nın talimata uyduğunu vurguluyordu.

 

Değerli karikatürist Zafer Temoçin’in Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmış iki karikatürüyle bağımsız yargı organı olması gereken YSK’nın evrildiği son aşamayı gösermiş.

 

YSK kararıyla aklanmamış, yargı bağımsızlığının kalmadığının ve kuvvetler ayrılığının kuvvetler birliğine dönüştüğünün tartışılıp, Cumhurbaşkanlığı sisteminin bu konuda eleştirildiği ortamda, AK Parti yandaşlığını seçerek AK’laşmıştı. YSK, AKP’nin itirazıyla İBBB Seçimini iptal edince, Millet İttifakı’nı oluşturan CHP ve İyi Parti, “Aynı zarftaki dört pusuladan birini iptal ediyorsan, hepsini iptal etmelisin” diye itiraz ettiler. YSK 13 Mayıs’ta bu itirazı görüşüp, İstanbul’un 39 ilçesindeki seçimlerin tamamının yenilenmesi talebini reddederek, AK’laştığını bir kez daha gösterdi. Çünkü 39 ilçede seçimlerin iptali AK Parti’nin aleyhine olurdu.

 

SİYASİ İPTAL KARARININ HUKUKİ GEREKÇESİ OLABİLİR Mİ?

 

YSK’nın iptal gerekçesi 13 gündür açıklanmadı. Çalınan minareye nasıl bir kılıf uyduracaklar belli değil, ama tartışmalı bir karar açıklanacaktır. Ne kılıf uydururlarsa uydursunlar, hiç de önemli değil. Ortada bir sandık sayısı lafı dolaşıyor. İptalin açıklandığı gün olsa olsa mantığıyla olacak ki İmamoğlu, “212 Sandık Başkanı devlet memuru değilmiş diye İBBB seçimi iptal edildi” diyordu. Binali Yıldırım’ın oy çalındığı iddiasından yakınarak, “212 sandıktan çıkan sonuç kimin lehine imiş? Binali Yıldırım yüzde 50,5, İmamoğlu yüzde 47 oy almış. O sandıklarda Binali Yıldırım kazanmış, hani oyları çalınmıştı?” diye de açıklamasını sürdürüyordu.

 

Sandık sayısına bağlı bir açıklama da daha sonra AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. Erdoğan açıklanmayan gerekçeyi oluştururcasına ya da okurcasına, “Kanuna aykırı işlemin gerçekleştiği 123 sandık ortaya çıkarılmıştır. Bu sandıklar 42 bin oya tekabül etmektedir ve bu oyların akıbeti belli değildir. Çünkü o oylar çalındı” diyordu. Sonra da ilk sayıma göre son sayımda farkın 29 binden 13 bine düşmüş olmasını vurgulayarak, “Burada bir şaibe yok mu?” diye soruyordu. Ardından kendi sorusunu kendi yanıtlayarak, “16 bin oy çalındı. YSK haklı olarak seçimin yenilenmesi kararını vermiştir” diye vurguluyordu.

 

OLAN DEMOKRASİYE VE ADALETE OLDU

 

AK Parti yönetimi, 17 yıldır “millî irade” sözcüğünü ağzına pelesenk etmişti, ama kavramın içeriğini özümseyemediğinden, 31 Mart seçiminde İstanbul’da sandıktan çıkan millî iradeyi kabullenemedi. İşte bu gerçek, bugün pek çok AK Partili vatandaş dahil olmak üzere, insanlarımızın ve genelde Türk ulusunun vicdanında yara açmış bulunuyor. Çünkü, YSK’nın İBBB seçimi kararıyla İstanbullu seçmenin “seçme”, İmamoğlu’nun “seçilme” hakkı gasp edilerek demokrasiye büyük bir darbe vurulmuştur. Seçme ve seçilme hakkı demokrasinin vazgeçilmezi olduğundan, YSK’nın iktidar tarafında yer almasıyla, Türkiye demokrasi rayından çıkma tehlikesiyle karşı karşıya.

 

Seçimlerin genel yönetim ve denetimini konu alan Anayasa’nın 79’uncu maddesi, YSK’nın 7 asıl 4 yedek üyeden oluştuğunu yazıyor. Yedek üyeler, ancak asıl üyelerin katılmadığı kurula katılıp oy verebilirler. Yoksa 6 Mayıs’ta olduğu gibi, 7 artı 4 üye ile 11 üyeden oluşan kurul şeklinde oylama yapılmaz, yapılamaz. Yapılırsa, anayasaya aykırı olur. 11 üyeden 4’ü, 6 Mayıs oylamasında AK Parti teklifini reddederken, 7’si kabul etmiş demek, hukuk garabeti değil, resmen hukuksuzluktur. Adalet karar verirken, özden önce usule uygun olup olmadığına bakar. YSK şimdi siyasi kararına hukuki gerekçe üretmeye çalışıyor. Hukuken usule uygun olmayan karar ise, klasik hukuk deyimiyle “butlanla malul”, yani ölü doğmuş, yok hükmünde bir karardır.

 

Butlanla malul bu karar için Anayasa Mahkemesi’ne gidilip gidilemeyeceği konusunda hukukçuların görüşleri çelişiyor. Ancak, konu sadece İstanbul seçimi değil, zımnen anayasanın değiştirilmesi sorunudur ki, bu olayda olmasa bile gelecekte adaleti yaralayan bu tür kararlarla karşılaşılmaması için Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi gerekir. Yüce Mahkeme, zıvanadan çıktığı anlaşılan YSK’yı anayasal kalıbına sokar.

 

Bu aykırılığı gündeme getiren Danıştay Eski Başkanı Sayın Nuri Alan, “Konu önemlidir, bilim insanları ve hukukçular tarafından ayrıntılı olarak incelenmelidir” diyor. Çok haklı, “Oldu bir kere ne yapalım?” anlayışıyla pasif kalmak, aczi kabullenmek olur. Ne de olsa anayasadan “hukuk devleti” ilkesi henüz silinmiş değil. Atatürk’ün bir çiftçiyi nasıl içten dinlediğini gösteren yazımızın başındaki fotoğrafın aksine, Sayın Erdoğan bir zamanlar onurlu bir çiftçimize “Al ananı da git” demişti. Bu anayasal tecavüz, oradaki ana için söylendiği gibi bırakılıp gidilecek bir konu olmamalı.

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu gasp edilen hakkını, çalınan mazbatasını korumak adına YSK’nın hukuksuz kararını verdiği 6 Mayıs akşamı kollarını sıvadı.

 

İMAMOĞLU KARALANMAYA ÇALIŞILIYOR

 

YSK kararıyla mazbatası alınan, daha doğrusu çalınan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, 23 Haziran seçiminin yine favori ismi. Ancak, tekrar kazanmasını istemeyenler kolları sıvadılar. İmamoğlu için yandaş basında ve medyada her gün 7-24 saat karalama kampanyası yürütülüyor. Karalama malzemeleri olarak FETÖ’ye karşı çıkmadığı, HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş’ı beğendiği söyleniyor. Trabzonlu olması nedeniyle bulanık suda Pontus balığı avlamak isteyenler bile ortaya çıktı, ama dedesinin istiklâl gazisi olması oyunlarını bozuverdi.

 

FETÖ karasının İmamoğlu’na sürülebilmesi çabasıyla, cezaevindeki FETÖ sanığı bir tutukluya “Bu iftirayı yaparsa, serbest kalacağı vaadinde bulunulduğu” mahkemede ortaya çıkınca, karalama bombası bu kez ellerinde patlayıverdi. Bu iftiraya azmettirme olayının perde arkasında iki bakanın bulunduğunun iddia olunması ise, Türk siyasi yaşamı için olduğu kadar, gerçekten böyle karanlık ruhlu bakanlar varsa, AK Parti iktidarı ve Cumhurbaşkanlığı kabinesi için de asla silinemeyecek kara lekedir. Bu vahim gelişme karşısında İmamoğlu’nun avukatı, İmamoğlu’na yönelik organize bir kumpas girişimi olduğu vurgusuyla savcılığa suç duyurusu yapmış bulunuyor.

 

Karalama sadece Cumhur İttifakı’nın AK Partili ve MHP’li yayın organları ile sınırlı kalmayıp, ittifakın dışında görünse de ittifakın gizli destekçisi sözde solcu, ama ne yazık ki “Karanlık”laşan bir solcu gazete, bağlı olduğu televizyon ve minimal bir parti de var. İmamoğlu’nu “Amerikan projesi” olarak lânse ediyorlar. HDP’nin CHP’yi desteklemesini, HDP Kandil bağlantısını atlayarak, Kandil’in direkt olarak İmamoğlu’nu desteklediği savıyla kara sürmeye çalışıyorlar. Bu karalamayı gizli ittifak destekçiliğiyle yaptıkları kadar, İmamoğlu’nun kazandığı başarıyı çekemeyerek de yapıyorlar. Çünkü Karanlık gazetelerinin genel yayın yönetmeni, 31 Mart İBBB seçiminde yüzde 0,18 oy alan bir adaydı, ama oy bölmek için 23 Haziran seçiminde yine aday.

 

O yüzde 0,18’lik adayın partisinin saygıdeğer genel başkanı ise, 31 Mart seçimi öncesinde kampanyasını başlatmak için TBMM Başkanlığından istifa ederek İstanbul’a gelen Binali Yıldırım’ı ilk kutlayan ve başarılar dileyen kişilerden biriydi. Binali Yıldırım ile kucaklaşması kendi televizyonunda ekrana getirilmişti. Aynı kişi Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’a karşı yüzde 0,2 oy almıştı. Aday olabilmesi için halktan gerekli yüz bin imzayı zar-zor toplamıştı. Bugün yarısını toplayabilmesi sürpriz olur. Gazetesini terk eden tanınmış köşe yazarları ve tiraj kaybı var, ama o kazanacağını sanıyor. Çünkü AK Parti liderliğinde, Meclis dışı kendi partisinin de gireceği dört partili milli hükümet önerisinin geçekleşmesi hayalinin peşinde koşuyor.

 

MİLLET ADİL SEÇİM VE İRADESİNİN ÇALINMAMASINI İSTİYOR

 

İstanbul seçmeni, genelde Türk milleti adil seçim ve sandıktan çıkan iradenin çalınmamasını istiyor. Oylarının çalındığını söyleyip, “Ne yapıldı bilmiyoruz, ama CHP’ye yarasın diye yapıldı” mizahi gerekçeye sarılanlar, bugüne dek oy hırsızlığını kanıtlayamadılar. Ne yazık ki ortada demokrasimizin kara lekesi olan bir hırsızlık var. O şaibeli ve siyasi kararıyla YSK, 31 Mart İstanbul Belediye Başkanlığı seçiminde İmamoğlu lehine çıkan milli iradeyi, AK Parti adına çalmış bulunuyor. Çalınan İmamoğlu’nun hak ettiği Belediye Başkanlığı’dır.

 

23 Haziran seçimine gidilirken, İmamoğlu kazanmasın diye bir sürü oyun oynanacaktır. Çünkü, İstanbul sadece Türkiye’nin değil, Ortadoğu’nun da en büyük kenti, dünyanın sayılı kentlerinden biri. AK Parti ile Cumhur İttifakı içinde sahibinin sesi konumundaki MHP, öyle ya da böyle ne pahasına olursa olsun, İstanbul’u kazanma gayreti içindeler. AK Parti’nin kabul edemeyişinde 25 yıllık geçmişteki usulsüzlüklerinin ortaya çıkma korkusu, İstanbul’un büyük rantını kaybetme endişesi var. “İstanbul, Ankara ve İzmir gibi üç büyük şehri ve diğer büyük şehirleri kaybeden bir AK Parti’nin iktidarı ne kadar sürer?” sorusu ağırlığını koruyor. AK Parti bu kâbustan kurtulmak için İstanbul seçimini kazanmayı hayat memat sorunu görüyor.

 

Şimdi AK Parti ve MHP İstanbul’a üs kurdular, hemşerilik bağlarıyla kırgın seçmen avı başlattılar, ama asıl stratejileri Kürt oyları üzerinde. Bebek katiline sekiz ay sonra avukatlarıyla görüşme izni verilmesi, avukatların metin açıklaması, Bahçeli’nin dilinden bebek katili kelimesinin silinerek “Öcalan avukatıyla görüşmeli” demesi, avukat görüşme yasağının hiçbir sınırlama olmaksızın kaldırılması, PKK ile yeni bir Oslo pazarlık sürecine göz kırpılıyor görüntüsünün ortaya çıkması, yüzde yedi civarında olan HDP’li Kürt seçmenin oyunu kazanabilmek için taktikleri. Bu oy için hapisteki HDP Eş Başkanı Demirtaş’a bayram izni bile kullandırabilirler.

 

23 HAZİRAN SEÇİMİNİN GERÇEK NİTELİĞİ

 

23 Haziran seçiminin niteliği, zaten 31 Mart seçimiyle ortaya çıkmış bulunuyor. 31 Mart İBBB Seçimi AK Parti ve CHP arasında geçen bir seçim olmadı. İmamoğlu ile Yıldırım arasında olan bir seçim de değildi. 31 Mart seçimi Erdoğan ve İmamoğlu arasındaki bir seçimdi. O seçim için Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nı bir yana bırakıp, AK Parti Genel Başkanı olarak kaç miting yaptığına bakın. Cumhur İttifakı mitingi filan onu da bir yana bırakın, zaten o ittifaktan kazanan AK Parti değil, MHP ve sahibin sesi rolüyle koltuğunu koruyan Bahçeli. Erdoğan, seçimden bir gün önce bile İstanbul’un değişik yerlerinde sekiz ayrı miting yapmıştı. “Orayı kaybeden Türkiye’yi kaybeder” diyerek tüm gücüyle asılmıştı, ama 31 Mart’ta İmamoğlu karşısında kaybetti.

 

AK Partililerin “İmamoğlu güçlü aday değil” demeleri kandırmaca, sadece İstanbul’un değil Türkiye’nin sevip bağrına bastığı genç lider, kolay lokma olmayışı Erdoğan’ı tedirgin ediyor.

 

23 Haziran’da İmamoğlu tekrar kazanabilir de kaybedebilir de. İmamoğlu’nu sadece İstanbul seçmeni değil, Türk seçmeni beğenip benimsiyor. Atatürkçü ve aydın kişiliğiyle olduğu kadar, Müslüman ve geleneklerine bağlı kişiliğiyle de halkın sevgisini kazandı. Bir zamanlar dağa-taşa “Umudumuz Karaoğlan” yazılmış ve o umut Ecevit’i iktidara taşımıştı. Bugün gelinen noktada “Erdoğan’a karşı umudumuz İmamoğlu” anlayışı gönüllere yerleşti. 23 Haziran İBBB seçiminde İmamoğlu kaybedecek olsa bile, AK’laşan YSK’nın hakem olduğu seçimi kaybetmesi, Türk seçmeninin vicdanına bir demokrasi şaibesi olarak kazınır, mağdur İmamoğlu’na güç kazandırır. AK Parti ise hırsına yenik düşebilir, “Hırs kazandırmaz, kaybettirir” diye atasözümüz unutulmamalı.

 

31 Mart seçimi İmamoğlu-Yıldırım arasında değil, Erdoğan-İmamoğlu arasında gerçekleşmişti. Gelinen aşamada 23 Haziran Seçimi de yerel seçim olmaktan çıkmış, 2023’de ya da daha önce yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi provasına dönüşmüştür.

 

Demokrasinin ve tarihin cilvesi, siyasi liderliğe İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığıyla başlayan ve Cumhurbaşkanlığı’na kadar yükselen Erdoğan’ın karşısına, onca yıl sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmış genç bir lider çıkardı. Gelecekteki genel seçimin ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin dört buçuk yıl sonraya kalmadan, daha önce yapılması büyük olasılık. Ne zaman yapılırsa yapılsın, bu sefer Erdoğan’ın karşısına CHP’nin çıkaracağı adayın İmamoğlu olacağı görülüyor. Halkın beklentisi ve isteği de bu yönde. Böyle olunca, 23 Haziran seçimi Cumhurbaşkanlığı seçimi provası gibi gerçekleşecek demektir.

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 20 Mayıs 2019

31 MART SEÇİMİNİN KOPARDIĞI FIRTINA

 

 

 

Niteliği Değiştirilen Seçimle Koparılan Gereksiz Fırtına

 

31 Mart seçim sonuçları ülkemize siyasi fırtına getirdi. Sandıkların sayımıyla esmeye başlayan ve erki elinde tutanlarca istenmeyen değişim rüzgârı, siyasi fırtınaya dönüştü. Aynı anda ülke genelindeki seçim de İstanbul özelindeki seçime dönüşüverdi. AK Parti iktidarı için sonun başlangıcına işaret eden kırılma noktası olduğu görüşü, fırtınanın nedenini oluşturuyor. Trendin bu yönde devam edip etmeyeceğini zaman gösterecek.

 

31 Mart seçimi milletvekili genel seçimi değildi, Cumhurbaşkanlığı seçimi hiç değildi, yerel yönetim seçimiydi. Öyle olmasına karşın Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti Genel Başkanı olarak seçimlere tüm ağırlığını koydu, seçimi Türkiye’nin beka sorununa bağladı, muhalefeti beka sorunuyla eleştirdi. Evet, Amerika’nın düşmanca tutumundan kaynaklanan, Suriye ve Doğu Akdeniz’den Türkiye’ye yönlendirilen beka sorunu var, ama Amerika’ya kapıyı gösterip “get out- defol” diyemeyen de bu iktidar. Fırat’ın doğusuna giriyoruz denildiği halde hâlâ bekleyen de bu iktidar…

 

Türk seçmeni bu seçimde de AK Parti’yi birinci parti yapmış, iktidarın temeli Cumhur ittifakına ittifak bölgelerinde yüzde 49, Türkiye genelinde yüzde 50’nin üzerinde oy vermiş, siyasi istikrardan yana çıkmış olduğuna göre, beka sorunu karşısında gereken adımları atmak iktidarın görevi, 31 Mart’ta seçilen yerel yönetimlerin değil. Bugünlerde koparılması gereken fırtına yerel seçim fırtınası olmamalıydı, “S-400 alırsan F-35 vermem” diyen Amerika ile müttefikliğin sonlandırılması fırtınası olmalıydı.

 

Amaç: Zaman Kazanmak mı, Sahtekarlık mı, Mağdur ve Mazlum Yaratmak mı?

 

Yerel seçim ölçeğinde hayal ettiği sonucu alamayan, hele hele İstanbul, Ankara ve İzmir gibi Türkiye’nin en büyük üç ilini kaybeden AK Parti tepeden tırnağa hazmedememenin sancısıyla, sonuçlara mesnetsiz itiraz süreci başlattı. Geçersiz oylardan başlayan itiraz, tüm oylara, ilçe ve il seçim kurullarından Yüksel Seçim Kurulu (YSK) aşamasına dek uzatılarak sonuç geciktiriliyor. Bu da AK Parti’nin zaman kazanımıyla, kaybedilen belediyelerden bir şeyler kaçırdığı dedikodularını getiriyor.

 

Muhalefet sözcüleri AK Parti’nin itirazlarının iyi niyetli olmadığını, sürecin istismar edildiğini söylüyorlar. AK Parti’nin kurucularından, ilk ve eski dışişleri bakanları olan Yaşar Yakış, “Son anda ketenpereye getirip AK Parti’ye kazandırmak istiyorlar” diyerek, kuşkuları destekliyor. “Ketenpere” argo bir kelime, Türkçe Sözlük karşılığı “dolandırıcılık”, ama biz daha hafifiyle “sahtekarlık “ diyelim. Çok yazık, önce demokrasi ve sonra iktidar adına acı bir savlama. AK Parti için bu algı hiç de yakışık almıyor.

 

Kendi içtihadını çiğneyen YSK ise, Türk seçmeni ve kamuoyu gözünde daha fazla itibar kaybına uğramamak için çelişkili kararlarından kaçınmalı, süreci olabildiğince hızlandırarak, şeffaf biçimde adil sonuçlanmasını sağlamalıdır. Görev süresi hukuken tartışmalı biçimde uzatılan YSK Başkanı AK Parti’ye bedel ödeme arayışında olmamalıdır. Seçimi kazanan ve itirazlar nedeniyle mazbatasını alamayanlar bu seçimin mağdurları oluyor. Sürecin uzatılması, onları kamu vicdanında mağdurluktan öte mazlum durumuna düşürüyor. Çünkü, “kazanmasaydın” dercesine verilen demeçler ve YSK çifte standartları, onlara işkence oluyor. “Alma mazlumun ahını” diye bir sözümüz var, alınan “ah” aheste aheste de olsa gelecek seçimde sandıktan çıkar.

 

Demokrasi sandığa saygı gerektirir. Önce sandık sayımını kabul edip, sonra seçimi

kaybettiğini görünce mızıkçılık yaparcasına hukuki dayanaktan yoksun biçimde sandık sonucuna karşı çıkmak, demokratik erdemlilikle bağdaşmaz, milletten destek bulmaz.

 

Gençleşen Seçmen Genç ve Yeni Yüzler İstiyor

 

Gençleşen seçmenin genç ve yeni yüzler istediği, 31 Mart seçimlerinden çıkan somut bir olgu. Türkiye’de seçme ve seçilme yaşının küçülmesinin, genç seçmen oranının artmasının doğal sonucu bu. Türkiye zaten lider eskiten ve yeni lider seven bir ülke olmakla birlikte, 17 yıldır yeni liderler üretemeyen çorak toprak gibiydi. Tabii ki bunun başlıca nedeni, eski liderlerin hegemonyasıyla yeni lider filizlerinin budanmasıdır. Türk halkı siyasi sohbetlerinde hep liderleri konu alır, siyasete liderler üzerinden bakar. Başarının da başarısızlığın da sorumlusu olarak hep lider gösterilir. Karşı partinin lideri kadar, desteklenen partinin lideri de eleştirilir. Bunun nedeni yeni arayıştır.

 

Şöyle bir düş kuralım ya da kurgu yapalım: Yeni Zelanda’da silahlı cami baskını sonucu tanıdığımız, genç kadın Başbakanı Jacinda Ardern Türkiye’ye gelse, cana yakın insanca tutumuyla, alnı açık başörtüsüyle, sevgi ve saygı dolu şık duruşuyla, seçim meydanlarına çıksa hem iktidar ve hem de muhalefet kesiminden alacağı oylarla sandığın üçte ikisini götürebilir.

 

Jacinda Ardern bir düş örneği, ama Türk seçmeni işte öyle samimi ve genç liderler arayışında. Bunun ilk aranacağı yer ise yerel seçimlerdir. İstanbul Belediye Başkanlığı’nı kazanan Ekrem İmamoğlu’nun başarısının arkasında bu gerçek yatıyor. İmamoğlu çifti aydınlık duruşlarıyla yalnızca İstanbullu seçmenin değil, geleceğin genç bir lideri olarak, Türkiye’nin beğenisini kazanmış bulunuyor. Öyle ki Türkiye’nin muhalefet kesiminde, iktidar kesimine karşı siyaset savaşı verecek lider eksikliği vardı, Türkiye işte böyle bir genç lider kazanmış görünüyor.

 

İmamoğlu’nun karşısında yaşlı kalan Binali Yıldırım, Cumhur İttifakı adayı olmaktan çok, Erdoğan’ın İstanbul vekilharcı gibi bir adaydı. 24 Mart günü yapılan Cumhur İttifakı Yenikapı Mitingi konuşmasında, “İstanbul projelerini Cumhurbaşkanım açıklayacak” diyordu. Bu açıkça “Ben değil, o yönetecek” demekti. Siyasette “biat” her zaman oy getirmez, bazen de oy kaybettirir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi için matematiksel ifadeyle “Yıldırım özdeştir Erdoğan” formülü kurulmuştu, ama sandıktan onay alamadı. Belki Yıldırım da “Bin Ali, İn Ali” siyasi komutlarından yorulmuş olarak, çıkan sonuçtan gizli memnuniyet duyuyor olabilir.

 

Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan, İstanbul’dan yüzde 50 oy alabilmişti, yerel seçimde vekilharcı Yıldırım yüzde 48 buçuk oy aldı, Erdoğan’dan daha çok alacak hali yoktu herhalde. Gerçek ortada iken, Yıldırım’ın kaybetmesi Erdoğan’ın kaybetmesi gibi gösterilmek istendiğinden veya öyle varsayıldığından, partisince hazmedilemiyor. İtirazlar ve yeniden sayımlarla sonuç değiştirilmeye çalışılıyor. Geçen gün yeniden sayımla ilgili haber televizyondan yankılanırken, alışveriş ettiğim manav hiç beklemediğim şekilde, “Suyu dövsen yağ çıkar mı?” dedi.

 

Manav arkadaşın söylediğine benzer, “Yoktan yonga çıkmaz” diye güzel bir atasözümüz var. Rahmetli Süleyman Demirel’den duyduğum bir siyasi söz de var: “Politikacılar isterse, tekeden süt sağar” diye. Burada politikacılar erkek keçiden süt sağma sihirbazlık becerisini ne kadar gösterebilecek? Hayal edilen suyun yağı, tekenin sütü hayırlı olabilecek mi? Bir hafta sonra 8 Nisan akşamüstü İmamoğlu lehine olan fark 14 bine düşmüşse de sayılacak fazla sandık kalmadığından, Yıldırım’ın açığı kapanacak gibi görünmüyor. Kapamak için ha gayret, “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” misali döne döne sayılsın, ama yapılması gereken,  İmamoğlu’nun mazbatasının daha fazla bekletilmeden verilmesidir.

 

Sandık sayımından çıkan sonuç, Türk milletinin hafızasına kazınmıştır. Nasıl ki dijital veriler silinemiyorsa, milletin ve seçmenin hafıza kaydı da silinemez. AK Parti’nin sandıkta kaybedip yıkılabileceği algısı oluşmuş bulunuyor. İktidarın kaybedebileceği, muhalefetin kazanabileceği kanıtlandı ya, bu algı gelecek seçimde AK Parti’yi zorlayacak görünüyor. 31 Mart Seçimi’nde tepki oylarının etkisinin büyük olduğu yadsınamaz, mesnetsiz sayım tepki oylarını artıracaktır. Hele hele hak gaspı gibi bir sonuç ve algı ortaya çıkarsa, onun getireceği sonuç AK Parti için yıkım olur. Seçimin iptali ise, ülkeyi hiç istenmeyen biçimde kaosa sürükler.

 

25 yıl sonra gelinen demokratik aşama – “Bin Ali, İn Ali, Elini Kaldır Ali”.

(Zafer Temoçin imzalı bu karikatür, Cumhuriyet Gazetesi, 5.4.2019 tarihli nüshasından

alınmış olup, alt yazısı tarafımızdan eklenerek mizahi anlamda seslendirilmiştir).

 

İzmir’den Ankara ve İstanbul’a Uzanan Renk Değişimi

 

31 Mart Seçimi’nin sandık sonuçlarıyla siyasi haritada en büyük üç kentimiz aynı renge boyandı. İstanbul, Ankara ve İzmir, nüfusumuzun yüzde 30’nun yaşadığı kentlerimiz. Tek başına İstanbul’da ülke nüfusunun neredeyse beşte biri yaşıyor. CHP kazandığı diğer kent belediyeleriyle nüfusun yüzde 49’una hizmet verilebilecek. AK Parti genelde oyların yüzde 45’e yakınını almış olsa bile, büyük belediyeleri alamadığından iktidarı topal ördek benzetmesine uyuyor. Gelin görün ki onlar İstanbul ve Ankara için topal ördek benzetmesi yapıyor, ama kimin topallayacağını zaman gösterecek.

 

AK Parti İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni hiç kazanamadı. Ancak, Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyeleri son 25 yıldır AK Parti’nin elindeydi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi yıllardır AK Parti’nin kalesi oldu, hatta AK Parti orada oluşturulup kuruldu, pek çok bakanı da oradan geldi.  566 yıl önce Fatih’in İstanbul surlarında gedik açması gibi, şimdi AK Parti’nin İstanbul kalesinde gedik açılınca, endişeye kapılmalarına şaşılmamalı. Çünkü, AK Parti önemli bir siyasi mevzii kaybıyla karşı karşıya.

 

25 yıl önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak siyaset sahnesine çıkan Erdoğan, bugün Cumhurbaşkanı. Batı’da örnekleri çok görüldüğü gibi, bizde de belediye başkanlığından devlet başkanlığına yürüyen ilk kişi olmanın onurunu taşıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden Cumhurbaşkanlığı’na açılan yolun stratejik önemi de var. Açılan o yoldan elbette başka siyasetçilerimizin, genç liderlerimizin gelecekte devletin zirvesine yürüyebilmeleri olasılığı bulunuyor.

 

AK Parti 25 yıl önce aldığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni eğer bugün CHP’ye devrederse, 22 milyar dolar borçla devredecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin AK Parti’nin arpalığı olduğu söylentileri ayyuka çıkmış durumda. Yandaş müteahhitlere ballı ihaleler de cabası. Belediyenin personel sayısının 80 bin görünmesine karşın, 20 bin kişinin aktif olarak çalıştığı belirtiliyor. Gerisi bankamatiklerden maaş alan personel mi, onu el değiştirirse öğrenebileceğiz. Söz konusu kişilerin AK Parti teşkilatçıları olduğu söyleniyor. Personelin çoğunun altında araba olduğu bir başka söylenti. Acaba AK Parti, gelir kapısı kapanmasın diye mi İstanbul Büyükşehir Belediyesi için sayım kavgası veriyor?

 

Tabii ki bu kavganın siyasi boyutu çok önemli. Cumhurbaşkanı Erdoğan, başka hiçbir ülkede görülmeyen biçimde seçime ağırlığını ülke genelinde koydu, ama İstanbul seçimine özel önem verdiği biliniyor. Çünkü, İstanbul için 24 Mart’ta Cumhur İttifakı olarak yapılan Yenikapı mitingiyle yetinmeyerek, seçimden bir gün önce kentin değişik yerlerinde sekiz ayrı miting de yaptı. “Orayı kaybeden Türkiye’yi kaybeder” sözü bu aşırı önemin ifadesidir. Dört buçuk yıl sonra yapılacağı söylenen genel seçimde, kaybetme olasılığı ortaya çıktı diye mi bugünkü kaygı var?

 

31 Mart Seçimi Gelecek Genel Seçimi Nasıl Etkiler?

 

Henüz itirazlarla başlatılan sayım sürecinin ne sonuç vereceği belli değil. O sonucu 13 Nisan’da görmeyi umuyoruz. Sonuç ne olursa olsun, ortaya çıkan siyasi fırtınanın yarınlarda ve gelecek genel seçimde etkilerinin olacağı belli. Yalnız şu da belli ki, bu seçim sürdürülebilir bir trend ortaya çıkarmış değil. İktidar partisi AK parti ve ana muhalefet partisi CHP bazında konuya bakacak olursak, her ikisinin de kazanç ve kayıplarına karşın, görünen sonuç sanki berabere bitmiş maç sonucu gibi. Bu seçimde istikrarı koruyan seçmen iktidarın kulağını kuvvetlice çekmiş oldu.

 

Ortaya çıkan sonuç sürdürülebilir olmayıp, bir sonraki genel seçimde değişebilir. Söz konusu iki partiden hangisi sonuçları doğru okuyup gereken önlemleri alabilirse, onun lehine değişecektir. “AK Parti kolay kolay yıkılmaz” görüşü şimdilik silinmiş olsa bile, AK parti kendisini yenilerken, CHP özüne dönemez ve kendini yenileyemezse, AK Parti’ye karşı başarı kazanamaz. Kısacası gelecek seçim, her iki partinin de değişimine ve kendilerini yenilemelerine bağlı. Kurulacağı söylenen yeni iki parti olsa da seçimin omurgasını AK Parti ve CHP oluşturacaktır, kurulacak yeni partilerle diğerlerinin, bu siyasi konjonktürde etkili olup değişiklik yaratmaları pek de söz konusu değil.

 

AK Parti’nin Kendini Yenileme ve Gençleşme Sorunu

 

AK Parti’ye kayıtlı olduğu halde AK Parti’ye oy vermeyen seçmen ile Kılıçdaroğlu ve ekibi karşıtlığıyla AK Partiye oy veren CHP’li seçmenin gelecekte kime oy vereceği, partilerin kendilerini yenilemelerine bağlı. Seçmen değişikliğin kendi elinde olduğunun bilincine kavuşmuş ve gücünü görmüş bulunuyor. Her iki parti de seçim kazanabilmek için kendi tabanını yeniden kazanmak zorunda. Her iki parti hem gençleşmeli ve hem de genç seçmeni çekebilmeli. Seçmenin gençliği yaşa bağlı olsa da partinin gençliği geçen yıllara değil, politik fikirlerinin çağdaş olup olmamasına bağlıdır.

 

Seçim gecesi Cumhurbaşkanı Erdoğan klasik balkon konuşmasında “Değişim kendi içimizden başlayacak”, diye partide ve kabinede yapılacak değişikliğe işaret ediyordu. Metal yorgunluğundan metal kırılganlığı aşamasına geçmiş AK Parti’nin kadrolarını yenilerken gençleştirmesi, genç seçmeni yanına çekmesi kolay görünmüyor. Kabinede bakanların yerini değiştirme, bir-iki yeni yüz ekleme, parti yönetiminde de benzerini yapmakla çözülecek bir sorun değil. Kariyer ve liyakat sahibi yeni genç siyasetçiler bulmak gerektiriyor ki bugünden yarına hemen bulunamaz.

 

Genç seçmen kazanmak önemli bir sorun. Hangi eğitimi görmüş olursa olsun, genç seçmen tutucu olmuyor. İmam hatip okullarının öğrencileri arasında deizm görüşlerinin yandaş bulması bunun kanıtı. AK Partililerin kendi çocuklarının AK Partiye yönelmediği de biliniyor. Zor olsa bile yine de başarı için parti tabanının genç seçmenlerle takviyesi zorunluluk. AK Parti’nin muhafazakâr kalıpları ise burada sorun. Genç seçmen, karşısında yeni ve çağdaş fikirlerle gençleşmiş parti, genç ve dinamik adaylar görmek, genç liderleri desteklemek istiyor ve ancak bu koşullarda partiye yöneliyor.

 

CHP’nin Kendini Yenileme ve Gençleşme Sorunu

 

CHP kesiminde başarı, tepki oyları ve 24 Haziran 2018 Genel Seçimi’nde HDP’ye ödünç verilen oyların geri alınmasıyla sağlanmış görünüyor. PKK ile göbek bağı bilinen HDP ile Kılıçdaroğlu ekibinin örtülü ilişkisi bir kara leke olduğu gibi, HDP’nin bugüne kadar kapatılmaması AK Parti için de bir kara leke. Tencere dibin kara, seninki benden kara misali. CHP’nin bugünkü başarısının sürdürülebilirliği olmaz. CHP için başarının sürdürülmesi, tıpkı AK Parti için söylediğimiz gibi, kendini yenilemesine, kendisinden kaçan tabanını yeniden kazanmasına ve genç seçmeni çekebilmesine bağlı. Bunun da CHP içinde değişiklik yapılmadan sağlanması olanaklı görünmüyor.

 

Her şeyden önce CHP, çizgisinden sapmış, Yeni-CHP (YCHP) dönüşümü geçirmiş bir parti. Bu dönüşüm aslında yenileşme değil, CHP ilkelerine ters tutum ve adeta karşı devrimle oluştu. YCHP ya da bugünkü CHP, kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk gençliğine hitabesinde sözünü ettiği tehlikelerden biri olan, Cumhuriyet’in karşı güçlerce işgal edilmiş kalesi durumunda. Bu kalenin siyaset dinozorlarından kurtarılması, tehlikeli ilişkilerden arındırılması, ilkeleri doğrultusunda yenilenerek çağdaşlaştırılması ve tabanıyla birlikte gençleştirilmesi gerekiyor.

 

31 Mart Seçimi sonuçları değişmesi gereken bugünkü CHP yönetiminin ömrünü uzatmış görünüyor ki, bu olgu CHP için en büyük açmazdır. CHP’nin gerçekten sürdürülebilir başarıyı yakalaması, Kılıçdaroğlu ve ekibinin tasfiyesi sonrasında olabilir. Eğer bu yapılamazsa, gelecek seçimlerde YCHP yine kaybeder. Yeni kazanılan genç lider Ekrem İmamoğlu bir şans. Yeni genç lider ve genç siyasetçiler YCHP yönetimini yıkıp da YCHP’yi gerçek CHP yapabilirlerse, gelecek genel seçimin favori partisini oluşturmuş olurlar. Bunu yapamazlarsa, Kılıçdaroğlu koltuk kaybetmekten kurtulduğu gibi, AK Parti ve Erdoğan da gelecek seçimi kazanmayı garantilemiş olur…

 

İmamoğlu, aydınlık bir aile reisliğinden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na yürüdü, yarınlarda CHP’nin başına ve devletin zirvesine yürümesi, Çankaya’da otağ kurması olası.

Fikri hür-vicdanı hür, imanlı ve laik, Kuvâ-yi Milliye ruhuna sahip, Atatürkçü genç bir lider.

 

Son Söz

 

Demirel, kendi şahsiyetinde parti genel başkanlığı ve siyaset adamlığı ile Cumhurbaşkanlığındaki devlet adamlığını birbirinden ayırabilmiş saygın ve duayen bir politikacı idi. Onun dillerde dolaşan ünlü “Dün dündür. Bugün bugündür” sözüyle ve biraz da açarak konuyu şöyle tamamlayalım: “Eğer gerekenler yapılamazsa, dün dünde kalır, bugün olarak ileri taşınamaz”.

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 9 Nisan 2019

GOLAN TEPELERİ’NDEN BÜYÜK İSRAİL’E KAPI AÇILIYOR

 

 

 

 

Mart ayının son haftasına Golan Tepeleri’nden esen fırtınayla girildi. Dünya düzeni için anarşi yarattığından anarşist sayılan, Yahudi sevdasından Siyonist olan emperyalist ABD Başkanı Trump, ülkesi için 52 yıl sonra İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliği tanıması zamanının geldiğini söyleyince tepkiyle karşılandı. 1981 yılından beri uluslararası toplumda umduğunu bulamayan İsrail Başbakanı Siyonist Netanyahu Trump’a teşekkür ediyor, Neocon Pompeo’dan ilham alan Siyonist toplum Tanrı’nın Trump’ı Yahudileri korumak için dünyaya  göndermiş olduğunu iddia ediyordu.

 

Yahudi Koruyucusu Trump’ın Hukuk Dışı

Golan Kararı

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Golan Tepeleri işgalinin meşrulaştırılmasına izin vermeyiz” diye Türkiye’nin tepkisini hemen ortaya koydu. Trump’ın kararı Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği tarafından da tepki gördü, pek çok ülke karşı çıktı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Amerika dışında kalan dört daimî üyesi de karşı çıkanlar arasında. Amerika’nın yanında İngiltere ve Kanada gibi yakın dostları da yer almadı. Tepkilere aldırış etmeyen Trump, 26 Mart’ta akıl dışı davranışla skandal kararnameyi imzaladı ve Suriye’nin toprak bütünlüğüne darbe vurdu. Saldırgan İsrail de sevincinden olsa gerek, savaş uçaklarıyla Gazze’yi bombalayıp, Müslümanlara eziyet etti.

 

Haçlı-Siyonist işbirliği kankaları Trump ve Netanyahu, illegal kararnamenin imza töreninde aynı elbiseleri giymiş aynı kravatları takmış göbek bağı ikizler olarak sahnede yer almışlardı.

 

Tarihi Süreciyle Golan’da İsrail İşgali ve Sonrası

 

Onların kutsal kitabı Tevrat Benî İsrail’e (İsrail Oğullarına) vadedilmiş topraklardan söz ediyorsa, Tevrat’ı geçersiz kılan İslâm’ın Kuran-ı da İsrail egemenliğinin bir gün son bulacağından söz ediyor. 1967’de Arap ülkeleri (Mısır, Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan) bu inançla cihat için bir araya gelmişler ve İsrail ile 5-11 Haziran 1967 tarihlerinde yaşanan Altı Gün Savaşı’nı kaybederek hezimete uğramışlardı. Bu savaşta İsrail topraklarını dört kat büyütmüştü. İşte Golan tepeleri de bu savaşta İsrail tarafından işgal edilmişti. Tarihin ve siyasetin cilvesi, o gün Suriye’nin yanında olan Arap ülkelerinin çoğunluğu bugün Amerika’nın ve İsrail’in yanında.

 

Siyonist Yahudilerin kendilerine vadedildiğine inandıkları coğrafya Türkiye’ye dek uzanıyor. Bugünkü dostları Mısır ve Suudi Arabistan’dan istedikleri topraklar da var.

 

Altı Gün Savaşı’ndan sonra 6-26 Ekim 1973 tarihlerinde yaşanan Arap-İsrail Savaşı, tarihlerinin çakışması nedeniyle Müslümanların Ramazan Savaşı, Yahudilerin Yom-Kippur Savaşı dedikleri savaşta, Suriye Golan Tepeleri’ni geri almak istediyse de başaramadı. İsrail 1974 yılında Golan Tepeleri’ndeki askeri gücünü sınır muhafızları dışında geri çekiyor, Suriye tarafına Birleşmiş Milletler (BM) Ateşkes Gücü (UNDOF) yerleştiriliyordu. Golan Tepeleri BM tarafından işgal altındaki yer olarak kabul ediliyor, herhangi bir çatışma yaşanmaması için de önlem alınmış oluyordu.

 

1981 yılında İsrail Golan Tepeleri’ni ilhak ettiğini açıkladı, ancak bu ilhak uluslararası toplum ve Birleşmiş Milletler tarafından tanınmadı. 1999’da Suriye ve İsrail Dışişleri bakanları Golan sorununu görüşme gündemine aldılar. 2000 yılında Amerika’nın başlattığı müzakereler sonuçsuz kaldı. 2008 yılında Türkiye’nin arabuluculuğuyla dolaylı görüşme başlatıldı, ama İsrail’in Gazze saldırısı nedeniyle kesildi. 2009 yılında İsrail Golan tepelerine ilişkin politikasını uzlaşmaz biçimde sertleştirdi.

 

Trump’ın Golan Provokasyonu Ortadoğu’da Yeni Bir Dönem Başlatıyor

 

2013 yılında Suriye iç savaşı, Suriyelilerin yanısıra Yahudilerin de yaşadığı Golan Tepeleri’ne dek ulaştı. İsrail ve Suriye ordularının karşılıklı top atışları oldu. 17 Nisan 2016’da kendi Bakanlar Kurulu’nu Golan’da toplayan Netanyahu, “İsrail, Golan Tepeleri’ni sonsuza dek elinde tutacak” açıklaması yapıyordu. İşte şimdi Trump, Netanyahu’nun sözünün gerçekleşmesi için İsrail’in egemenliğini perçinlemek amacıyla uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler ilkelerine ve kararına aykırı biçimde yasa dışı zorbalık kararnamesini imzalamış bulunuyor. Bu Ortadoğu’da dengeleri bozacak bir provokasyondan öte geçmiyor.

 

Yahudi askerlerin ayaklarına eğilecek kadar Siyonist hayranı ve Müslüman düşmanı olan Trump’ın Birleşmiş Milletler kararına aykırı kararnamesi Golan Tepeleri’nin tapusu olamaz.

 

Trump’ın bu akıldışı tutumu, hiç kuşkusuz dünyada “Gücün yetiyorsa gel de al” dercesine, uluslararası toplumu da yok sayarak, uluslararası ilişkilerde hukukla bağdaşmayan kaba kuvvet dönemini başlatmış bulunmaktadır. Dolayısıyla, yolu Birleşmiş Milletler’den geçmeyen illegal bir kapı açılmıştır. Ancak bizce açılan bir başka kapı daha var. O da daha önce Platformumuzda 2017 yılı duyuru arşivinde yer alan, Büyük İsrail Projesi (BİP) kapısıdır. O duyurumuzda, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Büyük İsrail Projesi’ne evrildiğini anlattık. Ortadoğu’da yeni bir dönem başlatılıyor.

 

Golan’ın Doğal Zenginliklerinde Petrol ve Gaz da Var

 

Golan Tepeleri Şam’a 60 kilometre uzaklıkta stratejik bir yer. Günümüzde Golan Tepeleri’ni doğal kaynakları bakımından önemli yapan su kaynakları ve verimli topraklarının ötesinde, altında doğalgaz ve petrol kapanlarına ilişkin bulgudur. Amerika’da Neoconcu Siyonistleri bir araya getiren Genie Energy Ltd. şirketi ile birlikte İsrail’in Afek Oil and Gas Ltd. şirketi 2015 yılında Golan tepelerinde hidrokarbon rezervi keşfetmiş bulunuyorlar. Geçen 4 yılda 10’dan fazla petrol kuyusu açıldığı, üretim ve rezerv geliştirme çalışmalarının sürdürüldüğü belirtiliyor. Bulgulanan petrol kapanının Suudi Arabistan’dakiler gibi zengin olduğu iddiası bile var.

 

Afek Oil and Gas Ltd., aslında Amerikalı Genie Energy Ltd. şirketine bağlı. Genie Energy Ltd. yönetim kurulunda ünlü medya patronu Murdoch ile dünya 300’ler Komitesi üyesi Rothschild hanedanlığından Nathaniel Rothschild de yer alıyor. Şirketin danışmanları arasında George Bush döneminin Başkan Yardımcısı Dick Cheney de var. Dünya enerji ticaretini ve siyasetini çok iyi bilen, bir zamanlar CEO’su olduğu Halliburton şirketiyle Hazar yöresi hidrokarbon kaynaklarına el atan Cheney, kurt politikacı olarak tanındığı kadar, Amerikan derin devletinin adamı olarak da biliniyor. Kısacası, Golan petrolüne sömürücülerin tırnaklarını sımsıkı geçirdiği görülüyor.

 

Trump’ın Bundan Sonraki Tanıma Kararnamesi Suriye Kürdistan’ı Olacaktır

 

Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, Büyük İsrail yolunda atılan ilk adımdı. Şimdi Golan Tepeleri’nin İsrail egemenliğine bırakılması kararı, bu yolda atılan ve kapı açan ikinci adım oldu. Bundan sonra üçüncü adım gelecektir. O da Fırat’ın Doğu’sunda PKK’nın uzantısı PYD-YPG’ye vadedilen Suriye Kürdistan’ına ait özerk bölgenin ve bölgesel yönetimin tanınması olacaktır.

 

Amerika Fırat’ın doğusunda Türkiye sınırının en az 30 km ötesinde, Özerk Kürt Yönetimi oluşturma çabasında. Bu amaçla Kürtlere silah sevkiyatını sürdürüyor. Trump, Kudüs ve Golan kararnamelerinden sonra üçüncü kararnamesiyle bu yönetimi tanımanın peşinde.

 

Amerikan oyuncağı IŞİD Suriye’de etkinliğini kaybettiği halde, Kürt özerk yönetiminin oluşturulması için Amerika hâlâ YPG’ye silah sevkiyatını sürdürüyor. Binlerce TIR yükü bu sevkiyat Türkiye’ye karşı Kürdistan silahlı kuvvetleri oluşturmak amacıyla yapılıyor. Irak Kürdistan’ı ile Suriye Kürdistanı’nı birleştirmek için Barzani peşmergelerinin bölgeye sokulduğu haberleri de var. Suriye toprak bütünlüğünün parçalanmasının Golan Tepeleri’nden sonra, Suriye Kürdistan’ı ile sürdürüleceği görülüyor.

 

Amerikan Planı ve Hedeflenen Hayali Proje Ortadoğu Savaşı’na Yol Açar

 

Türkiye’nin burnunun dibinde Kürt yapılanmasına göz yummayacağını gördükleri için Kürt özerk bölgesini Türkiye sınırından 30 kilometre ya da daha ötede oluşturmak istedikleri anlaşılıyor. Bunun işareti, Amerika’nın Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey’in ağız değiştirerek, Türkiye’nin hassasiyetlerini bildiklerini, yeni bir Kandil görmek istemediklerini söyleyebilmesi ve “Güvenli bölgede YPG olmayacak” sözleri. Kirli planlarını gizleme çabasıyla, Kürtleri de bir başka kılıfa sokacaklardır. Türkiye’yi pasifize edebileceklerini sanıyorlar. Akdeniz’e açmak istedikleri Kürt koridorunu da herhalde Suriye’nin güneyinden Golan yakınlarından geçirmeyi planlamışlardır. Bunu yapabilirlerse açık denize bağlanan Kürdistan bölgeye kalıcı demir atar.

 

Suriye’deki ve Irak’taki Kürt özerk yönetimlerinin birleştirilmesiyle geçici süre için Bağımsız Kürdistan oluşturulacaktır. Amerika ve İsrail desteğiyle Kürdistan eliyle Suriye’nin haritadan tümüyle silinmesi, komşu ülkelerden toprak koparılması bir sonraki evre olacaktır. Ardından da Bağımsız Kürdistan Büyük İsrail’e entegre olarak yutulacak, vadedildiği savlanan topraklar üzerinde, hedeflenen Büyük İsrail projesi gerçekleştirilmiş olacaktır. Siyonistlerin, Trump gibi Yahudi sevdalı faşistlerin ve Amerikan derin devletindeki Neoconların ortak hayali budur.

 

Vadedilmiş topraklarda kurulması hayal edilen Büyük İsrail’in haritası, Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl (Musevi adıyla Binyamin Ze’ev) tarafından çizilmiş olup, Suriye, Irak, Lübnan ve Ürdün’ün tamamı ile Mısır, Suudi Arabistan, İran ve Türkiye topraklarına da uzanıyor.

 

Söz konusu hayali proje sadece Ortadoğu’da değil, dünyada beklenmedik tehlikeli gelişmelere yol açar. Bu gelişmeler içinde geniş kapsamlı Ortadoğu Savaşı gözardı edilemeyecek olasılıktır. Böyle bir savaş sadece Suriye üzerinde değil, tüm Ortadoğu, Batı Asya ve Doğu Akdeniz’de yaşanır, dünya için yıkıcı olur. Bu nedenle Amerikan planının akamete uğratılması için bölge ülkelerinin sözde değil, özde ve sahada işbirliği yapmaları, Amerikan ve İsrail emperyalizmine karşı olan dünya ülkelerinin desteğini almaları gerekir. Tehlikeye girecek olan dünya barışı ve dünyanın geleceğidir.

 

Türkiye’nin Yapması Gerekenler

 

Türkiye aktif olmak zorundadır, çünkü Amerika’nın Suriye oyunu Türkiye’nin beka sorunudur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Golan Tepeleri işgalinin meşrulaştırılmasına izin vermeyiz” sözünün altının doldurulması gerekir. Bu amaçla atılacak ilk adım, Birleşmiş Milletler’in meşru olarak tanıdığı Suriye yönetimiyle işbirliği olmalıdır. Türkiye’nin bekasını koruma amaçlı kırmızı çizgilerinin yanında hiçbir siyasi değeri olmayan gereksiz “Katil Esad” söylemi silinmeli, Suriye Şam Büyükelçiliği’ni açmalı, iki ülke arasında aracısız karşılıklı diplomatik ilişkiler başlatılmalıdır.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan dört buçuk ay önce 2018 Aralık ayının ortasında, “Fırat’ın doğusuna harekât birkaç güne başlayacak” demişti. Gereken askeri yığınak yapıldı, ama o birkaç gün hiç dolmadı ya da dolamadı neden? İki yüzlü Trump ile yaptığı telefon görüşmesinin ardından Erdoğan, “Amerika’nın Suriye’den çekileceğini ve bu nedenle beklemek gerektiğini” söylüyordu. Oysa, Trump aldatmaca peşindeydi ve bu açıkça belliydi. Nitekim, Amerika çekilmedi ve hiç de çekilmeye niyeti yok. Üstelik geçen zamanda PYD-YPG güçlerine lojistik desteğini sürdürdü. Golan Tepeleri kararından sonra Amerika’nın Suriye’den çekilmesi zaten beklenemez.

 

Amerika’nın Türkiye’yi engelleyen oyalamasının yanısıra, Astana süreci işbirlikçilerimiz Rusya ve İran da Fırat’ın doğusuna yapılacak askerî harekât için Türkiye’ye Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarındaki gibi yol açıcı destek vermediler. İran, Türkiye’ye Suriye ile ortaklaşa hareket etmesini önerirken, Rusya Adana mutabakatı kapsamında böyle bir harekâtın yapılabileceğini söylüyordu. Adana Mutabakatı demek, aslında Suriye ile diyalog ve işbirliği demekti. Seçim süreci diye de hareketsiz kalan Türkiye, artık daha fazla zaman kaybetmeden, konjonktür tümüyle aleyhine yönelmeden bu harekâtı gerçekleştirmek zorunda.

 

Fırat’ın doğusuna yapılacak harekâtın Esad karşıtı Özgür Suriye Ordusu mensuplarıyla değil, Suriye’nin meşru yönetimine bağlı Suriye Silahlı Kuvvetleri ile birlikte yapılması gerekiyor. İki devletin uzlaşısı ve ordularının işbirliği ile yapılacak böyle bir harekât, Ortadoğu üzerinde oynanmak istenen oyunlara karşı da gözdağı olacaktır. Türkiye’nin bekası için düşmanı Trump ile el sıkışmanın bir faydası yok, ama güneyimizdeki terör bataklığının kurutulması için Esad ile el sıkışmaya gerek var. Fırat’ın batısında Suriye’nin kuzeyinde yapılacak devriyelerde de Amerika tamamen dışlanarak, devriye işleri Suriye ve Rusya kuvvetleriyle gerçekleştirilmelidir.

 

Amerika’nın Türkiye müttefikliği aldatmacadır ve İsrail de bölgede Türkiye’yi hasım olarak görmektedir. Doğu Akdeniz’de İsrail, Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan ve Mısır işbirliği Türkiye’ye karşı oluşturulmuş düşman cephesidir. Amerika bu cephenin hamisi konumunda. Türkiye düşman cephesine karşı gücünü, olanaklarını geliştirip pekiştirmek zorunda. Amerika’nın aldatmacalarına kanmadan, Amerika ile ilişkilerde bir ileri bir geri yalpalamadan, Amerikan karşıtı Pasifik Cephesi’yle müttefikliğe yönelik biçimde ilişkilerini geliştirmelidir. Unutulmamalı ki İsrail Suriye’ye sınırlı bir nükleer saldırı yapsa ne NATO ve ne de Amerika Türkiye’yi korumaya gelir.

 

Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin katılımıyla Batı Asya Birliği’nin kurulmasına önderlik etmeli, Birlik içine Rusya, Kazakistan ve Azerbaycan’ın katılımı da sağlanmalıdır. Batı Asya Birliği ekonomik, siyasi ve askeri ilişkileri kapsamalıdır. Böyle bir Birlik oluşturulması, Mustafa Kemal’in bölgesel dış politika ilkeleriyle bağdaşan bir adım olur. Her şeyden önce Amerika, Fransa ve İngiltere gibi tescilli emperyalistlerin ve emperyalizm heveslisi Avrupa ülkelerinin bölgedeki oyunlarını engeller. Sınır güvenliği ve terörizme karşı bölgesel işbirliği, bölgesel ekonomik gelişme, bölgesel kültür ilişkileri gibi amaçlarla bölge insanının refahına da olumlu katkı sağlar.

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 30 Mart 2019

TÜRKİYE’DE YOK OLAN ÜNİVERSİTELER

 

 

Ülkemizde Üniversite Kurulmasında Geç Kalınmıştı

 

Osmanlı’da medreseler, mekteb-i şahaneler ve son olarak bir de Darülfünun vardı. Batı da ise 11. Yüzyıldan yani 1000’li yıllardan bu yana üniversiteler kuruluyordu, 1100’lü ve 1200’lü yıllarda bugünün önde gelen üniversiteleri peş peşe diziliyorlardı. Fenler Evi anlamına gelen Darülfünun, İstanbul’da 20. Yüzyılın başında, 1900 yılında kuruluyordu. Üniversite benzeri bir okuldu, fenler denirken pozitif bilimler kastedilmişti, ama gerçek üniversite sayılamazdı. Üniversite saysanız bile 900 yıl gecikmeyle İstanbul’a gelebilmişti. Matbaa Avrupa’dan 200-300 yıl sonra geldi sözü akıllara kazınmıştır da, üniversitenin 800-900 yıl sonra geldiği nedense hiç söylenmez ve az kişi tarafından bilinir. Osmanlı’nın aydınlanma çağını yaşamamış olması bu nedenledir.

 

Yaşamımızda en gerçek yol gösterici hiç kuşkusuz bilimdir.

Bilim ülkenin düşünen beyni olan üniversitelerinde üretilebilir.

 

Platformumuza Kasım 2017’de koyduğumuz “Medrese Üniversitelerinden Araştırma Üniversitelerine mi?” başlıklı Arayış ve Gündem makalemizde üniversitelerimize ve sorunlara değinmiştik. (1) Son iki yılda vadedilen olmadı, araştırma üniversitelerine gidilemedi, geriye dönüldü. Türkiye’nin üniversiteyle tanışması Cumhuriyet döneminde olmuştur. Darülfünun Cumhuriyet’in ilânından 10 yıl sonra, 1933 reformuyla İstanbul Üniversitesi oluyordu. 1770’lerin Mühendishanesinden gelen yapıyla İstanbul Teknik Üniversitesi 1944’de kuruldu. Cumhuriyetin Osmanlı’dan gelmeyen kendine özgün ilk üniversitesi Ankara Üniversitesi, Cumhuriyet döneminde kurulan Enstitü, Fakülte ve Yüksekokulları çatısı altına alarak 1946’da yani Cumhuriyet’in 23. yılında kurulabildi.

 

Üniversite ve Yüksekokul Farklı Kavramlardır

 

Ankara Üniversitesini de kuran 13.06.1946 tarihli ve 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu’nun birinci maddesinde “Üniversiteler fakültelerden, enstitü, okul ve bilimsel kurumlardan oluşmuş özerkliği ve tüzel kişiliği olan yüksek bilim, araştırma ve öğretim birlikleridir” tanımı yer alıyordu. Bu tanımda bilim ve araştırmaya öğretimden önce yer verilmesi, üniversiteyi yüksekokuldan ayıran temel özelliktir. Üniversiteler ülkenin düşünebilen, araştırabilen beyinleri olmak zorundadır. 1946 yılından sonra eski üniversiteler yeni üniversitelere önderlik ettiler, kaynak oluşturdular. Bina inşa etmekle üniversite kurulamıyordu, tabanında bilim kuruluşları olmalıydı. Yeni üniversiteleri kurmak akademik yapı taşlarının oluşturulmasını, dolayısıyla zamanı gerektiriyordu.

 

Emperyalistler Karşılarında Güçlü Üniversiteler İstemezler

 

Üniversite bilim üretilen yerdir ve bilim üniversaldır. Dolayısıyla dinlerden de etnik topluluklardan da bağımsızdır, onların üstündedir, özgür düşüncenin ürünüdür, tüm insanlık içindir.  Ancak bir ülkenin varlığını sürdürebilmesi, doğruyu-yanlışı ayırt edebilmesi, çağdaş düzen oluşturabilmesi, ekonomisini büyütebilmesi, yenileşmesi, teknoloji oluşturması, refahı yakalaması hep araştırmaya dayalı bilime bağlıdır. 1960 yılında Türkiye’nin bilim üreten beş üniversitesi vardı, üniversal ve bilimsel karakterleri tartışılmazdı. Türkiye’nin büyümesini, sanayileşmesini, güçlenmesini, gelişmiş ülke olmasını istemeyen emperyalist odaklar, üniversitelerinin güçlenmesini de istemediler. İşte bu nedenle, Amerikan onaylı askerî darbelerde üniversiteler de vurulmuştur.

 

27 Mayıs Darbesiyle Üniversitelerimiz Budamayla Karşılaştı

 

Türkiye’de Batı emperyalizmine ve Amerikan boyunduruğuna kitlesel tepki üniversite gençliğinde başlamıştır. O gençlik aldığı eğitimin hakkını vermiş, 1960 öncesi demokratik hak ve özgürlük için mücadele etmiştir. Bunların yapılabildiği dönemde üniversiteler özerk kuruluşlardı, polis rektörden izin almaksızın üniversiteye silahla giremiyordu. 27 Mayıs cuntası 147 öğretim üyesini üniversiteden atıyor, ayrıca “Ordinaryüs Profesörlük” kademesini kaldırıyordu. Nasıl orduda orgenerallik rütbesinin kaldırılması düşünülemezse, bilim ordusunda da ordinaryüslük kaldırılamazdı, ama darbeciler bunu anlayacak eğitim ve kültürden yoksundular. Dışardan aldıkları komutla olduğu kadar, üniversite kesiminden gelecek eleştirilerden korkarak baş kopardılar.

 

1960 darbesinin üniversitelere verdiği zarar, kalite düşmesiyle uzun dönemde ortaya çıkacaktı. Yetki ve etkileri sınırlanmış eski ordinaryüs profesörler 1970’lere doğru birer birer tükendiler. Akademik çalışmaların kalitesine darbe vurulmak istenmişti, ama hocaların hocası ordinaryüslerin yetiştirdikleri buna bir süre daha izin vermeyecekti. 1960 sonrası üniversite gençliğinin Amerikan emperyalizmine karşı mücadelesi artmıştı. Bu mücadele uğruna canını vermekten, boynunu ipe uzatmaktan çekinmeyen devrimci gençlik vardı. Amerikan güdümlü 12 Mart 1971 darbesiyle 1961 Özgürlükler Anayasası şal örtme aldatmacasıyla budanırken, üniversite özerkliği de nasibini alıyor, öncelikle anayasanın üniversitelerle ilgili 120. Maddesi değiştiriliyordu.

 

120. Maddenin ilk biçiminde yer alan özerkliğin boyutlarıyla ilgili “bilimsel ve idari” kelimeleri kaldırılarak, özerklik ifadesinin içi boşaltılırken, “…bu özerklik üniversite binalarında ve eklerinde suçların ve suçluların kovuşturulmasına engel olmaz” ifadesi eklenerek, geçmişte polisin izinsiz giremediği üniversite artık polisin eylem alanına dönüştürülüyordu. Maddeye eklenen bendler ve fıkralar ile üniversite öğretim üye ve yardımcılarının görevden alınmasına kapı aralanıyor, üniversiteler üzerine devletin denetim ve gözetim hakkı tanımı getiriliyor, öğretim ve öğrenim hürriyetinin tehlikeye düşmesi bahanesiyle Bakanlar Kurulu’na üniversite idaresine el koyma yetkisi veriliyordu. Kısacası, üniversitelere özel sıkı yönetim uygulanmasının yolu açılmıştı.

 

12 Mart Darbesinin Üniversite Planını Anayasa Mahkemesi Bozmuştu

 

Bu değişikliğe dayanarak 20 Haziran 1973 tarihli 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu çıkarılıyordu. Kanun 1. Maddesi’nde, “Yüksek öğretim bir bütündür. Üniversiteler bu kanun hükmüne tabidir” derken, amacını ve niteliğini ortaya koyuyordu. Bu maddeyle üniversiteye öğretim kurumu olarak bakılıyor, bilim üretme ve araştırma görevi gözardı ediliyor, üniversiteler zapturapt altına alınmak isteniyordu. Kanunun 2. Maddesi’nde “Üniversiteler, fakülte, bölüm, kürsü, yüksekokul, enstitü ve benzeri kuruluşlarla hizmet birimlerinden oluşan özerkliğe ve kamu tüzel kişiliğine sahip yüksek bilim, araştırma, öğretim ve yayım birlikleridir” diye doğru tanım yapılmış olsa bile, özerkliği geçersiz kılacak “Yüksek Öğretim Kurulu” ve “Üniversite Denetleme Kurulu” getiriliyordu.

 

1750 sayılı kanunun 4. Maddesi, “Yüksek Öğretim Kurulu; Yüksek Öğretimin bütünlüğü anlayışı içinde çağdaş bilim ve teknolojinin gereklerine ve Devlet Kalkınma Plânının temel ilke ve politikalarına uygun olarak yüksek öğretim alanına yön vermek amacı ile, gerekli inceleme, araştırma ve değerlendirmeleri yapmak, yüksek öğretim kurumları arasında koordinasyonu sağlamak, uygulamaları izleyerek yetkili makam ve mercilere önerilerde bulunmakla görevli bir kuruldur” hükmüyle zapturaptın birinci ayağı oluşturulmuştu. Milli Eğitim Bakanı Kurulun Başkanı olacak, Kurulda üniversiteler temsilcisi kadar Bakanlar Kurulunca atanacak temsilciler yer alacaktı. Böylece iktidar üniversiteleri istediği gibi yönlendirip biçimlendirebilecekti.

 

Üniversitelerin zapturapt altına alınması için Yüksek Öğretim Kurulu ile yetinilmemişti. Kanunun 7. Maddesi, “Üniversite Denetleme Kurulu, üniversiteler üzerinde Devletin gözetim ve denetimini sağlamak üzere Başbakanlığa bağlı olarak çalışan bir kuruluştur” diyerek, bir de Denetleme Kurulu getiriyordu. Denetleme Kurulu’nda Başbakan, Milli Eğitim Bakanı, Adalet Bakanı, üniversiteler adına eski rektörlerden seçilecek üç üye, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı ve Milli Güvenlik Kurulu’nun eski dekanlardan seçeceği bir temsilcisi yer alacaktı. Bu kıskaç altında üniversiteler nefes alabilecek miydi? Büyük İskender’in Kılıcı gibi, üniversiteler üzerinde sürekli hükümet baskısı oluşturacak böyle bir ortamda elbette akademik nefes alınamazdı.

 

Neyse ki 1961 Anayasası’nın Türkiye’ye getirdiği Anayasa Mahkemesi ve yüce mahkemenin üniversitelerimizin yetiştirdiği hukukçulardan gelen hâkimleri bulunuyordu. Kısacası, Ankara’da saygın hâkimler vardı. Ana Muhalefet Partisi, 1750 sayılı kanunun çeşitli maddelerinin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyor, Yüce Mahkeme’nin Şubat 1975’de verdiği kararla, Yüksek Öğretim Kurulu ile ilgili 5. Madde, Denetleme Kurulu ile ilgili 7. Madde, ayrıca üniversite özerkliğiyle bağdaşmayan çeşitli maddelerinin ayıklanan bazı bendleri ve fıkraları iptal ediliyordu. Karar 3 Aralık 1975 günkü Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi, üniversitelerimiz 1981 yılına kadar akademik özerklikle nefes alma olanağına kavuştu.

 

12 Eylül Darbesi Üniversiteleri Ezerek Yok Etmede Başlangıçtır

 

Ülkemizde demokrasiye, Meclis’e anayasal hak ve özgürlüklere en büyük darbe, 12 Eylül 1980’de Evren Cuntası tarafından yapıldı. O tarihte Türkiye’de devlet tarafından kurulmuş 18 üniversite vardı. Askerî yönetim, Anayasa yapılıp kabul edilmeden, istim arkadan gelsin dercesine, 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu’nu yürürlükten kaldıran ve onun yerine geçen 4 Kasım 1981 tarihli 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nu çıkarıyordu. Üniversiteler Kanunu tarihe gömülürken, yeni çıkarılan kanunun adından anlaşılacağı gibi, üniversite yükseköğretim kurumuna indirgeniyordu. Kendisine Milli Güvenlik Konseyi diyen beşli darbe korosu herhalde, “Doğramacı’nın sayesinde üniversitelere rütbe tenzili yaptık” sevinciyle ellerini ovuşturup birbirlerini kutlamışlardır.

 

2547 sayılı kanunun 3. Maddesinin (d) bendinde “Üniversite: Bilimsel özerkliğe ve kamu tüzel kişiliğine sahip yüksek düzeyde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapan fakülte, enstitü, yüksekokul ve benzeri kuruluş ve birimlerden oluşan bir yükseköğretim kurumudur” diye tanımlanıyordu. Maddenin bunu takip eden e) Fakülte, f) Enstitü, g) Yüksekokul, h) Konservatuvar, i) Meslek Yüksekokulu, j) Uygulama ve Araştırma Merkezi bendlerindeki tanımlar da hep “yükseköğretim kurumudur” şeklinde yapılmıştı. Ancak kurumların olması gereken akademik hiyerarşik yapı farklılığı kaldırılmıştı. “Amaç” ve “Ana İlkeler” bölümünde gereken üniversal olma özelliğinin de kaldırıldığı, milli yükseköğretimin hedeflendiği görülüyordu.

 

Temelde yükseköğretim kurumu olarak tanımlanan üniversitelerin asli görevi eğitim-öğretim, tali görevi bilim üretimi, araştırma, danışmanlık, yayın yapmak şeklinde sıralanmıştı. Böylece araştırma üniversitelerine “elveda” deniliyordu. Üniversiteleri zapturapt altına almak için 1750 sayılı kanunla getirilmek istenen, ama uygulanamayan “Yükseköğretim Kurulu” yani YÖK ve “Yükseköğretim Denetleme Kurulu” getirilidi. Daha sonra kabul olunan 1982 Anayasası 130. Maddesinde üniversiteyi aynı biçimde yükseköğretim kurumu olarak tanımlıyor, Yüksek Öğretim Kurulu’nu da 131. Madde ile anayasal kurum olarak getiriyordu. Geçmişte olduğu gibi artık iptali de söz konusu olamazdı, ne iptal için başvuracak kuruluş ne de iptal edecek mahkeme vardı!...

 

Vakıf Üniversiteleriyle Özel Üniversite Yolu Açıldı

 

Üniversiteleri yüksekokullara dönüştürecek süreç başlamıştı. 1982 Anayasası’nın 130. Maddesi ikinci bendinde, “Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, Devletin gözetim ve denetimine tâbi yükseköğretim kurumları kurulabilir” hükmü de getiriliyordu. Bugün kamuoyunca özel üniversiteler olarak tanınan vakıf üniversitelerinin yolu anayasayla açıldı. 1984 yılında ilk vakıf üniversitesini Yükseköğretim Kanunu’nun mucidi Doğramacı Hoca kurdu. Vakıf üniversitesinin ikincisi 1992 yılında kuruldu. 1994’den itibaren sayıları artıyor ve 2000 yılına 19 vakıf üniversitesiyle giriliyordu. 2000 yılında devlet üniversiteleri sayısı da 46’ya çıkmıştı. 2000 sonrasında üniversite enflasyonu yaşanacaktı.

 

 

Güçlü üniversiteler sadece güzel görünümlü binalarla değil, liyakatli ve güçlü akademik kadrolarla oluşturulabilir. Üniversiteler gelişme, çağdaşlaşma ve aydınlanma yolunu açtıklarından, emperyalistler el attıkları ülkelerde güçlü üniversiteler olsun istemezler.

 

Yanlışlıklar Komedyasıyla Üniversite Enflasyonu

 

YÖK listesine göre (2) 2019 yılı itibariyle Türkiye’de 129 devlet üniversitesi ve 77 vakıf üniversitesi olmak üzere toplam 206 üniversite var görünüyor. Ancak bu listede herhangi bir üniversiteye bağlı olmayan meslek yüksekokullarına da üniversite gibi numaralanıp yer verilmiş. Üniversiteye yenileşmeye yönelik araştırma ve öğretim gözüyle değil de yalnızca öğretim gözüyle bakılınca bu çarpıklığa şaşmamak gerek. YÖK verilerine göre, 2017 yılında 186 üniversite varken, iki yılda 20 üniversite artışı aslında 2000 sonrası yaşanan yükseköğretim kurumu enflasyonunun bir göstergesi. Hocası olmayan üniversitelerle, diploma ticaretine yönelmiş kazanç amaçlı yetersiz vakıf üniversiteleriyle, sistemin bütünüyle dejenere edildiğini gösteriyor.

 

Dünya Üniversiteleri Sıralamasında Türk Üniversitelerinin Acınacak Yeri

 

Bugün için Türkiye’de tabelasında üniversite yazan 206 değil, ama 201 kurum var da, acaba gerçekte üniversite kavramına kaçı layık? Bu sorunun yanıtını, dünya genelinde üniversiteleri başarı derecesine göre sıralayan kuruluşların listelerinde aramak gerekir. Bu listelerde üniversite sıralama (university rankings) ve öğretim sıralama (teaching rankings) ayrı ayrı yer alabilmektedir. İki sıralamada kurumların yeri farklı olabilmektedir. Biz burada üniversite sıralama verilerine 2019 yılı açıklamalarıyla değinmek istiyoruz. Bu sıralamayı yapan THE, CWUR, QS, uniRank gibi değişik kuruluş listeleri var. Hangi listede olursa olsun, bırakınız en üst (top) 5 veya 10 sınırını, dünyanın en üst 300 üniversitesi arasında ne yazık ki bir Türk üniversitesi yok.

 

Peki bu sıralamayı neye göre yapıyorlar? İşte sıralanan göstergeler, kriterler ve katkı paylarına THE örneği: I) Ekonomik Göstergeler: İnovasyon (yenileşme)-Yüzde 60, Araştırma-Yüzde 30, Yayın-Yüzde 10. II) Sosyal Etkinlik Göstergeleri: Serbestlik (özgürlük)-Yüzde 15, Öğretim-Yüzde 30, İstihdam-Yüzde 40, Sosyal Sorumluluk-Yüzde15. Farklı listelerin göstergelerinde, kriterlerinde ve katkı paylarında değişiklik olabilmektedir, ama üniversiteler için inovasyon ve araştırma, öğretimden daha fazla ağırlığı olan kriterlerdir. Yukarıda sıraladığımız kriterlere göre THE World University Rankings 2019 listesinde, dünyanın 1258 üniversitesinin sıralaması var. Listeye Türkiye’den sadece 23 üniversite girebilmiş, ancak hangi sıralarda?

 

Dünya üniversiteleri sıralamasında 350. sıraya kadar Türk üniversitesi yok, ama büyük ülkeler bir yana, Yunanistan, İran, Malezya, Ürdün ve hatta Güney Kıbrıs gibi ülkelerin üniversiteleri var. Türkiye ilk önce 351-400 aralığında Sabancı üniversitesiyle görülüyor. 401-500 aralığında Koç, 501-600 aralığında Bilkent üniversiteleri var. Üçü de vakıf üniversitesi. Devlet üniversiteleri 501-600 aralığında Boğaziçi ve Hacettepe ile başlıyor, 601-800 aralığında İTÜ ve ODTÜ yer alıyor. 801-1000 aralığında bulunan üç üniversitemizden biri İstanbul Üniversitesi. Cumhuriyetin ilk üniversitesi Ankara Üniversitesi ise 1001. sıranın sonrasında. 23 üniversitemizin dışında kalan 178 üniversitenin ise adları listede hiç yok, çünkü onlar üniversite olarak yoklar. (3)

 

Açıkladığımız bu sonuç, Türk üniversiteleri adına olduğu kadar, Türkiye’nin yükseköğretim sistemi adına da üzüntü verici utanç kaynağı bir kara liste. Yok varsayılan üniversitelerin tabelasında, damgasında, kaşesinde üniversite yazsa da başında yönetici olarak atanmış bir rektör bulunsa da onlar aslında birer yüksekokul. Hem de çoğu gereken eğitimi bile tam veremeyen yüksekokullar. Üstelik dünya üniversiteleri sıralamasında üniversitelerimizin 2017 yılına göre iki yıl içinde tepeye yönelmek bir yana, geriye düştüğü görülüyor. Hani araştırma üniversitelerine gitmek için seçilen ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı 10 üniversite vardı ya, onlar da geri sıralara düşmüş. Türkiye yükseköğretim sisteminin getirildiği yer ve düzey işte bu.

 

Türk Üniversitelerine YÖK Karnesi Çözüm Olamaz

 

5 Mart 2019 günü basında Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Prof. Dr. Saraç’ın “Üniversitelere Karne” açıklaması vardı. Saraç, yükseköğretim sisteminde öğrenci sayısının 8 milyona, üniversite sayısının da 206’ya (!) ulaştığını belirterek, “sayısal büyümenin tamamlandığını, artık kalite ve nitelik üzerine odaklanılması gerektiğini” söylemiş. Sayın Saraç’ın söylediği 206 üniversite sayısı övünülecek bir rakam değil, nedenini yukarıda açıkladık. 8 milyon öğrenciye acımak gerekiyor, çünkü bugün için üniversite denilen çarpık kuruluşlardan “Diplomalı Cahil” mezunlar üretilmekte. Sözde üniversiteyi bitirdiği halde açıkta kalan kişilerin bilgi düzeylerini Sayın Saraç biliyor mu acaba? Üniversitelere karne verecekse, onların bilgi düzeylerini ölçerek vermeli.

 

Sayın Saraç, karne vermek için üniversiteleri değerlendiriken bakılacak kriterleri şöyle sıralamış: Mezunların KPSS ve ALES (4) gibi sınavlardaki başarıları, mezun olan doktora öğrenci sayısı, teknokent projelerine katılan öğrenci sayısı, doluluk oranı, ulusal ve uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış makale sayısı, sonuçlanan patent sayısı, ödül sayısı vb. Bu kriterlerle sap samana karıştırılmış, anasına bakılması gerekirken danasına bakılmaya kalkışılmış. Kriterleri eleştirmeye bile gerek görmüyoruz. Bugün ne yazık ki üniversite bölümlerimiz çoğunlukla liyakatsiz hocaların elinde. Titri profesör, doçent olan onlarca hocanın bazılarının yurt dışında atıf almış, Science Citation Index (SCI) gibi uluslararası dizinlere girebilmiş bir yayını bile yok.

 

Akademik yükselmeler para karşılığı yazı kabul eden sözde hakemli, açıkçası rüşvetli hakemli dergilere konan yayınlarla değerlendirilmekte, SCI indeksine girebilmiş olanla eşdeğermiş gibi varsayılarak akademik yükseltmeler yapılmaktadır. Bilimin babası ordinaryüs profesörlük mazide kaldı, ama üniversitelerimizdeki gerçek profesörlerin sayıları da bu nedenle azalmakta. Akademik yeterliliği tartışmalı profesör veya doçent danışmanlığında yapılan master ve doktora tezlerinin bilimsel kalitesi ne olabilir ki? Ülkemizde bir avam söz var “Oksford vardı da okumadık mı?” diye. 1096-1167 yıllarından gelen Oxford Üniversitesi, dünya sıralamasında başta gelen araştırma üniversitesidir, oraya kolay hoca olunmaz, öğrenci olarak da herkes kabul edilmez.

 

Türkiye’de Rasyonel Üniversite Reformu Gerekiyor

 

Üniversitelerimizi yeniden var etmek istiyorsak, geniş kapsamlı ve köklü üniversite reformuna gerek var. Bunun için önce anayasanın yükseköğretimle ilgili maddelerinde değişiklik gerekiyor. Yükseköğretim Kanunu iptal edilip, üniversiteler ayrı bir kanun konusu olarak yeniden ve sil baştan düzenlenmek zorunda. Yükseköğretim Kurulu ve Yükseköğretim Denetleme Kurulu lağvedilip tarihe gömülmeli. Onların yerini Üniversitelerarası Kurul almalıdır. Çağdaş standartlarda yönetsel, bilimsel ve mali özerkliğe sahip üniversiteler oluşturulmalıdır. Üniversitelerin hoca kadroları Üniversitelerarası Kurul tarafından liyakat açısından yeniden değerlendirilmeli, bilimsel yeterliliği tartışmalı olanların üniversitelerle ilişkisi kesilmelidir.

 

Üniversitelerimiz kendileri tarafından seçilecek yöneticilerce yönetilmelidir. Rektör, Dekan, Yönetim Kurulu serbest seçimlerle belirlenmeli ve seçim sonucuna uyularak Cumhurbaşkanı dahil, herhangi bir makamın siyasi ve idari müdahalesi olmaksızın atanmalıdırlar. Nasıl ki ulus olarak Cumhurbaşkanımızı doğrudan seçme hakkımızla övünüyorsak, yeniden oluşturulacak üniversitelerin de kendi rektörlerini ve yönetim kadrolarını kendilerinin seçmeleri akademik özgürlüğün ve demokratik olarak ulusça gelinen yönetim anlayışının doğal sonucudur. Üniversitelerin beka sorunu ancak böyle çözümlenebilir. Çağdaş üniversite anlayışını ve üniversitelerin bekasını sağlamak, ülkenin bekasının sağlanması için de gerekli ve zorunludur.

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 15 Mart 2019

 

(1) http://www.ultanirplatformu.com/03-11-2017-medrese-universiterinden-arastirma-universitelerine-mi.html

(2) https://www.yok.gov.tr/universiteler/universitelerimiz

(3) https://www.timeshighereducation.com/world-university-rankings/2019/world-ranking#!/page/34/length/25/locations/TR/sort_by/rank/sort_order/asc/cols/stats

(4) KPSS: Kamu Personeli Seçme Sınavı, ALES: Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı

ÇİPRAS (Tsipras) YÜZ BULDU, ASTAR İSTİYOR!...

 

 

Türkçemizin güzel deyimlerinden biridir, “yüz verince astar istemek” sözü, gereksiz yere şımartılanın, haddini bilmeyerek daha çok şey istemesi anlamındadır. Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras’ın Türkiye ziyareti en kısa biçimde bu deyimle özetlenebilir. Komşu ülkeler arasında diyalog ve siyasi ziyaretler elbette normaldir ve gerektikçe yapılmalıdır, ama aradaki sorunlar görmezden gelinerek değil.

 

Çipras’ın Yüz Bulması Yeni Değil

 

Çipras 2016 Ağustos ayında “Türkiye-Yunanistan İşbirliği Konseyi” toplantısı için İzmir’e geliyor, o zamanki Başbakan Davutoğlu tarafından misafir ediliyordu. Küçük Asya fethine kalkışmış Yunanı, Mustafa Kemal Paşa’nın komutuyla Türk Ordusu’nun Akdeniz’e döktüğü yere 95 yıl sonra Yunan Başbakanı gelmişti. Ancak, adalarımıza ve kayalıklarımıza göz dikerek, Türkçe’de gerçek adı Adalar Denizi olan Ege Denizi’ni Yunan Denizi yapmaya çalışan ülkenin Başbakanı, hiçbir uyarıyla karşılaşmadan ağırlanıyordu. Ne yazık ki AK Parti iktidar sürecinde işgal ettikleri 18 ada için bir şey söylenmezken, yine 2016 Ağustos’unda Başbakan Davutoğlu yaz tatilini ailesiyle birlikte Yunan Adaları’nda (!) geçiriyor, işgal edilen adaları da geziyor, bu gezi fotoğraflı haberle Yunan basınında yer alıyordu. Çipras nasıl yüz bulmasın ki?

 

Yunanistan ile Sonuçsuz Lozan Tartışması

 

2017 Aralık ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan Yunanistan’ı ziyaret ediyor, Yunan Cumhurbaşkanı Pavlopulos ile bir araya geliyordu. Bu Celal Bayar’ın ziyaretinden 65 yıl sonra gerçekleşen üst düzey ziyaretti. Bu ziyarette Erdoğan, Çipras’ı da kabul edip görüşmüş, Türkiye’ye davet etmişti. O ziyarette Erdoğan ile Pavlopulos arasında Lozan tartışması yaşanmıştı. Pavlopulos’un konuşmasında Lozan Antlaşması’ndan söz etmesi üzerine, Erdoğan’ın “Lozan’da hâlâ anlaşılmayan bazı incelikler var” diyerek, siyaset hukukunda karşılıklı mutabakatla anlaşmaların güncellenmesinden söz etmesi, Yunan tarafında rahatsızlık oluşturmuştu. Güncellemeden neyin kastedildiği ortaya konmamış, Türkiye’de de tartışılmıştı. Oysa gereken Lozan’ın güncellenmesi değildi, bu zaten yapılamaz da Yunanistan’ın Lozan ihlallerine son vermesinin istenmesiydi.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan Pavlopulos ile görüşmesinde, Yunanistan’ın Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası NATO’dan çıkmasına değinerek, “Siz NATO’dan çıktınız, tekrar NATO’ya girmenizi biz sağladık. Eğer biz engel olaydık siz NATO’ya giremezdiniz. Çünkü bir ülkenin muhalefeti NATO’ya girmenizi engelleyebilirdi. Ama biz öyle bakmadık. Biz komşu diye baktık. Bugün de öyle bakıyoruz” diyerek, Yunanistan’ın kadirşinas olması gerektiğini hatırlatıyordu. Ne yazık ki Ecevit’in ve Demirel’in engelleme politikalarına karşın, Amerika’nın emriyle Kenan Evren Cuntası’nın onay vermesi sonucu NATO’ya dönebilmişti. ABD’nin 12 Eylül Darbesi’ni yaptırmasının nedenlerinden biri de budur. Ancak Yunanistan’ın kadirşinaslıkla ilgisi ve alâkası olmadığı, yıllardır Türkiye’ye karşı düşmanca izlediği politikalarla zaten ortada.

 

Yunanistan ile Aramızdaki Sorunlar Saymakla Bitmeyecek Boyuta Ulaştı

 

Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı Helenik Megali İdea saplantısının politikalarına yansıması sonucu; Lozan Antlaşması’na göre silahsız olması gereken adaları silahlandırması, Türkiye’nin Casus Belli (Savaş Nedeni) kabul ettiği karasularını 12 mile çıkarma isteği, kıta sahanlığı tecavüzleri, Türkiye’ye ait iskân edilmemiş küçük adalar ve kayalık işgalleri, Adalar Denizi dahil Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge ilânı hazırlıkları, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile kol kola, yanına Yahudi İsrail’i, İslâm ülkesi yaftası altında Müslümanlık karşıtı Mısır ve Suudi Arabistan’ı alarak, ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin desteğiyle Doğu Akdeniz’de estirdiği düşmanlık ortada duruyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni sonlandırıp tarihe gömme oyunları da ortada.

 

Türkiye-Yunanistan arasında çatışma nedeni olabilecek sorunlar, Ültanır Platformu içinde “Çırpınıyor Akdeniz, Bakıp Türk’ün Bayrağına” başlıklı Arayış ve Gündem makalemizde, yine aynı başlıkla sitemizin Güncel Kitaplar kategorisi içindeki internet kitabımızda yer alıyor (http://www.ultanirplatformu.com/arayis-gundem.html). Kördüğüme dönüşmüş bu sorunlar, karşılıklı temaslarda nedense görmezden geliniyor. Hatta eskiden olduğu gibi nota konusu bile yapılmıyor. Kamuoyu önünde verilen demeçler ve açıklamalarla geçiştiriliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Çipras çeşitli uluslararası toplantılarda da karşılaşıp, kısa görüşebiliyorlar, ama bu sorunlara değinildiğine ilişkin bir haber bile yok. Yunanistan’ın attığı haksız adımlar yanına kâr kalırken, Çipras nasıl yüz bulmasın ki?

 

Türk Donanması Yunanistan’ı Sıkıştırınca Çipras Kuzu Postuyla Geldi

 

Yunanistan Türkiye’den haddini bildirecek nota almıyor, sert siyasi çıkışlarla karşılaşmıyor olsa bile, özellikle son yıllarda Türk Donanması’nın Adalar Denizi’nde ve Doğu Akdeniz’deki etkinliğinden tedirginlik duyuyor. Türk Hava Kuvvetleri’ne ait savaş uçaklarının arada bir olsa da adalar üzerinden uçuşu tedirginliğini artırıyor. Türk Donanması’nın Navtex ilânlarıyla Barbaros Hayrettin Paşa sismik araştırma gemimizin Kıbrıs yakınlarında yaptığı araştırmalardan çok rahatsızlar. Türk Donanması’nın tüm unsurlarının yanısıra, hava ve kara kuvvetlerinden bazı unsurlarının katılımıyla bu ay sonunda başlaması beklenen Mavi Vatan Tatbikatı kara basanları. Çipras sıkıntıların doruk noktasına ulaştığı zamanda kuzu postuna bürünmüş olarak, Avrupa Birliği havucu, enerji işbirliği gibi sözde aldatmacalarla Ankara’ya geldi.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da izlediği Türk Deniz Kuvvetleri’nin tatbikatlarından endişe duyan Çipras, seçim dönemini fırsat görerek, davete icap edip Ankara’ya geliyordu.

 

Türkiye’nin seçim sürecinde gerginlik oluşturmaktan kaçınacağını düşünen Çipras’ın ziyaret için uygun zamanı seçtiği görülüyor. Diplomatik nezaket gereği olması gereken kravat uygarlığından yoksun Çipras, 5 Şubat 2019 günü akşamüstü bir heyetle birlikte Ankara’da idi. Türkiye Cumhuriyeti’ne saygısı olmadığını, Anıtkabir’e gitmeyerek hemen kanıtladı. Gitmeyişinin nedeni, Atatürk’ün Samsun’a çıktığı 19 Mayıs’ı Rum Soykırım Günü ilân etmeleri ve Atatürk’ü olmayan soykırımın sorumlusu olarak göstermek istemelerinden. Akşam, Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde heyetler arası ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile de iki saati aşkın baş başa görüşme gerçekleşti. Uzlaşılan bir anlaşma olmadığı gibi, bir tartışma da yaşanmamıştı. Çipras’ın siyasi şovuna olanak tanınarak, bir kez daha yüz verilmişti.

 

Yunanistan İçin Pozitif Gündem, Türkiye İçin Pasif Gündem

 

Erdoğan ve Çipras ikilisi görüşme sonrası kameraların karşısına geçtiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki ülke arasında arzu edilmeyen bazı durumlar hasıl olsa da bunların süratle telafi edildiğinden söz ediyordu!... Aramızdaki ticaret hacmini 3,5 milyar Avrodan yukarı çıkarmak gerektiğini söyleyerek, İpsala-Kipi Gümülcine kapısında ikinci köprü projesine değiniyor, İstanbul-Selanik arasında işleyecek hızlı tren projesinin ve İzmir-Selanik arasında yolcu ve yük taşıyacak deniz yolu seferinin kısa zamanda başlatılması konusunda uzlaştıklarını duyuruyordu. Kıbrıs sorunu üzerinde istişare sürecinin iyi değerlendirilmesini isterken, Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliğine vurgu yapıyordu. Fetöcü darbecilere sığınma hakkı verilmesi, Suriyeli sığınmacı ve göçmenlere Avrupa Birliği’nin yardımcı olmayışı şikâyet konuları idi.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasında, Yunanlıların haksız yere işgal ettiği 18 adamıza ilişkin şikâyet yoktu. Bir ay önce istifa eden Savunma Bakanları Kammenos’un görevini bırakmadan önce Kardak kayalıkları üzerine helikopterle giderek çelenk atma terbiyesizliğine dikkat çekmek de yoktu. Yunanlıların karasularını 12 mile çıkarma planlarına karşı uyarı da yoktu. Kıta sahanlığı ihlalleri, adalardaki askeri tahkimatları sanki yapılmamış gibi, görüşmede ele alınmamıştı. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ve Yunanlıların Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi’nde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) iddiaları da görmezden gelinmişti. Türkiye’nin Kıbrıs’ta iki devletli veya konfederal çözüm isteği de dile getirilmemişti.

 

Çipras açıklamasına Adalar (Ege) Denizi’nde ve Kıbrıs’ta gerginliğin azaltılmasını desteklediklerini söyleyerek başlıyor, ama “Ege’de ihlaller arttı” diye de yakınıyordu. Mavi vatan tanımı da yakınma konusuydu. Uluslararası hukuka saygı çerçevesinde, savaş tehditlerinin olmadığı bir ortamda ve karşılıklı anlayışla ilişkilerin geliştirilmesini isterken, aslında üstü örtülü olarak Türkiye’yi suçluyor, ama suçlamasına yine de karşılık verilmiyordu.

 

Adalar Denizi’nde (Ege’de) gerginlikten şikâyet eden Çipras’ın arzuladığı barış, o denizin Yunan Denizi olma hayalinden başka bir şey değildir.

 

Çipras, Doğu Akdeniz’de uluslararası hukuka saygı gösterilmesini istiyordu. Uluslararası hukuka saygı göstermeyenin kendileri olduğunu görmüyor, Türkçedeki tam deyimiyle, yaman hırsız olarak ev sahibini bastırıyordu. Kıbrıs için “Federal Kıbrıs Cumhuriyeti Avrupa Birliği’nin normal bir üyesi olarak var olmalı” diyordu. Avrupa Birliği üyeliği kılıfıyla Kıbrıs’ta örtülü Enosis peşinde olduklarını tekrar etmiş oluyordu. Bu çıkışına da gereken karşılık verilmedi.

 

Çipras’ın aldatma havucu da hazırdı; Avrupa Birliği ile Türkiye ilişkileri konusunda işbirliği mutabakatı, Gümrük Birliği Anlaşması’nın güncellenmesi. Yunanistan’a sığınan sekiz Fetöcü asker sanki tek sorunmuş gibi, hukuk devleti oldukları için mahkeme kararlarına müdahale edemediklerini söylerken, özür bile dilemiyordu. Aklı Adalar (Ege) Denizi’ndeki barış ortamını oluşturmakta idi. Onlar için barış ortamı, karasularını 12 mile çıkararak bu denizin yüzde 71,53’üne sahip olmak. Türk gemilerinin ve Türk savaş uçaklarının bu denize uzak durmasını sağlamak. Meydan öylesine boş bırakılırsa ister tabii.  Yüz verilip şımartılınca astar istemesine şaşırılmamalı.

 

Görüşme sonrası yapılan açıklamalar yüz bulan Çipras’ın astar istediğini gösteriyordu.

 

Çipras, Yunanistan ile Türkiye arasında pozitif gündem istediklerini söyleyerek açıklamalarını sonlandırıyordu. Ancak onların pozitif gündemi, Türkiye için sorunların dile getirilmediği pasif gündemdir. İşte 5 Şubat 2019 görüşmesi onlar için pozitif, bizim için pasif geçti demek gerçek ve özlü değerlendirme olacaktır.

 

Ateist Çipras’ın Heybeliada Ruhban Okulu Ziyareti Tam Bir Skandal

 

Çipras 6 Şubat günü Heybeliada Ruhban okuluna gitti ve burayı 48 yıl sonra ziyaret eden ilk Yunan Başbakanı oldu. Ateist Çipras’ın bu ziyareti bütünüyle siyasi amaçlıydı. Ateist Çipras burada Patrik Bartholomeos’un yönettiği ayine katılıyordu. Kendisine Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın eşlik ediyordu. Sayın Kalın ve Çipras, okulun bahçesine dostluk nişanesi olarak defne fidanı dikmişler. Çipras, burada “Dilerim bu okulun kapısını Erdoğan’la birlikte açarız” demiş. Hiç kuşkunuz olmasın, Çipras’ın ziyaretiyle birlikte Ruhban Okulu’nun açılması hızla gündeme gelecektir. Açılırsa, Sayın Erdoğan İmam Hatip Okulu öğrencisi iken gezdiğini söylediği o okulun otuz bin kitaplık kütüphanesinde bir tane Türk ve İslâm dostu kitap bulabilecek mi acaba?

 

Kendilerini Heybeliada Ruhban Okulu’nun kapısında, nasıl oluyorsa kapalı okulun müdürü karşılıyordu. Müdür Lambriniadis, aynı zamanda Rum cemaati olmayan Bursa Metropoliti. Lambriniadis, yasadışı metropolit atanınca, Yunanca ve İngilizce broşürlerle Bizans dönemi Bursa haritası yayınlamış bir kişi. Kısacası, Türk toprakları üzerinde Bizans devleti arayan bir metropolit. Lozan Antlaşması’na göre Patrikhane’nin böyle bir metropolit atama hakkı yok.

 

Sayın Kalın, Patrik Bartholomeos, Çipras ve yasadışı metropolit Ruhban Okulu’nda.

 

Hadleri bildirilmediği için kendilerini uluslararası arenada Ekümeniklik olarak görüyorlar ve atıyorlar. Metropolit atamalarına en azından eşdeğer karşılık vermek gerekirdi. Örneğin, müftü seçimine izin vermedikleri Batı Trakya’ya ve Selanik’e bizim Diyanet İşleri Başkanlığı’nca müftü ataması yapılsaydı, acaba nasıl tepki göstereceklerdi? Ne de olsa Selanik tarihten gelen bir Türk kenti. Üstelik yasadışı metropolit Lambriniadis’in din eğitimi gördüğü Teoloji Fakültesi de Selanik’te. Anlamlı bir yanıt olurdu! Heybeliada Ruhban Okulu ziyaretine Selanik Müftüsü de katılarak gezi renklendirilirdi…

 

Yarınlarda Fener Patrikhanesi, broşürcü Lambriniadis’in tasarımıyla, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Sayın Kalın’ın da katıldığı Heybeliada gezi fotoğraflarını kullanarak, Cumhurbaşkanlığı Bursa Metropolitimizi tanıdı, bizi de Ekümeniklik olarak tanımış oluyor diye bir broşürü çıkarıp dağıtırsa kimse şaşırmasın. Rusya ile ilişkimize gölge düşüren Patrikhane bu fırsatı hiç kullanmaz olur mu?

 

Çipras’a Heybeliada’da Türk Albay Yalım Şoku

 

Milli savunma Bakanlığı Genel Sekreterliği’nden emekli Albay Ümit Yalım, Heybeliada Ruhban Okulu ziyareti sonrası Ada’dan ayrılacağı sırada Çipras’a tam bir şok yaşatıyordu. Vapur iskelesinde kalabalığı yararak yanına sokulan emekli Albay Yalım, İngilizce olarak “Bay Çipras, size bir sorum var. Ege Denizi’nde işgal edilen Türk adalarını ne zaman boşaltacaksınız?” diye soruyordu. Çipras’ın suratı asılıyor, Yalım ise sorusuna açıklık getirerek, “Biliyorsunuz, 18 Türk Adası ve 1 Türk kayalığı Yunanistan tarafından işgal edildi” diye ekliyordu. Çipras biraz düşündükten sonra İngilizce olarak, “This is not sure” yanıtını verir. Yani “Bu kesin değil” demektedir (1). Bu yanıtı işgal sorununu, yukarıda atıf yaptığımız “Çırpınıyor Akdeniz, Bakıp Türkün Bayrağına” yazımızda açıkladığımız “gri bölgeler sorunu” olarak gördüğünün ifadesi.

 

Albay Yalım, Harp Okulu’nda ettiği vatan yemininin gereğini yerine getirmiştir. Bu değerli subayımızı Türk milletinin sözcülüğünü yaptığı için takdir ediyor, kutluyoruz. Askerlik ve siyaset tabii ki farklıdır, kullandıkları üslup da farklıdır, ama Çipras’a gezisinin sonunda Albay Yalım’ın yaşattığı şoka benzer bir sürprizi, Sayın Erdoğan’dan “Eyyy Çipras…” çıkışıyla gelebilecek uyarı yaşatırsa şaşırmasın. Çünkü, yöneticiler Türk milletinin sözcüsü olmak durumundadırlar. Türkiye’nin ne kara vatanında ne de mavi vatanında vazgeçeceği bir santimetrekaresi olmaz ve olamaz. Türkiye Ege diye çırpındıkları Adalar Denizi’ni onlara bırakmaz, bırakamaz. Hele hele Doğu Akdeniz’den ve Kıbrıs’tan asla vazgeçemez.

 

Son Sözümüz, Çipras’a Bir Uyarı

 

Çipras’a bugüne kadar bazı politik nedenlerle yüz verilmiş olsa da istediği astarı bulamayacaktır. Adalar Denizi’nde ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin kıta sahanlığına oturma emellerinden, karasular oyunuyla adaların çevresindeki deniz alanını işgal etme sevdasından vazgeçmeliler, adaların ve kayalıkların işgaline son vermeliler, Kıbrıs’ta iki devletli çözüme razı olmalılar. O zaman aramızdaki deniz, “Dostluk Denizi” olur, iki ülke barış içinde işbirliğini sürdürebilir. Rum soykırımı yalanları ve Megali İdea hayalleri ise, onları olsa olsa bir kez daha mavi vatanımızın derinliklerine götürür.

 

 

( 1) Ümit Albay Heybeliada’da Çipras’a hesap sordu, Yeniçağ Gazetesi, Adsız köşesi-Ahmet Takan, https://www.yenicaggazetesi.com.tr/umit-albay-heybeliadada-ciprasa-hesap-sordu-50697yy.htm , 8 Şubat 2019

 

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR, 11 Şubat 2019

Kasim 29 2016 Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Haklı İstemi

Kategoriler

DUYURULAR